Antalya basari dershanesinin unlu fizik ogretmenidir kendisi. Yari teatral yari manyak bir tarzi vardi. Hafif tedirginlik ama belirgin bir keyifle izlenir dersleri. Sorunu hicbir zaman ogrencilerle degildir genelde, sorunu zekayladir. Zekayi gorur, sever, kendisi de cok zeki bir adamdir, cakmak cakmak parlar gozleri. Hafif hiperaktif oldugundan da olabilir bu gerci.
Herneyse OSS'nin acimasizligini anlattigi ilk ders performansini izleme sansim oldu yillar once. Orada en cok sevdigi arkadasi Durmus ile yillarca ayni okullara gitmesi, ayni dersleri almasi, ayni seyleri yapmasindan ve sonra sinav zamani geldiginde cok istedigi ziraat muhendisligini Durmus'un kazanmasini ve tam onun altina "caaart" diye bir cizgi cektiklerini, kendisinin ziraat muhendisligine giremedigini anlatti. Bu cizginin ne kadar acimasiz oldugunu soyledi. Hayatinin bu cizgiden ve bu cizgiye dogru sekillendigi cok belliydi. Cizginin obur tarafinda kalmisti.
Bizi universiteye hazirlik sirasinda soktuklari yaris ati konumunu hep yadirgadim ama ona itiraz etmedim hicbir zaman. Calistim cabaladim. Cizginin ust tarafinda olmak icin herseyi yaptim. Ozellikle cocukken. O zamanlar. Buyudukce cizginin hafif silinmesi gerektigini dusunurdum. Ya da artik cizgiler olmayacagini.
Bir hafta once bu cizgiyi tum benligimle hissettim birkez daha. "Caart" diye sevdigim arkadaslarimla, sevdigim isle ve sevgilimle arama bir cizgi cekildi. Binbir sebebi var. Ama hicbiri onemli degil, onemli olan hala yaris atlari gibi oldugumuz. Universite sinavindan bu yana 9 yil gecti. Ama ben hala bir yaris atiyim. Yine cizgilerle doluydu hayat. Sinirlar, sinavlar, izinler, imzalar... Cizginin obur tarafinda olmak icin yapilmasi gerekenler var. Artik sadece calismak degil bu seyler. Bazen dogru yerde dogru zamanda olmak, dogru seyleri soylemek, birsuru garip garip seye de bagli. Bunu hep biliyordum. Rekabet cok ilginc birsey. Bazen en iyi arkadaslarin senin yuzunden, bazen de sen en sevdigin arkadaslarin yuzunden cizginin obur tarafinda kaliyorsun. Neden diye sormak bile istemiyorum. Cunku hala yaris ati gibi yasiyoruz. Cizginin obur tarafina gecmeye calisiyoruz hala. Baska biseyler olmali. Ama ne?
Tuesday, December 25, 2007
Monday, December 17, 2007
ya bi dur ya
15 ay sonunda az da olsa zaman yaratabildim. internet ve bilgisayar ve zamani kesistirebildigim bir noktada yazi yazabilirim, resim koyabilirim heyayahaaa...........
Wednesday, November 28, 2007
Kiwi
Projenin sonuna dogru takimin yarisini kovdular. Icinde benim de bulundugum diger yarisini da bir odaya toplayip "aranizdan en iyi 4 kisiyi secip super projelerimize kaydiricaz" dediler. Herkesi tek tek cagirip degerlendirme yapacaklarini soylediler. Herkese bir tarih verildi.
Degerlendirilme zamani once olanlarin o projelere ilk cagirilicaklar olduklarini hemencecik anlayiverdim. Bu durumda benden once cagrilan Garbi'yi sabote etmeye karar verdim. Kendisi uzun suredir bu endustride calismakta olan bir Fransizdir. Garbiye 10 kiwi yedirtmek en iyi cozumdu. Boylece Garbi gorusme sirasinda circir olacak, patronlarin onunde gaz cikarmak ve tuvalete kacmak suretiyle is teklifini kaciracakti. Sinsi planimi gerceklestirmek icin Marks&Spencer a gittim. Ama maalesef bozuk param sadece 4 kiwiye yetti. Ise gelip kiwileri soydum.
Garbi cok sevindi. Beraber yemeye basladik. Kiwiyi de cok seviyormus. Daha birinciyi bitirmisti ki ben de bir taneyi mideye indirdigimi farkettim. Daha cok yemesi icin israr etsem de Garbi circir olucak kadar yemedi. Naapcaz bilmiyorum...
Degerlendirilme zamani once olanlarin o projelere ilk cagirilicaklar olduklarini hemencecik anlayiverdim. Bu durumda benden once cagrilan Garbi'yi sabote etmeye karar verdim. Kendisi uzun suredir bu endustride calismakta olan bir Fransizdir. Garbiye 10 kiwi yedirtmek en iyi cozumdu. Boylece Garbi gorusme sirasinda circir olacak, patronlarin onunde gaz cikarmak ve tuvalete kacmak suretiyle is teklifini kaciracakti. Sinsi planimi gerceklestirmek icin Marks&Spencer a gittim. Ama maalesef bozuk param sadece 4 kiwiye yetti. Ise gelip kiwileri soydum.
Garbi cok sevindi. Beraber yemeye basladik. Kiwiyi de cok seviyormus. Daha birinciyi bitirmisti ki ben de bir taneyi mideye indirdigimi farkettim. Daha cok yemesi icin israr etsem de Garbi circir olucak kadar yemedi. Naapcaz bilmiyorum...
Monday, November 26, 2007
Why do we have that fuckin cage?
Bugun ev ararken gittigimiz yerlerden biri aklima geldi.
Bu ev aslinda en belali yerlerden biri olan Hackney'in basinda, Liverpool streetten o tarafa yururken. Ev aslinda bir tur atolyeden turetilme. Camlar boyanmis, iki uc kapi eklenmis ve eve donusturulmus. Kiralar tabii ki cok ucuz diger yerlere oranla. Yanliz apartmanin ana kapisi yok. Onun yerine koridorun basinda ve sonunda celik bir kafes var. Kapiyi calinca gayet sicak kanli israilli bi eleman kafesi acti. iceri girdik. odaya ve cevresine baktik. adamla konustuk. aslinda guzel gorunuyordu, ama oda sevdigim kizin calismasina elverisli degildi - cok kucuktu.
herneyse, elemanla konusurken "lock stock and two smoking barrels" gozlerimin onunden gecip duruyordu. aslinda tarihi soruyu sormak icin sabirsizlaniyordum. adamla konusup biraz kaynastiktan sonra :
- why do we have the (fuckin) cage ?
- ... Uh... Security?...
Sonra filmi biraz acikladim.
Israilli adam bu atolyelerin guvenlik gorevlisi oldugunu soyledi. Bu, evin ortasinda salonun yarisini kaplayan boks torbasini acikliyordu fekat kendisi hafif guduk olan bu adamin hirsizlari nasil durdurdugunu bilemiyorum. Herneyse orayi tutmadik zaten.
Bu ev aslinda en belali yerlerden biri olan Hackney'in basinda, Liverpool streetten o tarafa yururken. Ev aslinda bir tur atolyeden turetilme. Camlar boyanmis, iki uc kapi eklenmis ve eve donusturulmus. Kiralar tabii ki cok ucuz diger yerlere oranla. Yanliz apartmanin ana kapisi yok. Onun yerine koridorun basinda ve sonunda celik bir kafes var. Kapiyi calinca gayet sicak kanli israilli bi eleman kafesi acti. iceri girdik. odaya ve cevresine baktik. adamla konustuk. aslinda guzel gorunuyordu, ama oda sevdigim kizin calismasina elverisli degildi - cok kucuktu.
herneyse, elemanla konusurken "lock stock and two smoking barrels" gozlerimin onunden gecip duruyordu. aslinda tarihi soruyu sormak icin sabirsizlaniyordum. adamla konusup biraz kaynastiktan sonra :
- why do we have the (fuckin) cage ?
- ... Uh... Security?...
Sonra filmi biraz acikladim.
Israilli adam bu atolyelerin guvenlik gorevlisi oldugunu soyledi. Bu, evin ortasinda salonun yarisini kaplayan boks torbasini acikliyordu fekat kendisi hafif guduk olan bu adamin hirsizlari nasil durdurdugunu bilemiyorum. Herneyse orayi tutmadik zaten.
Wednesday, November 21, 2007
Italyanlar
Koskocaman bir evde 4 italyan ve bir de fransizla kaliyoruz. bu insanlarin hepsi restoran sektorunde calisiyor bir sekilde. biri su$ef, oburu garson, bir digeri manager gibi bisey. bir de bir cift var bizim gibi. pek bizim gibi degiller gerci. bunlar liseyi bitirmis italyada, sen kalk londraya gel. daha 19 yasindalar. ikisi de cok guzeller ve sevimliler. oglan artiz olmak istiyomus. jeff buckley'i cok seviyormus. sarkici olcakmis, assolist olcakmis. kizin daha akli basinda. o okumak istiyormus, moda falan. ikisi de restoranlarda garson olarak calisiyor. Oglanin ailesinin plaji varmis italyada. ingilizce ogrenip unlu olunca geri donebilirmis.
bizim odamiza gelip sevdigi sarkilari bir bir dinletti oglan. en cok grace'i seviyormus jeff buckleyden. ben ise gecenin ikisinde kafamin derinliklerinden Mr. Jones u dinlemeye basladim. chopin'den jimi hendrix e kadar unlu olmus insanlarin neredeyse hepsi assolist olucaz biz diye evlerini terketmisler zamaninda. cok kucuk bir kismi hayallerini gerceklestirebilse de aslinda buyuk bir kismi yolda eleniyor ya da kendiliginden vazgeciyor olmali.
Yasadigimiz yerde bir tur gecicilik havasi hakim bu yuzden. Aslinda kimsenin gercek meslegi bu degil, asil ulasacaklari yer cooook cok ilerde, birsure burada dayanmalari lazim, cok yakinda zengin/unlu olacaklar. Kimi kendi restoranini acicak, kimi assolist olucak... Arap mahallesinde yasadiklari bu evi, tabaklari tasidiklari restorani, pazardaki balikciyi ve bugunleri bir gun tatli-buruk bir ani olarak hatilayacaklar. Belki bizi de. Biri tez yazan digeri hergun ise giden cifti de oyle anilarinin bir kenarina sikistiracaklar.
