Wednesday, October 10, 2007

Iyyyyyy

akrep ve yengec.

bu ikisinden ayri korkuyorum. kucuklugumden kalma birsey olsa gerek. denize gitmeyi cok severdim ben kucukken. sanirim bir gun kayalarin oralarda yengec gordum. kiskaclari ve dikenli bacaklariyla cok tirstirici birsey oldugunu anlamis olmaliyim. kucuklugumun ilk kabuslarinda denizde yuzerken dalgayla beraber karaya vurduktan sonra su beni kendine dogru cekiyordu, karaya yurumeye calisiyordum, ama denizin cekilmesine karsi koyamiyordum, deniz beni kendine cekiyordu ve denizde de yengec vardi, beni yiycekti...

ayni ruyayi hayatimin degisik devrelerinde hep gordum.

ama asil kalici hasar ilkokul caglarina yaklasirken evimize yakin bir dere kenarinda yaptigim deneyden sonra oldu. buldugum bakir tas ve cakiyla bir yengec ve bir de kurbaga yakaladim. Bunlarin ikisini tasin icerisine koydum bakalim napiyorlar diye. Bir de yengecin nasil saldirdigini merak ediyordum. Sonra yengec bu kurbagayi bir anda kirpiverdi. Kurbaga oldu. Ben bunu gorup ayaga kalktim. Ayaga kalktigim ani cok iyi hatirliyorum. Kendimi cok pis ve sikintili hissettim. icimde cok fena birseyler vardi. ellerimi kana bulamistim.

Hayvanlari zarara ugrarken ya da can cekisirken gorunce hep o gunku hissi bir daha yasiyorum.

Canavar animasyonu yapmak icin sik sik referanslara bakmamiz gerekiyor. Icimi kiyan ve parcalayan seyleri meslek icabi izlemem, hatta oradaki hareketleri analiz etmem gerekiyor ki canavarlara hayat verebileyim. Canavar akrep oynatmam gerektiginde once heyecanlanmistim. Ama sonra referanslari izlemek gercek bir iskenceye donustu. Cunku youtube denen seyde hicbir denetim ya da seviye olmadigindan buldugum referanslar cok ic parcalayiciydi. Benim ilkokul donemimde yasadigim turden ic sikintisini hayatlari boyunca yasamayacak karakterdeki insanlar akreplerle bilumum hayvancagizi dovusturerek, bunlarin filmini yaparak ve hatta "round 1" gibisinden igrenc esprilerle susleyerek youtube'u isgal etmisler. Can cekisen orumcekler, tavsanlar vs... kan govdeyi goturuyor. Dogal hayatta bu hayvancagizlar akrepten kurtulabilecekken, kafes icine akreple beraber kapatilinca gercekten caresiz kaliyorlar. Hayvanlarin caresizligini izledikce bana daral geliyor. Insanlar bundan nasil zevk alabiliyor anlamiyorum.

Dogal hayatta da vahset var. Ama o bana batmiyor mesela. Aslanlar bissuru geyikten birini avliyorlar. Bazen okuzlerden dayak yiyorlar ama bunlarin hepsi dogal. kacan geyik kaciyor. Ama simdi bir insani arslanla ayni kafese kapatsak ne kadar kacabilir.

Insanlar oluyor, onu da biliyorum. Caresizlik dizboyu, birsuru sorun var...

Naapcaz ki?

(Youtube de denetim istiyorum)

Tuesday, September 25, 2007

Hayat

Bugun birisiyle konusurken farkettim:

20 kasim 2006 da calismaya basladim, arada is degistirdim ve ara vermedim yani bir cuma isten ciktim pazartesi obur ise basladim (bu arada kita degistirdim) ve buradaki kontratim da tesadufen 21 kasim 2007 de bitiyor. Yer yer yogun oldu bu isler yer yer yavasladi ama sonucta ben tam bir yildir hic durmadan calismis olucam bu kasimda (su aralar da izin alabilicek gibi gorunmuyorum). Sadece bir kere izin almistim bir gunlugune, onun disinda ve de genel tatiller disinda hep ise gitmis olucam.

Anafikir : Tatile ihtiyacim var... Yeter ulan!!!

Tuesday, September 11, 2007

World Press Photo '07

Thames kenarindaki luks konser salonlarinin birinin altindaki galeride World Press Photo '07 nun sectikleri sergileniyordu. Belesci insanlar olarak bu sergiyi gormek ve nehir kenari keyfi yapmak uzere adini hatirlamadigim bu sanat merkezine gittik.

World Press Photo guzel birsey aslinda. Dunyada olup biten, hic haberimiz olmayan katliyamlarin, cinayetlerin, hirsizliklarin fotograflarini alip (ki bunlarin cogu Afrika, Orta-dogu ve Latin Amerikadan oluyor), bunlarin estetik olanlarini secerekten sergiliyen bir Non-Profit organizasyon. Unlu gazeteciler, fotografcilar var secilenler arasinda. Ama fikrimce gorsellikle icerigi cok guzel dengelemisler. Bazi fotograflar cok estetik olmasalar da icerikleri cok guclu oldugu icin seciliyorlar. Ama hepsi guzel, bazilari cok guzel.

Evimize donerken bu fotograflarin oradaki etkilerini dusunduk. 10 dakika icinde belki dunyanin en elit tiyatrolarindan birine girmeyi beklerken, elindeki sarap kadehiyle sergiye yaklasan kokona kadinlarin, Filistinde muhbir oldugunu dusunen adamlar tarafindan Kalasnikovlarla taranan cocugun fotografindan ne kadar etkilenebilecegini dusunduk. Pek bulamadik. Cunku biz de aynen oradan evimize gidip zeytinyagli biber dolmasi yaptik ve yedik. Guzel olmamisti. Pirincleri iyi pisiremedim. Yolda sanatin dunyaya faydali hale gelmesinin yollari olup olmadigini, kendi kendimize birseyler yapip yapamayacagimizi dusunduk. World Press Photo bizim gibi oturdugu yerden birseyler yapmisti. Ama yaptigi sey kokonalarin kacta kacinda elle tutulur bir adim atmasina sebep oluyordu. Ustelik biz bile eve gelip dolma yapmistik, hala harekete gecmemistik. Cuvaldiz bize kacmisti. Asil duyarsiz biziz.

Yine de icimde bir yerler birgun hayatta yapabildigim seyleri kullanarak bu insanlara yardim etmek istedigimi soyledi. Icinde bulundugum endustri genellikle dunyanin geri kalaninda yasanan zulumleri ortbas etmek ve insanlari kandirip eglendirmek uzerine kurulu. Kendi kendime "bir yolunu bul ve bir seyler yap" diyerek bu konuyu kapatsam da yapamadigim surece beynimin derinliklerinde karincalar cirit aticak.

(Etibanki satmayin :((()

Tuesday, August 28, 2007

Clementine

Fulis'ten gelen bir davetle "Clementine was the freakiest cartoon of my childhood" isimli gruba dahil oldum.

Ardindan yapimci ve yonetmen Bruno Huchez'le yapilan roportaji okudum.

Roportajdan sonra bu adamin savasini biraz daha kavradim. Peki sevdim mi? Bilemiyorum. 80 lerde, bizler buyurken, Cumartesi gunleri oglen yayinlanirdi. Bu saat, annelerin kahvaltiyi toplayip ev isleriyle ugrasmalari, babalarin gundelik islerini yapmalari ve cocuklarin haftasonunun uzunluguna guvenerek odevlerine baslamadigi icin tek kalan sey olan TV izleme isine zorunlu girdikleri bir nevi cocuklarin prime-time'idir. Dolayisiyla buyuk bir cogunlugumuz aslinda belki yasimiza ve karakter gelisimimize uygun olmayan 2 sezonluk bu diziye maruz kalmisizdir. Ustelik bu donemlerde aileler cocuklarin cizgi film sinirlari icinde ne izledigine cok fazla denetim uygulamiyordu, henuz yeterli toplum duyarliligi olusmamisti. Bence Bruno kismen bunun farkindaydi. Ve bu kucuk boslugu cok da ilkel ve basit bir icgudusunu tatmin etmek icin kullandi: Intikam.

Ama neden?