Ben ise kendimi yasli hissediyorum. Biliyorum ki bir cogu yolun yarisinda pes edip koylerine geri donucekler. Bir kismi hayalleri modifiye edip basit hayatlar yasayacak. Yine de en guzel zamanlarin bu zamanlar oldugunu dusunecekler ilerde. Belki birgun hayal etmekten vazgecicekler. Maalesef o zaman olmus olucaklar. Ya da ne kadar sacma sapan olursa olsun hayal etmeye devam edecekler bizim gibi.
bizim odamiza gelip sevdigi sarkilari bir bir dinletti oglan. en cok grace'i seviyormus jeff buckleyden. ben ise gecenin ikisinde kafamin derinliklerinden Mr. Jones u dinlemeye basladim. chopin'den jimi hendrix e kadar unlu olmus insanlarin neredeyse hepsi assolist olucaz biz diye evlerini terketmisler zamaninda. cok kucuk bir kismi hayallerini gerceklestirebilse de aslinda buyuk bir kismi yolda eleniyor ya da kendiliginden vazgeciyor olmali.
Yasadigimiz yerde bir tur gecicilik havasi hakim bu yuzden. Aslinda kimsenin gercek meslegi bu degil, asil ulasacaklari yer cooook cok ilerde, birsure burada dayanmalari lazim, cok yakinda zengin/unlu olacaklar. Kimi kendi restoranini acicak, kimi assolist olucak... Arap mahallesinde yasadiklari bu evi, tabaklari tasidiklari restorani, pazardaki balikciyi ve bugunleri bir gun tatli-buruk bir ani olarak hatilayacaklar. Belki bizi de. Biri tez yazan digeri hergun ise giden cifti de oyle anilarinin bir kenarina sikistiracaklar.
Ben ise kendimi yasli hissediyorum. Biliyorum ki bir cogu yolun yarisinda pes edip koylerine geri donucekler. Bir kismi hayalleri modifiye edip basit hayatlar yasayacak. Yine de en guzel zamanlarin bu zamanlar oldugunu dusunecekler ilerde. Belki birgun hayal etmekten vazgecicekler. Maalesef o zaman olmus olucaklar. Ya da ne kadar sacma sapan olursa olsun hayal etmeye devam edecekler bizim gibi.
Friday, November 16, 2007
Gelecek endisesi
Bir gece Lithaenle yolda yuruyorduk. Ikimiz de hayatin cok garip bir donemindeydik. Ben yururken durup demistim ki "Abi, biseyler ters... bi terslik var...". O da bana donup "biliyorum" demisti. Onda da uzun sure once basladigini ve artik o terslik hissiyle yasamaya alistigini soylemisti.
Biliyorum herkes ayni seyleri assagi yukari yasiyor. Hepimiz basimiza gelen seyleri yasiyoruz ne kadar endiselensek de. Yine de kardesim, su universite bittiginden beri nedir bu cektigimiz. Askerlik bir yandan, isler bir yandan, okullar bir yandan... Insanin hayati kacmaktan ibaret hale geliyor. Kacabiliyoruz ama saklanamiyoruz. Ulastigimiz yerlerde az zamanimiz oluyor. O zaman icinde dunyayi ele gecirmeye calisiyorum. Ama zaman cok az. Yine kacmam gerekiyor. Bu sefer baska seyler var kovalayan. Dunyayi ele gecirmek gercekten cok zor. Gittigim her yerde kucuk kalemi kurmak bile en az 2 ay suruyor. Bilgisayariydi, internetiydi, amfisiydi... hepsini toplayana kadar zaten yeniden kacma zamani gelmis oluyor. Bir ara durup daha kapsamli bir plan yapmaliyim. Boyle zor olacak.
Biliyorum herkes ayni seyleri assagi yukari yasiyor. Hepimiz basimiza gelen seyleri yasiyoruz ne kadar endiselensek de. Yine de kardesim, su universite bittiginden beri nedir bu cektigimiz. Askerlik bir yandan, isler bir yandan, okullar bir yandan... Insanin hayati kacmaktan ibaret hale geliyor. Kacabiliyoruz ama saklanamiyoruz. Ulastigimiz yerlerde az zamanimiz oluyor. O zaman icinde dunyayi ele gecirmeye calisiyorum. Ama zaman cok az. Yine kacmam gerekiyor. Bu sefer baska seyler var kovalayan. Dunyayi ele gecirmek gercekten cok zor. Gittigim her yerde kucuk kalemi kurmak bile en az 2 ay suruyor. Bilgisayariydi, internetiydi, amfisiydi... hepsini toplayana kadar zaten yeniden kacma zamani gelmis oluyor. Bir ara durup daha kapsamli bir plan yapmaliyim. Boyle zor olacak.
Wednesday, November 07, 2007
Dizaynin osurdugu yer
Yahu new's dan :
BOSTON - The Massachusetts Institute of Technology is suing renowned architect Frank Gehry, alleging serious design flaws in the Stata Center, a building celebrated for its unconventional walls and radical angles.
The school asserts that the center, completed in spring 2004, has persistent leaks, drainage problems and mold growing on its brick exterior. It says accumulations of snow and ice have fallen dangerously from window boxes and other areas of its roofs, blocking emergency exits and causing damage.
Ben tasarimin gereksiz oldugunu basindan beri soyluyodum.
Philippe Starck'in hapse girdigi gunleri de goruruz insallah...
Wednesday, October 10, 2007
Iyyyyyy
akrep ve yengec.
bu ikisinden ayri korkuyorum. kucuklugumden kalma birsey olsa gerek. denize gitmeyi cok severdim ben kucukken. sanirim bir gun kayalarin oralarda yengec gordum. kiskaclari ve dikenli bacaklariyla cok tirstirici birsey oldugunu anlamis olmaliyim. kucuklugumun ilk kabuslarinda denizde yuzerken dalgayla beraber karaya vurduktan sonra su beni kendine dogru cekiyordu, karaya yurumeye calisiyordum, ama denizin cekilmesine karsi koyamiyordum, deniz beni kendine cekiyordu ve denizde de yengec vardi, beni yiycekti...
ayni ruyayi hayatimin degisik devrelerinde hep gordum.
ama asil kalici hasar ilkokul caglarina yaklasirken evimize yakin bir dere kenarinda yaptigim deneyden sonra oldu. buldugum bakir tas ve cakiyla bir yengec ve bir de kurbaga yakaladim. Bunlarin ikisini tasin icerisine koydum bakalim napiyorlar diye. Bir de yengecin nasil saldirdigini merak ediyordum. Sonra yengec bu kurbagayi bir anda kirpiverdi. Kurbaga oldu. Ben bunu gorup ayaga kalktim. Ayaga kalktigim ani cok iyi hatirliyorum. Kendimi cok pis ve sikintili hissettim. icimde cok fena birseyler vardi. ellerimi kana bulamistim.
Hayvanlari zarara ugrarken ya da can cekisirken gorunce hep o gunku hissi bir daha yasiyorum.
Canavar animasyonu yapmak icin sik sik referanslara bakmamiz gerekiyor. Icimi kiyan ve parcalayan seyleri meslek icabi izlemem, hatta oradaki hareketleri analiz etmem gerekiyor ki canavarlara hayat verebileyim. Canavar akrep oynatmam gerektiginde once heyecanlanmistim. Ama sonra referanslari izlemek gercek bir iskenceye donustu. Cunku youtube denen seyde hicbir denetim ya da seviye olmadigindan buldugum referanslar cok ic parcalayiciydi. Benim ilkokul donemimde yasadigim turden ic sikintisini hayatlari boyunca yasamayacak karakterdeki insanlar akreplerle bilumum hayvancagizi dovusturerek, bunlarin filmini yaparak ve hatta "round 1" gibisinden igrenc esprilerle susleyerek youtube'u isgal etmisler. Can cekisen orumcekler, tavsanlar vs... kan govdeyi goturuyor. Dogal hayatta bu hayvancagizlar akrepten kurtulabilecekken, kafes icine akreple beraber kapatilinca gercekten caresiz kaliyorlar. Hayvanlarin caresizligini izledikce bana daral geliyor. Insanlar bundan nasil zevk alabiliyor anlamiyorum.
Dogal hayatta da vahset var. Ama o bana batmiyor mesela. Aslanlar bissuru geyikten birini avliyorlar. Bazen okuzlerden dayak yiyorlar ama bunlarin hepsi dogal. kacan geyik kaciyor. Ama simdi bir insani arslanla ayni kafese kapatsak ne kadar kacabilir.
Insanlar oluyor, onu da biliyorum. Caresizlik dizboyu, birsuru sorun var...
Naapcaz ki?
(Youtube de denetim istiyorum)
bu ikisinden ayri korkuyorum. kucuklugumden kalma birsey olsa gerek. denize gitmeyi cok severdim ben kucukken. sanirim bir gun kayalarin oralarda yengec gordum. kiskaclari ve dikenli bacaklariyla cok tirstirici birsey oldugunu anlamis olmaliyim. kucuklugumun ilk kabuslarinda denizde yuzerken dalgayla beraber karaya vurduktan sonra su beni kendine dogru cekiyordu, karaya yurumeye calisiyordum, ama denizin cekilmesine karsi koyamiyordum, deniz beni kendine cekiyordu ve denizde de yengec vardi, beni yiycekti...
ayni ruyayi hayatimin degisik devrelerinde hep gordum.
ama asil kalici hasar ilkokul caglarina yaklasirken evimize yakin bir dere kenarinda yaptigim deneyden sonra oldu. buldugum bakir tas ve cakiyla bir yengec ve bir de kurbaga yakaladim. Bunlarin ikisini tasin icerisine koydum bakalim napiyorlar diye. Bir de yengecin nasil saldirdigini merak ediyordum. Sonra yengec bu kurbagayi bir anda kirpiverdi. Kurbaga oldu. Ben bunu gorup ayaga kalktim. Ayaga kalktigim ani cok iyi hatirliyorum. Kendimi cok pis ve sikintili hissettim. icimde cok fena birseyler vardi. ellerimi kana bulamistim.
Hayvanlari zarara ugrarken ya da can cekisirken gorunce hep o gunku hissi bir daha yasiyorum.