Nedeni Victor Hugo taa 1800 lu yillarda Notre Dame de Paris isimli kitabinda aciklamisti. Quasimodo, sagir, dilsiz ve sakat oldugu icin tum insanlardan nefret ediyordu. Yabaniydi. Bruno ise saglik sorunlari olan ve kucuklugunde de bu sorunlarin travmasiyla yasamis birisi. Clementine'i tekerlekli sandalyeye hapsetmesinin sebebi de bence budur. Kendi hissettigi yetersizlik ve eksiklik duygulari, doganin ona adaletsiz davranmasi, Bruno'da cok yogun bir duygusal degisiklik yani nefret yaratmisti.

Fikrimce dunyadaki tum ses getiren eserler belli bir toplu duygusal degisikligi yaratabiliyor, cogu zaman da bu duygusal degisikligi cok yogun yasayabilmis insanlar tarafindan yaratiliyorlar.

Bruno evrensel nefretini senaryo ve cizgi film olarak kusarken, maalesef yanlis insanlarla tanisti, anlasti, ve duygularini bir produksiyon haline getirebildi, ustelik buyuk bir etki gucune kavusan bu duygular, o cagin ve toplumun kucuk bosluklarini bularak biz cocuklarin gozlerine ulasti. Bruno basardi. Nefretini biz milyonlarca ilkokul cocugunun bilincaltlarina korku ve tedirginlik olarak gomdu.

Gecenin bu saatinde is yerinde kalip bu yaziyi yazmama sebep olan sey ise bu adamin Turk insanina ayri bi gommesi oldu. Nitekim Medyapim isimli sirket Clementine in yayin haklarini satin almis ve belki de bir animasyon filmine donusturmek uzere kollari sivamis. Kimbilir. Belki bizim jenerasyonun kalbinde unutulmus ve kozlenmis korkulara jet yakiti dokerekten alevlendirme firsatim olur birgun. (Ehehe ben de az serefsiz degilim).

Sunday, August 19, 2007

Adaptasyon

"Ne limuzini be? Kicimiza don alamiyoruz burda" dedim.

Ama coktan numarayi cevirmis, karsi tarafi dinlemeye baslamisti Adele. Patrick de onayladi: "Birak da gidisin muhtesem olsun bari". Adele telefonu eliyle susturup zaten ayni para oldugunu soyledi, ki bu da kafamda donen binbesyuz soru isaretine bir yenisini eklememek icin guzel bir sebep oldu. "Gidisim muhtesem olsun".

Gelisimi hatirladim ben. Adam kamyonetiyle beni kapiya birakmisti, cok gergindir araba kullanirken, kamyonetini cok sever, hatta ondan kizarkadasiymis gibi bahseder. Bir seferinde killik olsun diye, bir alisveris merkezi kenarinda "Park the bitch and let's go" demistim de, sonradan bizim klasik repliklerimizden biri haline gelen "That's it! You're walking home!!!"'u demisti. Evimizin onundeki bisiklet yolunu isgal etmenin verdigi sikintiyla, oflaya puflaya Jaideep'in "dunyanin en kotu yatagi" ni kapinin onune atmama yardim etti. Kivir ziviri da hizla bosalttiktan sonra vedalastik koca Cinli Adamla.

Aradan bir yil ve 3 ay gecti...

Ama simdi bunlari dusunecek zaman yoktu. Unutmamaya calistigim seyleri hatirlamaya calisarak koca cantami sirtima taktim. Gitari bir elime, ve sonradan havaalaninda icindeki seylerin yarisindan cogunu atacagim bavulumu obur elime aldim. Limo'ya dogru yurudum, taksici yardim etti, genis bagaja attik essalari.

Arkami dondum ve cocuklara baktim. Her seferinde bu son bakislarin beni daha da fazla etkiledigini hissettim. Ama o ani uzatmanin da iskence oldugunun farkindaydim. Hemen kosup herkese sarildim, optum. Arabaya bindim ve gozyasi kokan ortami hizla terkettik. Cunku ben bile odunsu yapimi kaybetmek uzereydim.

Bir bucuk yil... Sevdik, agladik, asik olduk, kizdik, kavga ettik, ictik, kustuk... Beraber hayatimizin en sevimli donemlerinden birini gecirdik bu insanlarla. Iyi ki burada tum yaptigim seyleri ic sesleri defterime ayrintilariyla yazmisim diye dusundum.

Guillaume' a gidecegimi soylerken hatirliyorum kendimi. Isimi birakip, evimi terkedip, pili pirti toplayip, sevdigim kizin yanina gidecegim diye anlatirken yuzume bakti ve : "This is a big mistake" dedi. Kendince sebepleri vardi tabii ki, bundan sonra beni Borat'in kuzeni olarak kullanamayacakti. Dogum gununde bir hayli icip, Madison denen yere gittigimizde sarhoslugun verdigi cesaretle tanismak istedigi kizlarin yanina gidip beni Borat'in kuzeni olarak tanitaraktan (Turkum falan diye heralde) muhabbete girmeye calismisti.

Sonucta ben isimi iki hafta icinde biraktim, evimi bir baska cocuga kiraladim, bilgisayari ve amfiyi sattim, butun belgeleri derledim topladim, vizelere basvurdum ve Kuzey Amerika kitasindan ayrildim. Bugune kadar bu blogda yazdigim tum seyler kadar cok sey yazabilirim su an zamanim olsa, insanlari anlatabilirim, huzuru, gittigimiz yerleri, balkonda icmeyi, verandada oturmayi, gunun keyfi, spor, salsa, Adele, Patrick, balkon, Jaideep, balkon ve veranda, Annie, veranda, balkon, bira, verandadan insanlara laf atmak ve yaz aksamlari serin hava ve balkonda yemek... Anlat anlat bitmez. Belki zamanla. Parca parca yaparim.

Sevdigim kizin yanina, Londra'ya tasinmayi basardim. Hersey 3 hafta icinde gerceklesti. Psikolojik ve fiziksel olarak adapte olmasi cok zor birsey gibi gorunse de hersey yolunda. Kavustuk.

Saturday, July 21, 2007

Madame Tutli Putli

Elimdeki birayla bir acele studyodaki kucuk sinema salonuna giriverdim. Gozlerimin karanliga alismasini beklemeden yere comelmis insanlarin arasina comeliverdim. Madam Tutli Putli coktan baslamisti. Yaklasik 30 kadar animator bir solukta izledik yaklasik 10 dakikalik filmi. Stop motion'a karsi oldum olasi zaafim vardir, tabi iyi yapildigi zaman. Yine de burada dikkatimi ceken sey animasyondan cok gozlerdi. Sonunda birileri benim gibi gozlerin canlandirilirken hep eksik kaldigini hissetmis ve bu konuda yeni birseyler denemeye baslamis. Ne olursa olsun, 3D, stop motion ya da cell, hep gozlerde bir eksiklik hissediyorum ben. Bir cift goz ve kasla assagi yukari herseyi anlatabiliriz aslinda, ama ne yaparsak yapalim, gercek bir cift gozun anlattigi kadar cok seyi karelere sigdiramayiz.

Yanimdaki Ken'i durttum, "bunlar gercek goz, kuklanin uzerine comp'da eklemisler" dedim. "Evet, galiba" dedi. Daha once bu filmle ilgili bir makale okumustum, Anecy'de baya ses getiren birkac filmden biri; bir digeri "The wolf and the boy" (o da stop motion, ve bu sefer de gozlerde bir atraksiyon var; animatorler parlakligi yakalamak icin calismadan once bir tur kimyasalla gozleri islatmislar vs...)


Sonra yonetmen ve "gozler" ortaya cikip kisaca nasil yaptiklarini anlattilar. Gozler cok tatli, kisacik sacli Fransiz bir kadin. Gercekten kocaman gozleri var. Yonetmense Montreal'den bir adam. Filmi dort senede bitirdiklerini soylerken gozlerim faltasi gibi acildi. Kanada animasyon camiasini bir suredir takip ediyorum. Ottawa animasyon festivali ve Toronto film festivali gayet buyuk olusumlar. Ottawa neredeyse 30 yildir var. Bu etkinlikleri ve kanadadaki yaratici tum filmleri NFB (National Film Board of Canada) destekliyor. Yani bagimsiz sanatcilara sadece hayal edebildikleri filmleri uretebilsinler diye bedava para veriyor. Ustelik paranin yaninda artistic freedom dedigimiz, biz 3. dunya ulkelerinde yasayan basit ve fakir insanlarin ancak hayalini kurabildigi birsey daha veriyorlar. Bu iki seyi alan adam ise 2 dakikalik filmi 4 yilda yapmayi basariyorlar. Muhtemelen bunlar yine en basarililari. Bu iste bi sacmalik var ama... Bilemiyorum...