Canavar animasyonu yapmak icin sik sik referanslara bakmamiz gerekiyor. Icimi kiyan ve parcalayan seyleri meslek icabi izlemem, hatta oradaki hareketleri analiz etmem gerekiyor ki canavarlara hayat verebileyim. Canavar akrep oynatmam gerektiginde once heyecanlanmistim. Ama sonra referanslari izlemek gercek bir iskenceye donustu. Cunku youtube denen seyde hicbir denetim ya da seviye olmadigindan buldugum referanslar cok ic parcalayiciydi. Benim ilkokul donemimde yasadigim turden ic sikintisini hayatlari boyunca yasamayacak karakterdeki insanlar akreplerle bilumum hayvancagizi dovusturerek, bunlarin filmini yaparak ve hatta "round 1" gibisinden igrenc esprilerle susleyerek youtube'u isgal etmisler. Can cekisen orumcekler, tavsanlar vs... kan govdeyi goturuyor. Dogal hayatta bu hayvancagizlar akrepten kurtulabilecekken, kafes icine akreple beraber kapatilinca gercekten caresiz kaliyorlar. Hayvanlarin caresizligini izledikce bana daral geliyor. Insanlar bundan nasil zevk alabiliyor anlamiyorum.
Dogal hayatta da vahset var. Ama o bana batmiyor mesela. Aslanlar bissuru geyikten birini avliyorlar. Bazen okuzlerden dayak yiyorlar ama bunlarin hepsi dogal. kacan geyik kaciyor. Ama simdi bir insani arslanla ayni kafese kapatsak ne kadar kacabilir.
Insanlar oluyor, onu da biliyorum. Caresizlik dizboyu, birsuru sorun var...
Naapcaz ki?
(Youtube de denetim istiyorum)
Tuesday, September 25, 2007
Hayat
Bugun birisiyle konusurken farkettim:
20 kasim 2006 da calismaya basladim, arada is degistirdim ve ara vermedim yani bir cuma isten ciktim pazartesi obur ise basladim (bu arada kita degistirdim) ve buradaki kontratim da tesadufen 21 kasim 2007 de bitiyor. Yer yer yogun oldu bu isler yer yer yavasladi ama sonucta ben tam bir yildir hic durmadan calismis olucam bu kasimda (su aralar da izin alabilicek gibi gorunmuyorum). Sadece bir kere izin almistim bir gunlugune, onun disinda ve de genel tatiller disinda hep ise gitmis olucam.
Anafikir : Tatile ihtiyacim var... Yeter ulan!!!
20 kasim 2006 da calismaya basladim, arada is degistirdim ve ara vermedim yani bir cuma isten ciktim pazartesi obur ise basladim (bu arada kita degistirdim) ve buradaki kontratim da tesadufen 21 kasim 2007 de bitiyor. Yer yer yogun oldu bu isler yer yer yavasladi ama sonucta ben tam bir yildir hic durmadan calismis olucam bu kasimda (su aralar da izin alabilicek gibi gorunmuyorum). Sadece bir kere izin almistim bir gunlugune, onun disinda ve de genel tatiller disinda hep ise gitmis olucam.
Anafikir : Tatile ihtiyacim var... Yeter ulan!!!
Tuesday, September 11, 2007
World Press Photo '07
Thames kenarindaki luks konser salonlarinin birinin altindaki galeride World Press Photo '07 nun sectikleri sergileniyordu. Belesci insanlar olarak bu sergiyi gormek ve nehir kenari keyfi yapmak uzere adini hatirlamadigim bu sanat merkezine gittik.
World Press Photo guzel birsey aslinda. Dunyada olup biten, hic haberimiz olmayan katliyamlarin, cinayetlerin, hirsizliklarin fotograflarini alip (ki bunlarin cogu Afrika, Orta-dogu ve Latin Amerikadan oluyor), bunlarin estetik olanlarini secerekten sergiliyen bir Non-Profit organizasyon. Unlu gazeteciler, fotografcilar var secilenler arasinda. Ama fikrimce gorsellikle icerigi cok guzel dengelemisler. Bazi fotograflar cok estetik olmasalar da icerikleri cok guclu oldugu icin seciliyorlar. Ama hepsi guzel, bazilari cok guzel.
Evimize donerken bu fotograflarin oradaki etkilerini dusunduk. 10 dakika icinde belki dunyanin en elit tiyatrolarindan birine girmeyi beklerken, elindeki sarap kadehiyle sergiye yaklasan kokona kadinlarin, Filistinde muhbir oldugunu dusunen adamlar tarafindan Kalasnikovlarla taranan cocugun fotografindan ne kadar etkilenebilecegini dusunduk. Pek bulamadik. Cunku biz de aynen oradan evimize gidip zeytinyagli biber dolmasi yaptik ve yedik. Guzel olmamisti. Pirincleri iyi pisiremedim. Yolda sanatin dunyaya faydali hale gelmesinin yollari olup olmadigini, kendi kendimize birseyler yapip yapamayacagimizi dusunduk. World Press Photo bizim gibi oturdugu yerden birseyler yapmisti. Ama yaptigi sey kokonalarin kacta kacinda elle tutulur bir adim atmasina sebep oluyordu. Ustelik biz bile eve gelip dolma yapmistik, hala harekete gecmemistik. Cuvaldiz bize kacmisti. Asil duyarsiz biziz.
Yine de icimde bir yerler birgun hayatta yapabildigim seyleri kullanarak bu insanlara yardim etmek istedigimi soyledi. Icinde bulundugum endustri genellikle dunyanin geri kalaninda yasanan zulumleri ortbas etmek ve insanlari kandirip eglendirmek uzerine kurulu. Kendi kendime "bir yolunu bul ve bir seyler yap" diyerek bu konuyu kapatsam da yapamadigim surece beynimin derinliklerinde karincalar cirit aticak.
(Etibanki satmayin :((()
World Press Photo guzel birsey aslinda. Dunyada olup biten, hic haberimiz olmayan katliyamlarin, cinayetlerin, hirsizliklarin fotograflarini alip (ki bunlarin cogu Afrika, Orta-dogu ve Latin Amerikadan oluyor), bunlarin estetik olanlarini secerekten sergiliyen bir Non-Profit organizasyon. Unlu gazeteciler, fotografcilar var secilenler arasinda. Ama fikrimce gorsellikle icerigi cok guzel dengelemisler. Bazi fotograflar cok estetik olmasalar da icerikleri cok guclu oldugu icin seciliyorlar. Ama hepsi guzel, bazilari cok guzel.
Evimize donerken bu fotograflarin oradaki etkilerini dusunduk. 10 dakika icinde belki dunyanin en elit tiyatrolarindan birine girmeyi beklerken, elindeki sarap kadehiyle sergiye yaklasan kokona kadinlarin, Filistinde muhbir oldugunu dusunen adamlar tarafindan Kalasnikovlarla taranan cocugun fotografindan ne kadar etkilenebilecegini dusunduk. Pek bulamadik. Cunku biz de aynen oradan evimize gidip zeytinyagli biber dolmasi yaptik ve yedik. Guzel olmamisti. Pirincleri iyi pisiremedim. Yolda sanatin dunyaya faydali hale gelmesinin yollari olup olmadigini, kendi kendimize birseyler yapip yapamayacagimizi dusunduk. World Press Photo bizim gibi oturdugu yerden birseyler yapmisti. Ama yaptigi sey kokonalarin kacta kacinda elle tutulur bir adim atmasina sebep oluyordu. Ustelik biz bile eve gelip dolma yapmistik, hala harekete gecmemistik. Cuvaldiz bize kacmisti. Asil duyarsiz biziz.
Yine de icimde bir yerler birgun hayatta yapabildigim seyleri kullanarak bu insanlara yardim etmek istedigimi soyledi. Icinde bulundugum endustri genellikle dunyanin geri kalaninda yasanan zulumleri ortbas etmek ve insanlari kandirip eglendirmek uzerine kurulu. Kendi kendime "bir yolunu bul ve bir seyler yap" diyerek bu konuyu kapatsam da yapamadigim surece beynimin derinliklerinde karincalar cirit aticak.
(Etibanki satmayin :((()
Tuesday, August 28, 2007
Clementine
Fulis'ten gelen bir davetle "Clementine was the freakiest cartoon of my childhood" isimli gruba dahil oldum.
Ardindan yapimci ve yonetmen Bruno Huchez'le yapilan roportaji okudum.
Roportajdan sonra bu adamin savasini biraz daha kavradim. Peki sevdim mi? Bilemiyorum. 80 lerde, bizler buyurken, Cumartesi gunleri oglen yayinlanirdi. Bu saat, annelerin kahvaltiyi toplayip ev isleriyle ugrasmalari, babalarin gundelik islerini yapmalari ve cocuklarin haftasonunun uzunluguna guvenerek odevlerine baslamadigi icin tek kalan sey olan TV izleme isine zorunlu girdikleri bir nevi cocuklarin prime-time'idir. Dolayisiyla buyuk bir cogunlugumuz aslinda belki yasimiza ve karakter gelisimimize uygun olmayan 2 sezonluk bu diziye maruz kalmisizdir. Ustelik bu donemlerde aileler cocuklarin cizgi film sinirlari icinde ne izledigine cok fazla denetim uygulamiyordu, henuz yeterli toplum duyarliligi olusmamisti. Bence Bruno kismen bunun farkindaydi. Ve bu kucuk boslugu cok da ilkel ve basit bir icgudusunu tatmin etmek icin kullandi: Intikam.
Ama neden?
Nedeni Victor Hugo taa 1800 lu yillarda Notre Dame de Paris isimli kitabinda aciklamisti. Quasimodo, sagir, dilsiz ve sakat oldugu icin tum insanlardan nefret ediyordu. Yabaniydi. Bruno ise saglik sorunlari olan ve kucuklugunde de bu sorunlarin travmasiyla yasamis birisi. Clementine'i tekerlekli sandalyeye hapsetmesinin sebebi de bence budur. Kendi hissettigi yetersizlik ve eksiklik duygulari, doganin ona adaletsiz davranmasi, Bruno'da cok yogun bir duygusal degisiklik yani nefret yaratmisti.
Fikrimce dunyadaki tum ses getiren eserler belli bir toplu duygusal degisikligi yaratabiliyor, cogu zaman da bu duygusal degisikligi cok yogun yasayabilmis insanlar tarafindan yaratiliyorlar.
Bruno evrensel nefretini senaryo ve cizgi film olarak kusarken, maalesef yanlis insanlarla tanisti, anlasti, ve duygularini bir produksiyon haline getirebildi, ustelik buyuk bir etki gucune kavusan bu duygular, o cagin ve toplumun kucuk bosluklarini bularak biz cocuklarin gozlerine ulasti. Bruno basardi. Nefretini biz milyonlarca ilkokul cocugunun bilincaltlarina korku ve tedirginlik olarak gomdu.