Friday, July 20, 2007

Blog Dunyasi

iki yil once bir animasyon dergisinde UGC denen (User Generated Content) herkesin istedigi yerlere yazi yazip ya da resim cizip internette yayinlayabilmesi olayiyla yani kisa bloglarla ilgili bir makale okumustum. O zamanlar boyutlarini hayal edebiliyordum ama yasamaya basladikca cok ilginc yerlere gitti. Artik assagi yukari herkesin bir blogu var. Kalitelisinden kalitesizine, yazarindan, ev hanimina, teenage'inden, yaslisina herkesin ama herkesin blogu var. Bilgisayar verilerinin paylasilirliginin bu kadar artmasi, kolaylasmasi kafamda soru isaretleri olusturmaya basladi.

ornegin insanlarin bloglarindaki linklerden uc dort kez atlayarak suna ve suna ulastim. yazdiklari en son iki yaziyi okudum. bunlarin kardes oldugunu, birinin evlendigini, cocugu oldugunu, gecen gun 28 yasina bastigini, cocugun da basketbol oynamaya basladigi gibi seyleri ogrendim. Ama neden?

Peki bu ne isime yaradi? Bu insanlar neden blog yaziyor? Ben niye yaziyorum? Ben ilk basladigimda bunun evinden uzaklara giden ben icin bir tur psikolojik terapi olmasini ve ayrica gecmisimi belgelemek ("hope you're keeping some kind of record" - Leonard Cohen - Famous Blue Raincoat) ve gerektiginde o zamanlar yasadigim duygusal degisiklikleri hatirlayabilmek icin kullanacagim bir arac olmasini planlamistim (yil 2005). Arac gayet verimli bir sekilde calisiyor. Cunku 2005 teki yazimi okuyabiliyorum ve herseyi hatirliyorum.

Ama butun dunyanin ayni sekilde hergun milyonlarca entry girmesini dusundukce, ve internette dolasan milyonlarca terrabayt kisisel hayat bilgisini hayal ettikce icimden bir ses birseylerin ters gittigini soyluyor. Bunun yaninda sanal oyunlarin ve atmosferlerin gun gectikce daha onemli yerlere geldiklerini goruyorum. Facebook, Lavalife, World of Warcraft gibi seyler var. Insanlar gun gectikce hayatlarinin daha buyuk bir kismini bu tur seylere ve UGC lere adamaya basliyorlar.

Yuksek Lisans tezimi Bilgisayar Oyunlari Tasarimi uzerine yazdim. Tezimde oyunlarin ve sanal dunyalarin gittikce insanlari sizofreniye, bozuk bir kisilik ve psikolojiye ittigini hafifce citlattim. Ama tabii ki tam soyleyemedim (akademik seylerde dogru yazmak gerekiyor ve insanligin elinde su an bunlari soyleyebilecek derecede kanit yok.) Bir sure once bu dunyadan gocen Baudrillard gibi dusunuyordum - O'nun da elinde bir kanit yok sonucta, atip tutuyordu basindan beri, ama edebi olarak sanalliga iyi saydirdigini dusunuyorum (ozellikle simulakra ve simulasyonlar kitabinda).

Sonuc su ki elimizde sanal dunyalar yuzunden aklini kaybetmis ya da ciddi bir rahatsizlik yasamis cok az insan oldugundan sanal dunyaya karsi bir onlem alamiyoruz. Bunun yerine bu dunyalar ve hayat tarzi yavas yavas tum insanligi etkisi altina aliyor, farketmeden her gun daha cok icine giriyoruz. Bazilari uzun sure yadirgayip karsi cikiyor, tepki duyuyor, ama bir gun bakiyorsunuz Facebook'dan mesaj atiyor. Bazilari icine girdikten sonra tepki duyuyor, birakiyor ve bir daha yazmiyor (ki bu cok azinlikta) vs...

Eeee? Niye dedim simdi ben bunlari? Neyse. Bi arguman getirmem gerekiyodu. Ama UGC'lerin guzel tarafi bu, kendim denetledigim icin hicbir zorunlulugum ya da seviye kaygim yok. Arguman oldu mu acaba? belki de arada yapmisimdir. Amaaan olsa da kodum olmasa da....

Monday, July 16, 2007

RATATOUILLE

Sonunda gitmeyi basardim Ratatouille e.

Ya bu ne ya.

Bilgisayar animasyonu altin cagina yavas yavas girmeye basliyor sanirim. Klasik Disney'in alevlenip dunyayi kasip kavurdugu zamanlara...

Ortamda birsuru sacma sapan gercekten basarisiz produksiyon turemeye basladi. Bunlar 3D'nin kolay ve cabuk oldugunu, herkesin iyi yapabildigini sanip piyasaya atlayan orta olcekli studyolar. Cikan isler gayet basarisiz olsa da endustri devinim halinde. Ustelik cogu zaman iyi kazanc da sagliyorlar. Biz okuldayken "Hoodwinked" yeni cikmisti. Daha trailer'dan animasyon ve riglerin kalitesizligini farkeden biz, animated feature'larin seviyesinin dusmesinden hayal kirikligina ugramistik. Buna ragmen Hoodwinked butcesini birsuru kez katlayarak acayip bir ticari basariya donustu: birkez daha oykunun ve pazarlamanin ne kadar onemli olduklarini kanitladi...

Neyse Ratatouille...

Pixar filmleri Steven King'in "o" kitabindaki cocuklarin korkunc yere girerken gordukleri kapi gibi. Her cocuk hayatta en cok kendi korktugu seyin resmini goruyordu kapida. Ratatouille de de ayni sekilde herkes kendisinin deneyimleri ve kisiligiyle olusmus bir tur duygular serisini deneyimledi/tekrar yasadi. Bu film cok basariliydi cunku cok genel bir seyirci kitlesi icin tasarlanmasina ragmen kisisellesebiliyor, insan kendinden birseyler bulabiliyor, ve herkes baska bir yerinde ya da bir dizi yerinde baska bir dizi duygusal degisiklik yasayabiliyor. Gurme bir yemek gibiydi. Romantikti, epikti... Ben basindan beri diyordum zaten Pixar'in anlatim gucunu Brad Bird'e verin, Lasseter gibi gerzeklerle heba etmeyin (bknz: cars) diye. Lasseter biraz ticari bir adam. Araba oyuncaklari ve "merchandise" dedikleri havlu, tabak vs... satabilmek icin arabalarla klise otesi bir film yapti, ne oyku ne de oyku anlatimi bes para etmezdi. Ama sanat cok cok cok gucluydu her zamanki gibi (ki Lasseterin dokunamadigi tek alan kendisi). Lasseter oradaki animatorlere kritik verecek bir seviyede degil ki. Filme etkisi bir producer kadar olabilirdi ancak, nitekim oyle oldu, ama gorsel takim buna ragmen cok iyi kotardi filmi. Herseye ragmen izleniyor.

Brad Bird bu filme basladiginda ben baya bi umutsuzdum. Cunku Brad Bird de atmosfer olarak kendini tekrarliyordu. Iron Giant ve Incredibles cok farkli gorunseler de atmosferleri ayniydi, Brad Bird'un cocuklugundaki Amerika. Bunun yaninda duygulari olusturma ve anlatma konusunda hep digerlerinden cok daha ilerideydi bu adam (en azindan hollywood'dakilerden). Dusuk beklentilerle gittigim son Pixar filminden hayranliklar icinde ciktim. Brad bu sefer atmosferini de yenilemis, Paris'te gecmesinin yaninda duygulari da diger filmlerindeki kadar guclu vermis. E buna Pixar'in teknik, sanatsal ve anlatim ustunlugunu de eklersek... Bence olaganustu bir film cikmis ortaya.