Gecenin bu saatinde is yerinde kalip bu yaziyi yazmama sebep olan sey ise bu adamin Turk insanina ayri bi gommesi oldu. Nitekim Medyapim isimli sirket Clementine in yayin haklarini satin almis ve belki de bir animasyon filmine donusturmek uzere kollari sivamis. Kimbilir. Belki bizim jenerasyonun kalbinde unutulmus ve kozlenmis korkulara jet yakiti dokerekten alevlendirme firsatim olur birgun. (Ehehe ben de az serefsiz degilim).
Ardindan yapimci ve yonetmen Bruno Huchez'le yapilan roportaji okudum.
Roportajdan sonra bu adamin savasini biraz daha kavradim. Peki sevdim mi? Bilemiyorum. 80 lerde, bizler buyurken, Cumartesi gunleri oglen yayinlanirdi. Bu saat, annelerin kahvaltiyi toplayip ev isleriyle ugrasmalari, babalarin gundelik islerini yapmalari ve cocuklarin haftasonunun uzunluguna guvenerek odevlerine baslamadigi icin tek kalan sey olan TV izleme isine zorunlu girdikleri bir nevi cocuklarin prime-time'idir. Dolayisiyla buyuk bir cogunlugumuz aslinda belki yasimiza ve karakter gelisimimize uygun olmayan 2 sezonluk bu diziye maruz kalmisizdir. Ustelik bu donemlerde aileler cocuklarin cizgi film sinirlari icinde ne izledigine cok fazla denetim uygulamiyordu, henuz yeterli toplum duyarliligi olusmamisti. Bence Bruno kismen bunun farkindaydi. Ve bu kucuk boslugu cok da ilkel ve basit bir icgudusunu tatmin etmek icin kullandi: Intikam.
Ama neden?
Nedeni Victor Hugo taa 1800 lu yillarda Notre Dame de Paris isimli kitabinda aciklamisti. Quasimodo, sagir, dilsiz ve sakat oldugu icin tum insanlardan nefret ediyordu. Yabaniydi. Bruno ise saglik sorunlari olan ve kucuklugunde de bu sorunlarin travmasiyla yasamis birisi. Clementine'i tekerlekli sandalyeye hapsetmesinin sebebi de bence budur. Kendi hissettigi yetersizlik ve eksiklik duygulari, doganin ona adaletsiz davranmasi, Bruno'da cok yogun bir duygusal degisiklik yani nefret yaratmisti.
Fikrimce dunyadaki tum ses getiren eserler belli bir toplu duygusal degisikligi yaratabiliyor, cogu zaman da bu duygusal degisikligi cok yogun yasayabilmis insanlar tarafindan yaratiliyorlar.
Bruno evrensel nefretini senaryo ve cizgi film olarak kusarken, maalesef yanlis insanlarla tanisti, anlasti, ve duygularini bir produksiyon haline getirebildi, ustelik buyuk bir etki gucune kavusan bu duygular, o cagin ve toplumun kucuk bosluklarini bularak biz cocuklarin gozlerine ulasti. Bruno basardi. Nefretini biz milyonlarca ilkokul cocugunun bilincaltlarina korku ve tedirginlik olarak gomdu.
Gecenin bu saatinde is yerinde kalip bu yaziyi yazmama sebep olan sey ise bu adamin Turk insanina ayri bi gommesi oldu. Nitekim Medyapim isimli sirket Clementine in yayin haklarini satin almis ve belki de bir animasyon filmine donusturmek uzere kollari sivamis. Kimbilir. Belki bizim jenerasyonun kalbinde unutulmus ve kozlenmis korkulara jet yakiti dokerekten alevlendirme firsatim olur birgun. (Ehehe ben de az serefsiz degilim).
Sunday, August 19, 2007
Adaptasyon
"Ne limuzini be? Kicimiza don alamiyoruz burda" dedim.
Ama coktan numarayi cevirmis, karsi tarafi dinlemeye baslamisti Adele. Patrick de onayladi: "Birak da gidisin muhtesem olsun bari". Adele telefonu eliyle susturup zaten ayni para oldugunu soyledi, ki bu da kafamda donen binbesyuz soru isaretine bir yenisini eklememek icin guzel bir sebep oldu. "Gidisim muhtesem olsun".
Gelisimi hatirladim ben. Adam kamyonetiyle beni kapiya birakmisti, cok gergindir araba kullanirken, kamyonetini cok sever, hatta ondan kizarkadasiymis gibi bahseder. Bir seferinde killik olsun diye, bir alisveris merkezi kenarinda "Park the bitch and let's go" demistim de, sonradan bizim klasik repliklerimizden biri haline gelen "That's it! You're walking home!!!"'u demisti. Evimizin onundeki bisiklet yolunu isgal etmenin verdigi sikintiyla, oflaya puflaya Jaideep'in "dunyanin en kotu yatagi" ni kapinin onune atmama yardim etti. Kivir ziviri da hizla bosalttiktan sonra vedalastik koca Cinli Adamla.
Aradan bir yil ve 3 ay gecti...
Ama simdi bunlari dusunecek zaman yoktu. Unutmamaya calistigim seyleri hatirlamaya calisarak koca cantami sirtima taktim. Gitari bir elime, ve sonradan havaalaninda icindeki seylerin yarisindan cogunu atacagim bavulumu obur elime aldim. Limo'ya dogru yurudum, taksici yardim etti, genis bagaja attik essalari.
Arkami dondum ve cocuklara baktim. Her seferinde bu son bakislarin beni daha da fazla etkiledigini hissettim. Ama o ani uzatmanin da iskence oldugunun farkindaydim. Hemen kosup herkese sarildim, optum. Arabaya bindim ve gozyasi kokan ortami hizla terkettik. Cunku ben bile odunsu yapimi kaybetmek uzereydim.
Bir bucuk yil... Sevdik, agladik, asik olduk, kizdik, kavga ettik, ictik, kustuk... Beraber hayatimizin en sevimli donemlerinden birini gecirdik bu insanlarla. Iyi ki burada tum yaptigim seyleri ic sesleri defterime ayrintilariyla yazmisim diye dusundum.
Guillaume' a gidecegimi soylerken hatirliyorum kendimi. Isimi birakip, evimi terkedip, pili pirti toplayip, sevdigim kizin yanina gidecegim diye anlatirken yuzume bakti ve : "This is a big mistake" dedi. Kendince sebepleri vardi tabii ki, bundan sonra beni Borat'in kuzeni olarak kullanamayacakti. Dogum gununde bir hayli icip, Madison denen yere gittigimizde sarhoslugun verdigi cesaretle tanismak istedigi kizlarin yanina gidip beni Borat'in kuzeni olarak tanitaraktan (Turkum falan diye heralde) muhabbete girmeye calismisti.
Sonucta ben isimi iki hafta icinde biraktim, evimi bir baska cocuga kiraladim, bilgisayari ve amfiyi sattim, butun belgeleri derledim topladim, vizelere basvurdum ve Kuzey Amerika kitasindan ayrildim. Bugune kadar bu blogda yazdigim tum seyler kadar cok sey yazabilirim su an zamanim olsa, insanlari anlatabilirim, huzuru, gittigimiz yerleri, balkonda icmeyi, verandada oturmayi, gunun keyfi, spor, salsa, Adele, Patrick, balkon, Jaideep, balkon ve veranda, Annie, veranda, balkon, bira, verandadan insanlara laf atmak ve yaz aksamlari serin hava ve balkonda yemek... Anlat anlat bitmez. Belki zamanla. Parca parca yaparim.
Sevdigim kizin yanina, Londra'ya tasinmayi basardim. Hersey 3 hafta icinde gerceklesti. Psikolojik ve fiziksel olarak adapte olmasi cok zor birsey gibi gorunse de hersey yolunda. Kavustuk.
Arkami dondum ve cocuklara baktim. Her seferinde bu son bakislarin beni daha da fazla etkiledigini hissettim. Ama o ani uzatmanin da iskence oldugunun farkindaydim. Hemen kosup herkese sarildim, optum. Arabaya bindim ve gozyasi kokan ortami hizla terkettik. Cunku ben bile odunsu yapimi kaybetmek uzereydim.
Bir bucuk yil... Sevdik, agladik, asik olduk, kizdik, kavga ettik, ictik, kustuk... Beraber hayatimizin en sevimli donemlerinden birini gecirdik bu insanlarla. Iyi ki burada tum yaptigim seyleri ic sesleri defterime ayrintilariyla yazmisim diye dusundum.
Guillaume' a gidecegimi soylerken hatirliyorum kendimi. Isimi birakip, evimi terkedip, pili pirti toplayip, sevdigim kizin yanina gidecegim diye anlatirken yuzume bakti ve : "This is a big mistake" dedi. Kendince sebepleri vardi tabii ki, bundan sonra beni Borat'in kuzeni olarak kullanamayacakti. Dogum gununde bir hayli icip, Madison denen yere gittigimizde sarhoslugun verdigi cesaretle tanismak istedigi kizlarin yanina gidip beni Borat'in kuzeni olarak tanitaraktan (Turkum falan diye heralde) muhabbete girmeye calismisti.
Sonucta ben isimi iki hafta icinde biraktim, evimi bir baska cocuga kiraladim, bilgisayari ve amfiyi sattim, butun belgeleri derledim topladim, vizelere basvurdum ve Kuzey Amerika kitasindan ayrildim. Bugune kadar bu blogda yazdigim tum seyler kadar cok sey yazabilirim su an zamanim olsa, insanlari anlatabilirim, huzuru, gittigimiz yerleri, balkonda icmeyi, verandada oturmayi, gunun keyfi, spor, salsa, Adele, Patrick, balkon, Jaideep, balkon ve veranda, Annie, veranda, balkon, bira, verandadan insanlara laf atmak ve yaz aksamlari serin hava ve balkonda yemek... Anlat anlat bitmez. Belki zamanla. Parca parca yaparim.
Sevdigim kizin yanina, Londra'ya tasinmayi basardim. Hersey 3 hafta icinde gerceklesti. Psikolojik ve fiziksel olarak adapte olmasi cok zor birsey gibi gorunse de hersey yolunda. Kavustuk.
Saturday, July 21, 2007
Madame Tutli Putli
Yanimdaki Ken'i durttum, "bunlar gercek goz, kuklanin uzerine comp'da eklemisler" dedim. "Evet, galiba" dedi. Daha once bu filmle ilgili bir makale okumustum, Anecy'de baya ses getiren birkac filmden biri; bir digeri "The wolf and the boy" (o da stop motion, ve bu sefer de gozlerde bir atraksiyon var; animatorler parlakligi yakalamak icin calismadan once bir tur kimyasalla gozleri islatmislar vs...)
Sonra yonetmen ve "gozler" ortaya cikip kisaca nasil yaptiklarini anlattilar. Gozler cok tatli, kisacik sacli Fransiz bir kadin. Gercekten kocaman gozleri var. Yonetmense Montreal'den bir adam. Filmi dort senede bitirdiklerini soylerken gozlerim faltasi gibi acildi. Kanada animasyon camiasini bir suredir takip ediyorum. Ottawa animasyon festivali ve Toronto film festivali gayet buyuk olusumlar. Ottawa neredeyse 30 yildir var. Bu etkinlikleri ve kanadadaki yaratici tum filmleri NFB (National Film Board of Canada) destekliyor. Yani bagimsiz sanatcilara sadece hayal edebildikleri filmleri uretebilsinler diye bedava para veriyor. Ustelik paranin yaninda artistic freedom dedigimiz, biz 3. dunya ulkelerinde yasayan basit ve fakir insanlarin ancak hayalini kurabildigi birsey daha veriyorlar. Bu iki seyi alan adam ise 2 dakikalik filmi 4 yilda yapmayi basariyorlar. Muhtemelen bunlar yine en basarililari. Bu iste bi sacmalik var ama... Bilemiyorum...
Friday, July 20, 2007
Blog Dunyasi
iki yil once bir animasyon dergisinde UGC denen (User Generated Content) herkesin istedigi yerlere yazi yazip ya da resim cizip internette yayinlayabilmesi olayiyla yani kisa bloglarla ilgili bir makale okumustum. O zamanlar boyutlarini hayal edebiliyordum ama yasamaya basladikca cok ilginc yerlere gitti. Artik assagi yukari herkesin bir blogu var. Kalitelisinden kalitesizine, yazarindan, ev hanimina, teenage'inden, yaslisina herkesin ama herkesin blogu var. Bilgisayar verilerinin paylasilirliginin bu kadar artmasi, kolaylasmasi kafamda soru isaretleri olusturmaya basladi.
ornegin insanlarin bloglarindaki linklerden uc dort kez atlayarak suna ve suna ulastim. yazdiklari en son iki yaziyi okudum. bunlarin kardes oldugunu, birinin evlendigini, cocugu oldugunu, gecen gun 28 yasina bastigini, cocugun da basketbol oynamaya basladigi gibi seyleri ogrendim. Ama neden?
Peki bu ne isime yaradi? Bu insanlar neden blog yaziyor? Ben niye yaziyorum? Ben ilk basladigimda bunun evinden uzaklara giden ben icin bir tur psikolojik terapi olmasini ve ayrica gecmisimi belgelemek ("hope you're keeping some kind of record" - Leonard Cohen - Famous Blue Raincoat) ve gerektiginde o zamanlar yasadigim duygusal degisiklikleri hatirlayabilmek icin kullanacagim bir arac olmasini planlamistim (yil 2005). Arac gayet verimli bir sekilde calisiyor. Cunku 2005 teki yazimi okuyabiliyorum ve herseyi hatirliyorum.
Ama butun dunyanin ayni sekilde hergun milyonlarca entry girmesini dusundukce, ve internette dolasan milyonlarca terrabayt kisisel hayat bilgisini hayal ettikce icimden bir ses birseylerin ters gittigini soyluyor. Bunun yaninda sanal oyunlarin ve atmosferlerin gun gectikce daha onemli yerlere geldiklerini goruyorum. Facebook, Lavalife, World of Warcraft gibi seyler var. Insanlar gun gectikce hayatlarinin daha buyuk bir kismini bu tur seylere ve UGC lere adamaya basliyorlar.
Yuksek Lisans tezimi Bilgisayar Oyunlari Tasarimi uzerine yazdim. Tezimde oyunlarin ve sanal dunyalarin gittikce insanlari sizofreniye, bozuk bir kisilik ve psikolojiye ittigini hafifce citlattim. Ama tabii ki tam soyleyemedim (akademik seylerde dogru yazmak gerekiyor ve insanligin elinde su an bunlari soyleyebilecek derecede kanit yok.) Bir sure once bu dunyadan gocen Baudrillard gibi dusunuyordum - O'nun da elinde bir kanit yok sonucta, atip tutuyordu basindan beri, ama edebi olarak sanalliga iyi saydirdigini dusunuyorum (ozellikle simulakra ve simulasyonlar kitabinda).
Sonuc su ki elimizde sanal dunyalar yuzunden aklini kaybetmis ya da ciddi bir rahatsizlik yasamis cok az insan oldugundan sanal dunyaya karsi bir onlem alamiyoruz. Bunun yerine bu dunyalar ve hayat tarzi yavas yavas tum insanligi etkisi altina aliyor, farketmeden her gun daha cok icine giriyoruz. Bazilari uzun sure yadirgayip karsi cikiyor, tepki duyuyor, ama bir gun bakiyorsunuz Facebook'dan mesaj atiyor. Bazilari icine girdikten sonra tepki duyuyor, birakiyor ve bir daha yazmiyor (ki bu cok azinlikta) vs...
Eeee? Niye dedim simdi ben bunlari? Neyse. Bi arguman getirmem gerekiyodu. Ama UGC'lerin guzel tarafi bu, kendim denetledigim icin hicbir zorunlulugum ya da seviye kaygim yok. Arguman oldu mu acaba? belki de arada yapmisimdir. Amaaan olsa da kodum olmasa da....
ornegin insanlarin bloglarindaki linklerden uc dort kez atlayarak suna ve suna ulastim. yazdiklari en son iki yaziyi okudum. bunlarin kardes oldugunu, birinin evlendigini, cocugu oldugunu, gecen gun 28 yasina bastigini, cocugun da basketbol oynamaya basladigi gibi seyleri ogrendim. Ama neden?
Peki bu ne isime yaradi? Bu insanlar neden blog yaziyor? Ben niye yaziyorum? Ben ilk basladigimda bunun evinden uzaklara giden ben icin bir tur psikolojik terapi olmasini ve ayrica gecmisimi belgelemek ("hope you're keeping some kind of record" - Leonard Cohen - Famous Blue Raincoat) ve gerektiginde o zamanlar yasadigim duygusal degisiklikleri hatirlayabilmek icin kullanacagim bir arac olmasini planlamistim (yil 2005). Arac gayet verimli bir sekilde calisiyor. Cunku 2005 teki yazimi okuyabiliyorum ve herseyi hatirliyorum.
Ama butun dunyanin ayni sekilde hergun milyonlarca entry girmesini dusundukce, ve internette dolasan milyonlarca terrabayt kisisel hayat bilgisini hayal ettikce icimden bir ses birseylerin ters gittigini soyluyor. Bunun yaninda sanal oyunlarin ve atmosferlerin gun gectikce daha onemli yerlere geldiklerini goruyorum. Facebook, Lavalife, World of Warcraft gibi seyler var. Insanlar gun gectikce hayatlarinin daha buyuk bir kismini bu tur seylere ve UGC lere adamaya basliyorlar.
Yuksek Lisans tezimi Bilgisayar Oyunlari Tasarimi uzerine yazdim. Tezimde oyunlarin ve sanal dunyalarin gittikce insanlari sizofreniye, bozuk bir kisilik ve psikolojiye ittigini hafifce citlattim. Ama tabii ki tam soyleyemedim (akademik seylerde dogru yazmak gerekiyor ve insanligin elinde su an bunlari soyleyebilecek derecede kanit yok.) Bir sure once bu dunyadan gocen Baudrillard gibi dusunuyordum - O'nun da elinde bir kanit yok sonucta, atip tutuyordu basindan beri, ama edebi olarak sanalliga iyi saydirdigini dusunuyorum (ozellikle simulakra ve simulasyonlar kitabinda).
Sonuc su ki elimizde sanal dunyalar yuzunden aklini kaybetmis ya da ciddi bir rahatsizlik yasamis cok az insan oldugundan sanal dunyaya karsi bir onlem alamiyoruz. Bunun yerine bu dunyalar ve hayat tarzi yavas yavas tum insanligi etkisi altina aliyor, farketmeden her gun daha cok icine giriyoruz. Bazilari uzun sure yadirgayip karsi cikiyor, tepki duyuyor, ama bir gun bakiyorsunuz Facebook'dan mesaj atiyor. Bazilari icine girdikten sonra tepki duyuyor, birakiyor ve bir daha yazmiyor (ki bu cok azinlikta) vs...
Eeee? Niye dedim simdi ben bunlari? Neyse. Bi arguman getirmem gerekiyodu. Ama UGC'lerin guzel tarafi bu, kendim denetledigim icin hicbir zorunlulugum ya da seviye kaygim yok. Arguman oldu mu acaba? belki de arada yapmisimdir. Amaaan olsa da kodum olmasa da....
Monday, July 16, 2007
RATATOUILLE
Sonunda gitmeyi basardim Ratatouille e.
Ya bu ne ya.
Bilgisayar animasyonu altin cagina yavas yavas girmeye basliyor sanirim. Klasik Disney'in alevlenip dunyayi kasip kavurdugu zamanlara...
Ortamda birsuru sacma sapan gercekten basarisiz produksiyon turemeye basladi. Bunlar 3D'nin kolay ve cabuk oldugunu, herkesin iyi yapabildigini sanip piyasaya atlayan orta olcekli studyolar. Cikan isler gayet basarisiz olsa da endustri devinim halinde. Ustelik cogu zaman iyi kazanc da sagliyorlar. Biz okuldayken "Hoodwinked" yeni cikmisti. Daha trailer'dan animasyon ve riglerin kalitesizligini farkeden biz, animated feature'larin seviyesinin dusmesinden hayal kirikligina ugramistik. Buna ragmen Hoodwinked butcesini birsuru kez katlayarak acayip bir ticari basariya donustu: birkez daha oykunun ve pazarlamanin ne kadar onemli olduklarini kanitladi...
Neyse Ratatouille...
Pixar filmleri Steven King'in "o" kitabindaki cocuklarin korkunc yere girerken gordukleri kapi gibi. Her cocuk hayatta en cok kendi korktugu seyin resmini goruyordu kapida. Ratatouille de de ayni sekilde herkes kendisinin deneyimleri ve kisiligiyle olusmus bir tur duygular serisini deneyimledi/tekrar yasadi. Bu film cok basariliydi cunku cok genel bir seyirci kitlesi icin tasarlanmasina ragmen kisisellesebiliyor, insan kendinden birseyler bulabiliyor, ve herkes baska bir yerinde ya da bir dizi yerinde baska bir dizi duygusal degisiklik yasayabiliyor. Gurme bir yemek gibiydi. Romantikti, epikti... Ben basindan beri diyordum zaten Pixar'in anlatim gucunu Brad Bird'e verin, Lasseter gibi gerzeklerle heba etmeyin (bknz: cars) diye. Lasseter biraz ticari bir adam. Araba oyuncaklari ve "merchandise" dedikleri havlu, tabak vs... satabilmek icin arabalarla klise otesi bir film yapti, ne oyku ne de oyku anlatimi bes para etmezdi. Ama sanat cok cok cok gucluydu her zamanki gibi (ki Lasseterin dokunamadigi tek alan kendisi). Lasseter oradaki animatorlere kritik verecek bir seviyede degil ki. Filme etkisi bir producer kadar olabilirdi ancak, nitekim oyle oldu, ama gorsel takim buna ragmen cok iyi kotardi filmi. Herseye ragmen izleniyor.
Brad Bird bu filme basladiginda ben baya bi umutsuzdum. Cunku Brad Bird de atmosfer olarak kendini tekrarliyordu. Iron Giant ve Incredibles cok farkli gorunseler de atmosferleri ayniydi, Brad Bird'un cocuklugundaki Amerika. Bunun yaninda duygulari olusturma ve anlatma konusunda hep digerlerinden cok daha ilerideydi bu adam (en azindan hollywood'dakilerden). Dusuk beklentilerle gittigim son Pixar filminden hayranliklar icinde ciktim. Brad bu sefer atmosferini de yenilemis, Paris'te gecmesinin yaninda duygulari da diger filmlerindeki kadar guclu vermis. E buna Pixar'in teknik, sanatsal ve anlatim ustunlugunu de eklersek... Bence olaganustu bir film cikmis ortaya.
Sanat kismina hicbisey soyleyemiyorum. Animasyon mukemmel, Brad Bird animasyon konusunda da gercekten otorite. Glen Keane, Milt Kahl gibi adamlar tarafindan yetistirilmis. Bi noktada durmus ve demis ki, "ben animasyonu kesfettim (yas 12-14), ama film yapmak icin hayati kesfetmem lazim, Disney de kalirsam hayati kesfedemicem, animator olarak kalicam ama hayal ettigim oykuleri anlatamicam" demis ve Disney'den cikip normal bir hayat yasamaya baslamis. Yillar sonra hayati kesfetmis olarak geri donunce, animasyon dehasiyla film yapma tutkusunu birlestirip su an bunlari yapiyor. Beraber calistigi animatorler ondan kritik almanin cok keyifli oldugunu soyluyorlar. Kendisinin de eglendigi anlasiliyor bu isi yaparken.
Neyse muzik+animasyon+resim+oyku+... birlesmis ve cok ustun bisey cikmis ortaya.
Bundan sonra hayattan bekledigim sey: Pixar anlatim gucunu Miyasaki'ye vermeleri, ve Miyasaki'nin yaraticiligiyla Pixar'dan bir film cikmasi. Heralde son nokta falan bu olurdu...
Ya bu ne ya.
Bilgisayar animasyonu altin cagina yavas yavas girmeye basliyor sanirim. Klasik Disney'in alevlenip dunyayi kasip kavurdugu zamanlara...
Ortamda birsuru sacma sapan gercekten basarisiz produksiyon turemeye basladi. Bunlar 3D'nin kolay ve cabuk oldugunu, herkesin iyi yapabildigini sanip piyasaya atlayan orta olcekli studyolar. Cikan isler gayet basarisiz olsa da endustri devinim halinde. Ustelik cogu zaman iyi kazanc da sagliyorlar. Biz okuldayken "Hoodwinked" yeni cikmisti. Daha trailer'dan animasyon ve riglerin kalitesizligini farkeden biz, animated feature'larin seviyesinin dusmesinden hayal kirikligina ugramistik. Buna ragmen Hoodwinked butcesini birsuru kez katlayarak acayip bir ticari basariya donustu: birkez daha oykunun ve pazarlamanin ne kadar onemli olduklarini kanitladi...
Neyse Ratatouille...
Pixar filmleri Steven King'in "o" kitabindaki cocuklarin korkunc yere girerken gordukleri kapi gibi. Her cocuk hayatta en cok kendi korktugu seyin resmini goruyordu kapida. Ratatouille de de ayni sekilde herkes kendisinin deneyimleri ve kisiligiyle olusmus bir tur duygular serisini deneyimledi/tekrar yasadi. Bu film cok basariliydi cunku cok genel bir seyirci kitlesi icin tasarlanmasina ragmen kisisellesebiliyor, insan kendinden birseyler bulabiliyor, ve herkes baska bir yerinde ya da bir dizi yerinde baska bir dizi duygusal degisiklik yasayabiliyor. Gurme bir yemek gibiydi. Romantikti, epikti... Ben basindan beri diyordum zaten Pixar'in anlatim gucunu Brad Bird'e verin, Lasseter gibi gerzeklerle heba etmeyin (bknz: cars) diye. Lasseter biraz ticari bir adam. Araba oyuncaklari ve "merchandise" dedikleri havlu, tabak vs... satabilmek icin arabalarla klise otesi bir film yapti, ne oyku ne de oyku anlatimi bes para etmezdi. Ama sanat cok cok cok gucluydu her zamanki gibi (ki Lasseterin dokunamadigi tek alan kendisi). Lasseter oradaki animatorlere kritik verecek bir seviyede degil ki. Filme etkisi bir producer kadar olabilirdi ancak, nitekim oyle oldu, ama gorsel takim buna ragmen cok iyi kotardi filmi. Herseye ragmen izleniyor.
Brad Bird bu filme basladiginda ben baya bi umutsuzdum. Cunku Brad Bird de atmosfer olarak kendini tekrarliyordu. Iron Giant ve Incredibles cok farkli gorunseler de atmosferleri ayniydi, Brad Bird'un cocuklugundaki Amerika. Bunun yaninda duygulari olusturma ve anlatma konusunda hep digerlerinden cok daha ilerideydi bu adam (en azindan hollywood'dakilerden). Dusuk beklentilerle gittigim son Pixar filminden hayranliklar icinde ciktim. Brad bu sefer atmosferini de yenilemis, Paris'te gecmesinin yaninda duygulari da diger filmlerindeki kadar guclu vermis. E buna Pixar'in teknik, sanatsal ve anlatim ustunlugunu de eklersek... Bence olaganustu bir film cikmis ortaya.
Sanat kismina hicbisey soyleyemiyorum. Animasyon mukemmel, Brad Bird animasyon konusunda da gercekten otorite. Glen Keane, Milt Kahl gibi adamlar tarafindan yetistirilmis. Bi noktada durmus ve demis ki, "ben animasyonu kesfettim (yas 12-14), ama film yapmak icin hayati kesfetmem lazim, Disney de kalirsam hayati kesfedemicem, animator olarak kalicam ama hayal ettigim oykuleri anlatamicam" demis ve Disney'den cikip normal bir hayat yasamaya baslamis. Yillar sonra hayati kesfetmis olarak geri donunce, animasyon dehasiyla film yapma tutkusunu birlestirip su an bunlari yapiyor. Beraber calistigi animatorler ondan kritik almanin cok keyifli oldugunu soyluyorlar. Kendisinin de eglendigi anlasiliyor bu isi yaparken.
Neyse muzik+animasyon+resim+oyku+... birlesmis ve cok ustun bisey cikmis ortaya.
Bundan sonra hayattan bekledigim sey: Pixar anlatim gucunu Miyasaki'ye vermeleri, ve Miyasaki'nin yaraticiligiyla Pixar'dan bir film cikmasi. Heralde son nokta falan bu olurdu...
Thursday, July 12, 2007
Dusundum de
Muzik dinliyordum. Sonra neden bu sarkiyi sevdigimi dusundum. Anladim ki hayattaki sarkilarin cogunda belli bir yerin gelmesi icin bekliyorum ben. Ornegin sarki 5 dakikaysa bunun ortalama 4 dakikasi benim icin beklemek ve tahammul etmek. Bu ornekte yaklasik 2. dakikaya kadar bekliyorum. Sonra gercekten cok estetik bir ritm figurun ustune yeme de yaninda yat turunden bir solo geliyor. Ama bu sirada muzik gercekten ustunlesiyor, altin haline geliyor. Bir dakika sonunda hersey tekrar eski haline donuyor. Bazi zamanlar sarkinin altin kismina ulasmak icin gercekten iskence cektigime inaniyorum. Bazen Satriani tum bunlari bilerek yapiyormus gibi geliyor. Sanki o guzel kismi sunmak icin bize odettigi bedel ya da oraya ulasmamiz icin katetmemiz gereken yol sarkinin geri kalani. Belki de sarki geri kalani olmadan o kadar guzel olmayacak (Satriani'nin boyle dusundugune eminim.) Sabirli davranip o guzel kismi haketmemiz gerekli. Dinledigim cogu muzik icin gecerli bu, bazi sarkilarda bir gitar oyununa asik olup onu milyonlarca kez dinleyebiliyorum. Ornekleri arttirmak mumkun:
Eminem : Sing for the moment - "See this kids..." diye baslayan son sozler.
Malmsteen : Crying - 2. dakikada baslayan uzun solo, fade out olmaya baslamadan 4 olcu onceye kadar
Lizst : nr:9 Macar Rapsodisi - Tam ortada baslayan cok bilinen tema ve sonraki suslemeler
Chopin : Ballade nr:6 - En sondaki sapik bitiris.
Bu sarkilarin kaymak kisimlarina ulasmak icin geri kalanlarina tahammul etmemiz gerekiyor. Ve hatta hayatin geri kalanina da uyarlayabiliriz bunu:
- Cocukken iskenderciye gidildiginde once iskence olarak pideleri yemek, donerleri sona birakarak tadini cikarmak., (ve de kardesi kiskandirmak icin de yapilir, cunku o bitirmis olur coktan, ama gerizekaliliktan onun doymus oldugu aklimiza gelmez vs...)(aslinda sonralari pideleri donerlerden daha cok sevdigimi de anladim...)
- Fener Parktan dunyanin en temiz ve guzel denizine girmek icin kayaliklari inmek, yorucu inisten terleyip serin/ilik sulara atlamak. Ayni sekilde acikmis ve yorulmus bi sekilde annenin yaptigi dolmalari yemek icin kayalari tirmanmak, butun o yolu sicakta yurumek.
- Commodore 64 te herhangi bir oyunu oynamaya calisirken 45 dakka mavi ekrana bakip heyecanla oyunun "cikma"sini beklemek, oyunun bazen "cikmamasi". Ama bazen oyun "ciktiginda" bekledigimiz 45 dakkayi hic hatirlamamak, altin anlar...
Herneyse anafikir: kayalari inip cikmadan dolma o kadar lezzetli olmuyor, sarkilarin geri kalanlarini dinlemeden sevdigimiz yerleri cok anlamli olmuyor... Hayattaki iskencelere gulumseyerek atlamamiz lazim...
(Ben hala sarkilarin bazi yerlerini ileri sariyorum yanliz. Bu durumda anafikir yanlistir. Ozur diliyorum.)
Eminem : Sing for the moment - "See this kids..." diye baslayan son sozler.
Malmsteen : Crying - 2. dakikada baslayan uzun solo, fade out olmaya baslamadan 4 olcu onceye kadar
Lizst : nr:9 Macar Rapsodisi - Tam ortada baslayan cok bilinen tema ve sonraki suslemeler
Chopin : Ballade nr:6 - En sondaki sapik bitiris.
Bu sarkilarin kaymak kisimlarina ulasmak icin geri kalanlarina tahammul etmemiz gerekiyor. Ve hatta hayatin geri kalanina da uyarlayabiliriz bunu:
- Cocukken iskenderciye gidildiginde once iskence olarak pideleri yemek, donerleri sona birakarak tadini cikarmak., (ve de kardesi kiskandirmak icin de yapilir, cunku o bitirmis olur coktan, ama gerizekaliliktan onun doymus oldugu aklimiza gelmez vs...)(aslinda sonralari pideleri donerlerden daha cok sevdigimi de anladim...)
- Fener Parktan dunyanin en temiz ve guzel denizine girmek icin kayaliklari inmek, yorucu inisten terleyip serin/ilik sulara atlamak. Ayni sekilde acikmis ve yorulmus bi sekilde annenin yaptigi dolmalari yemek icin kayalari tirmanmak, butun o yolu sicakta yurumek.
- Commodore 64 te herhangi bir oyunu oynamaya calisirken 45 dakka mavi ekrana bakip heyecanla oyunun "cikma"sini beklemek, oyunun bazen "cikmamasi". Ama bazen oyun "ciktiginda" bekledigimiz 45 dakkayi hic hatirlamamak, altin anlar...
Herneyse anafikir: kayalari inip cikmadan dolma o kadar lezzetli olmuyor, sarkilarin geri kalanlarini dinlemeden sevdigimiz yerleri cok anlamli olmuyor... Hayattaki iskencelere gulumseyerek atlamamiz lazim...
(Ben hala sarkilarin bazi yerlerini ileri sariyorum yanliz. Bu durumda anafikir yanlistir. Ozur diliyorum.)
Monday, July 09, 2007
Metalciler arasinda bir aksam
Uzun suren metro yolculugunun sonunda havadaki nemden duvari yararak sokaklarda yurudum. Kucuk bir tepeyi astiktan sonra disaridan bir kulube gibi gorunen studyo 199'u buldum. Kulubenin onunde gergin gergin sigara icen vokaliste elimi uzattim, kendimizi tanittik. Diger elemanlari beklerken bana ilandan buldugu insanlarin hic guvenilir olmadigindan, bir gelip bir gelmeyerek onu hayal kirikligina ugrattiklarini anlatti. Birkac hafta once internetten buldugum bu grup gecmiste birkac kayit yaptiktan sonra biraz ara veren ve sonra tekrar biraraya gelmeye calisan, hafif protest, old school bir rock grubu.
"Sozlerimizi cok saldirgan buluyor musun?" diye sordu. Sozleri okumus olmama sevinerek kibarca "evet" dedim. Saldirgandan cok gereksiz buluyordum aslinda, saldirganliginin alti bostu, ama tabi bunu ona soylemedim. Eski davulcularinin 8 ay beraber caldiktan sonra ilk defa sozleri okudugunu ve bir anda muhafazakar birisi oldugunu hatirlayarak gruptan ayrildigini anlatti. Caldigi seyin icerigiyle benim kadar ilgisiz birisi daha oldugunu ogrenmek beni biraz rahatlatsa da uzun vadede buna tahammul edemeyecegime karar verdim.
Bascinin gelmesiyle kulubeye girdik. Kapidan girerken bu tur yerlerin dunyanin her yerinde ayni sekilde koktugunu farkettim. Rutubet, muzik aletleri, calanlarin ter kokulari, biraz sigara, belki izolasyon materyalleri, saga sola dokulmus bira kalintilari, ahsap yerler... Studyo kokusunun kimyasal bilesenleriyle bulanan zihnim cirtlak amfilerin igrenc tonuyla uyandi. Bir yerlerde amator olarak calan ya da muzikle ugrasan cogu insanin sesin kendi dogasiyla ne kadar az iliskisi var. Imkansizliktan muhtemelen. Guzel tinilar elde etmek icin essek gibi paralar harcamak gerekiyor. Cogu zaman cok acayip ekipmanlar zengin cocuklarin elinde, bir koseye atilip unutuluyorlar, buralarda gittigim birkac evde acayip pahalli gitarlar bir askilikta asili duruyor, temizlikciler tarafindan ozenle parlatilmis ama kapagi belki aylarca acilmamis piyanolar uzun uzun bekliyorlardi.
Caldik sarkilari. Eski gunlerdeki gibiydi. Cikista adam hayallerinden ve birgun bir rock star olmak istediginden bahsetti. Bunu basarmak icin herseyini verebilirmis. Gunduzleri 9 dan 5 e bir iste calisiyormus, ama hayatinin asil amaci 5 sarkilik bir demo kaydedip muzik endustrisine girmekmis. Counting Crows diye bir grubun Mr.Jones diye bir sarkisi vardi - unlu olmak isteyen ve bunu hayatinin amaci haline getirmis yeteneksiz ya da guzel gorunmeyen insanlardan bahseden. Buyuk hayalleri olan kucuk insanlardan.
Rutubet duvarini yararak evime dogru giderken satin aldigimiz dijital saatlerin her zamanki gibi yanip sondugunu, televizyonda her zamanki gibi gereksiz reality-showlar oldugunu, kedilerin herseyden bagimsiz bir sekilde miyavladiklarini ve dunyada benim gibi birsuru kucucuk insanin yine benim gibi gayet sacma sapan seylere inanarak hayatlarini buna harcadiklarini dusundum ve kendimi evimde hissettim.
"Sozlerimizi cok saldirgan buluyor musun?" diye sordu. Sozleri okumus olmama sevinerek kibarca "evet" dedim. Saldirgandan cok gereksiz buluyordum aslinda, saldirganliginin alti bostu, ama tabi bunu ona soylemedim. Eski davulcularinin 8 ay beraber caldiktan sonra ilk defa sozleri okudugunu ve bir anda muhafazakar birisi oldugunu hatirlayarak gruptan ayrildigini anlatti. Caldigi seyin icerigiyle benim kadar ilgisiz birisi daha oldugunu ogrenmek beni biraz rahatlatsa da uzun vadede buna tahammul edemeyecegime karar verdim.
Bascinin gelmesiyle kulubeye girdik. Kapidan girerken bu tur yerlerin dunyanin her yerinde ayni sekilde koktugunu farkettim. Rutubet, muzik aletleri, calanlarin ter kokulari, biraz sigara, belki izolasyon materyalleri, saga sola dokulmus bira kalintilari, ahsap yerler... Studyo kokusunun kimyasal bilesenleriyle bulanan zihnim cirtlak amfilerin igrenc tonuyla uyandi. Bir yerlerde amator olarak calan ya da muzikle ugrasan cogu insanin sesin kendi dogasiyla ne kadar az iliskisi var. Imkansizliktan muhtemelen. Guzel tinilar elde etmek icin essek gibi paralar harcamak gerekiyor. Cogu zaman cok acayip ekipmanlar zengin cocuklarin elinde, bir koseye atilip unutuluyorlar, buralarda gittigim birkac evde acayip pahalli gitarlar bir askilikta asili duruyor, temizlikciler tarafindan ozenle parlatilmis ama kapagi belki aylarca acilmamis piyanolar uzun uzun bekliyorlardi.
Caldik sarkilari. Eski gunlerdeki gibiydi. Cikista adam hayallerinden ve birgun bir rock star olmak istediginden bahsetti. Bunu basarmak icin herseyini verebilirmis. Gunduzleri 9 dan 5 e bir iste calisiyormus, ama hayatinin asil amaci 5 sarkilik bir demo kaydedip muzik endustrisine girmekmis. Counting Crows diye bir grubun Mr.Jones diye bir sarkisi vardi - unlu olmak isteyen ve bunu hayatinin amaci haline getirmis yeteneksiz ya da guzel gorunmeyen insanlardan bahseden. Buyuk hayalleri olan kucuk insanlardan.
Rutubet duvarini yararak evime dogru giderken satin aldigimiz dijital saatlerin her zamanki gibi yanip sondugunu, televizyonda her zamanki gibi gereksiz reality-showlar oldugunu, kedilerin herseyden bagimsiz bir sekilde miyavladiklarini ve dunyada benim gibi birsuru kucucuk insanin yine benim gibi gayet sacma sapan seylere inanarak hayatlarini buna harcadiklarini dusundum ve kendimi evimde hissettim.
Thursday, July 05, 2007
Herseyin fazlasi zarar
Normalde birseye 55 para vermeden once baya dusunup tasinirim, buna deger mi diye. Ama konu Dave Weckl, John Patitucci, Mike Stern ve de adini daha once duymadigim David Oliver'in biraraya gelip caz yapmalari olunca dusunmedim. Son 8 koltuktan birini kapattiktan sonra disardaki diger atraksiyonlara katildik. Louis Armstrong sesi cikarabilen ve de trompet calabilen kadin, tum ahaliye allahin country sarkisini soyletmeye calisip sican kovboy sapkali adam, cocuklara afrika muzigi soyleten Afrikali adam ve de palyanco tadinda insanlar bunlardan bazilari.
Sonra sasilasi bir sekilde bir lubnan restorani bulup sis kebap ve baklava yiyen ben (ki ertesi gun de oradan ayrilmadan bir kez daha gomecektim.), Dave Weckl'i izlemeden once sokakta uzerinde Jazz Bar yazan semsiyeli buzdolabindan bir bira cakmayi basaracaktim. Gercektende sokaklarda kurulu onca sahne ve bunlarin uzerlerinde calan gayet profesyonel ve yetenekli cazci'larla Place des Arts mahallesi, kocaman bir acik Jazz Bar haline gelmisti.
Dave Weckl, Patitucci ve Mike Stern cok fazla caldilar. iki bucuk saat surdu neredeyse ve toplamda 5 sarki falan caldilar. Hersey emprovizeydi, ve bir kez falan prova yapma imkani bulmuslar o gun. Calmaya baslayinca 20 dakka falan sonra duruyorlardi.
Dave Weckl, Patitucci ve Mike Stern cok fazla caldilar. Normal bir davulcu dakikada 250 nota vuruyorsa, Dave Weckl sanirim 1000'i zorluyordu. Ritmleri, solo gibiydi. Cok hizli ve cok yumusak caldi. Cok karmasik ve alti ustu sagi solu dopdoluydu. Sololari daha da doluydu. Dolduk tastik.
Dave Weckl, Patitucci ve Mike Stern cok fazla caldilar. Patitucci'nin Weckl'dan assagi kalir yani yok. 8 telli basi, kontrbasi, hepsini essek gibi caldi. Her ikisinin de cok estetik ve cok teknik caldiklari zamanlar oldu.
ve Dave Weckl, Patitucci ve Mike Stern cok fazla caldilar. oradan ciktigimda artik 2 ay falan muzik dinlemek istemiyordum. Cok yorulduk, tum seyirciler. Tekno falan istedi bunyem.
Thursday, June 21, 2007
Maalesef
Anime ile ilgili.
Anime Mangadan geldigi icin, Manga bu adamlarin geleneksel sanati oldugu icin (12. yuzyilda ilk oyku ornekleri gorulse de caponlar karikatur cizmeye taa milattan once baslamislar, ornegin pirinc yetistirirken ciftcilerin aldiklari notlar bugunku mangalarin temeliymis...), cizim ve oyku anlatmada cok iyiler. Bir de Walt Disney bunlarin filme donusebilecegi tiyosunu verince leziz seyler olmaya baslamis tabii ki. Fekaaat cizim ve anlatim assa da bunlarin geleneksel sanati muzigi kapsamiyor. Bu nedenle japonlarin (kendi muzikleri disinda) anime urunlerini disariya sunduklari muzikler iggggggrancccc.
Baslarda korkunc Japon-Pop ruzgari kasip kavuruyordu ortami. Genellikle insanlar da sarkiyi soyleyebilsin diye (ne gerek var anlamasam da) karaoke seklinde Japonca harfleri tariyorlardi. Bir sure sonra Amerika pazarina acilirken bunlar, bildigin Amerikan 2. sinif sarkicilarini kiralamaya basladilar. Ama sectikleri sarkilar ve sarkicilar hala igrencti. Son zamanlarda izlediklerimde (Afro Samurai, Death Note) acayip bir metale kacis, inanilmaz distortion ve throat vokal var. Neredeyse In Flames calcaklar. Buna ragmen gereksiz karaoke zihniyeti devam etmekte bi sekilde (Throat vokalden sozleri anlayamayacagimizi hissetmis olabilirler, ki anlamaya imkan yok (yoksa Japonlar death metal de mi yapmaya basladi.. cunku In Flames anlasiliyor normalde)). Sonra da birsekilde throat vokalli death metal sarkisinin sozlerinin yarisini japonca yarisini ingilizce yapip, hepsinin karaokesini de ekrandan gecirince iyice cumbus oldu. Metal ve trash son 5 yil icinde vefat ettigi icin death metali kullanma konusunda da Japonlar baya bi gec kalmis durumdalar. Buna ragmen... gelisme var...
Matt Stone-Trey Parker Southparkin bir bolumunde (801 - Good times with weapons) inanilmaz gozlem yetenekleriyle yaptiklari
hayau hayau kikasuuu
watasiyami protect my balls
let's go let's go let's fighting
let's fighting loooove....
sarkisina hala guluyorum. Ozellikle ingilizceye adaptasyon sorunlari yasayan Japonlarin gramerdeki yaraticiliklariyla gayet vurdulu kirdili dizilerin icine sokmaya calistiklari gereksiz romantizmin harmanini "let's fighting love" dizesiyle gayet iyi dile getiriyorlar.
Paprika'da ilk defa muzik cok goze batmadi. Hatta biraz daha ugrassalar sevicektim. Hafif tekno/diskoya kaciyor, ama kesinlikle bir karakteri var ilk defa. Neyse meraklisina sabir diliyorum...
Anime Mangadan geldigi icin, Manga bu adamlarin geleneksel sanati oldugu icin (12. yuzyilda ilk oyku ornekleri gorulse de caponlar karikatur cizmeye taa milattan once baslamislar, ornegin pirinc yetistirirken ciftcilerin aldiklari notlar bugunku mangalarin temeliymis...), cizim ve oyku anlatmada cok iyiler. Bir de Walt Disney bunlarin filme donusebilecegi tiyosunu verince leziz seyler olmaya baslamis tabii ki. Fekaaat cizim ve anlatim assa da bunlarin geleneksel sanati muzigi kapsamiyor. Bu nedenle japonlarin (kendi muzikleri disinda) anime urunlerini disariya sunduklari muzikler iggggggrancccc.
Baslarda korkunc Japon-Pop ruzgari kasip kavuruyordu ortami. Genellikle insanlar da sarkiyi soyleyebilsin diye (ne gerek var anlamasam da) karaoke seklinde Japonca harfleri tariyorlardi. Bir sure sonra Amerika pazarina acilirken bunlar, bildigin Amerikan 2. sinif sarkicilarini kiralamaya basladilar. Ama sectikleri sarkilar ve sarkicilar hala igrencti. Son zamanlarda izlediklerimde (Afro Samurai, Death Note) acayip bir metale kacis, inanilmaz distortion ve throat vokal var. Neredeyse In Flames calcaklar. Buna ragmen gereksiz karaoke zihniyeti devam etmekte bi sekilde (Throat vokalden sozleri anlayamayacagimizi hissetmis olabilirler, ki anlamaya imkan yok (yoksa Japonlar death metal de mi yapmaya basladi.. cunku In Flames anlasiliyor normalde)). Sonra da birsekilde throat vokalli death metal sarkisinin sozlerinin yarisini japonca yarisini ingilizce yapip, hepsinin karaokesini de ekrandan gecirince iyice cumbus oldu. Metal ve trash son 5 yil icinde vefat ettigi icin death metali kullanma konusunda da Japonlar baya bi gec kalmis durumdalar. Buna ragmen... gelisme var...
Matt Stone-Trey Parker Southparkin bir bolumunde (801 - Good times with weapons) inanilmaz gozlem yetenekleriyle yaptiklari
hayau hayau kikasuuu
watasiyami protect my balls
let's go let's go let's fighting
let's fighting loooove....
sarkisina hala guluyorum. Ozellikle ingilizceye adaptasyon sorunlari yasayan Japonlarin gramerdeki yaraticiliklariyla gayet vurdulu kirdili dizilerin icine sokmaya calistiklari gereksiz romantizmin harmanini "let's fighting love" dizesiyle gayet iyi dile getiriyorlar.
Paprika'da ilk defa muzik cok goze batmadi. Hatta biraz daha ugrassalar sevicektim. Hafif tekno/diskoya kaciyor, ama kesinlikle bir karakteri var ilk defa. Neyse meraklisina sabir diliyorum...
Tuesday, June 19, 2007
Paprika
Biras stres, biraz endise, heyecan ve daha cok heyecan sirasinda butun parami yeni bir hesaba yatiraraktan (ve ondan geri cekemeyerekten) parasiz kaldim haftasonuna kadar. Ama bu beni durduramadi, borc alaraktan sinemaya Paprikayi izlemeye gittim. Dheer sagolsun.
Blockbuster ve holivuda olan nefretimi animeye sevgi seklinde geri puskurten ben bu eylemi yaptim. Gercekten animasyon adina en yaratici seyler animeden geliyor. Sinemalarda da ayni sekilde destekcisiyim caponlarin anlatim gucunun.
Paprika "PG" degil. Anlamak icin buyuk olmak lazim. Izledim, anladim, sevdim, bayildim ve buyuk harflerle yaziyorum.
ANIMASYON SANATININ POTANSIYELINI EN IYI SEKILDE KULLANAN VE ANLATMAK ISTEDIGI SEYI EN BASARILI SEKILDE ANLATAN ANIMASYON TARZI BU ANIME. AMA SADECE BUNUNLA BITMIYOR. BU ADAMLAR ANLATACAK BU KADAR YARATICI VE ZEKI OYKULERI NASIL BULUYORLAR. SIFIRDAN OLUSTURDUKLARI EVRENIN ICINE ONU GOMDUKTEN SONRA INSAN ZEKASINI NASIL GIDIKLAYABILIYORLAR. SAYGIYLA EGILIYORUM...
Blockbuster ve holivuda olan nefretimi animeye sevgi seklinde geri puskurten ben bu eylemi yaptim. Gercekten animasyon adina en yaratici seyler animeden geliyor. Sinemalarda da ayni sekilde destekcisiyim caponlarin anlatim gucunun.
Paprika "PG" degil. Anlamak icin buyuk olmak lazim. Izledim, anladim, sevdim, bayildim ve buyuk harflerle yaziyorum.
ANIMASYON SANATININ POTANSIYELINI EN IYI SEKILDE KULLANAN VE ANLATMAK ISTEDIGI SEYI EN BASARILI SEKILDE ANLATAN ANIMASYON TARZI BU ANIME. AMA SADECE BUNUNLA BITMIYOR. BU ADAMLAR ANLATACAK BU KADAR YARATICI VE ZEKI OYKULERI NASIL BULUYORLAR. SIFIRDAN OLUSTURDUKLARI EVRENIN ICINE ONU GOMDUKTEN SONRA INSAN ZEKASINI NASIL GIDIKLAYABILIYORLAR. SAYGIYLA EGILIYORUM...
Subscribe to:
Posts (Atom)