Sanat kismina hicbisey soyleyemiyorum. Animasyon mukemmel, Brad Bird animasyon konusunda da gercekten otorite. Glen Keane, Milt Kahl gibi adamlar tarafindan yetistirilmis. Bi noktada durmus ve demis ki, "ben animasyonu kesfettim (yas 12-14), ama film yapmak icin hayati kesfetmem lazim, Disney de kalirsam hayati kesfedemicem, animator olarak kalicam ama hayal ettigim oykuleri anlatamicam" demis ve Disney'den cikip normal bir hayat yasamaya baslamis. Yillar sonra hayati kesfetmis olarak geri donunce, animasyon dehasiyla film yapma tutkusunu birlestirip su an bunlari yapiyor. Beraber calistigi animatorler ondan kritik almanin cok keyifli oldugunu soyluyorlar. Kendisinin de eglendigi anlasiliyor bu isi yaparken.

Neyse muzik+animasyon+resim+oyku+... birlesmis ve cok ustun bisey cikmis ortaya.

Bundan sonra hayattan bekledigim sey: Pixar anlatim gucunu Miyasaki'ye vermeleri, ve Miyasaki'nin yaraticiligiyla Pixar'dan bir film cikmasi. Heralde son nokta falan bu olurdu...

Thursday, July 12, 2007

Dusundum de

Muzik dinliyordum. Sonra neden bu sarkiyi sevdigimi dusundum. Anladim ki hayattaki sarkilarin cogunda belli bir yerin gelmesi icin bekliyorum ben. Ornegin sarki 5 dakikaysa bunun ortalama 4 dakikasi benim icin beklemek ve tahammul etmek. Bu ornekte yaklasik 2. dakikaya kadar bekliyorum. Sonra gercekten cok estetik bir ritm figurun ustune yeme de yaninda yat turunden bir solo geliyor. Ama bu sirada muzik gercekten ustunlesiyor, altin haline geliyor. Bir dakika sonunda hersey tekrar eski haline donuyor. Bazi zamanlar sarkinin altin kismina ulasmak icin gercekten iskence cektigime inaniyorum. Bazen Satriani tum bunlari bilerek yapiyormus gibi geliyor. Sanki o guzel kismi sunmak icin bize odettigi bedel ya da oraya ulasmamiz icin katetmemiz gereken yol sarkinin geri kalani. Belki de sarki geri kalani olmadan o kadar guzel olmayacak (Satriani'nin boyle dusundugune eminim.) Sabirli davranip o guzel kismi haketmemiz gerekli. Dinledigim cogu muzik icin gecerli bu, bazi sarkilarda bir gitar oyununa asik olup onu milyonlarca kez dinleyebiliyorum. Ornekleri arttirmak mumkun:

Eminem : Sing for the moment - "See this kids..." diye baslayan son sozler.
Malmsteen : Crying - 2. dakikada baslayan uzun solo, fade out olmaya baslamadan 4 olcu onceye kadar
Lizst : nr:9 Macar Rapsodisi - Tam ortada baslayan cok bilinen tema ve sonraki suslemeler
Chopin : Ballade nr:6 - En sondaki sapik bitiris.

Bu sarkilarin kaymak kisimlarina ulasmak icin geri kalanlarina tahammul etmemiz gerekiyor. Ve hatta hayatin geri kalanina da uyarlayabiliriz bunu:

- Cocukken iskenderciye gidildiginde once iskence olarak pideleri yemek, donerleri sona birakarak tadini cikarmak., (ve de kardesi kiskandirmak icin de yapilir, cunku o bitirmis olur coktan, ama gerizekaliliktan onun doymus oldugu aklimiza gelmez vs...)(aslinda sonralari pideleri donerlerden daha cok sevdigimi de anladim...)

- Fener Parktan dunyanin en temiz ve guzel denizine girmek icin kayaliklari inmek, yorucu inisten terleyip serin/ilik sulara atlamak. Ayni sekilde acikmis ve yorulmus bi sekilde annenin yaptigi dolmalari yemek icin kayalari tirmanmak, butun o yolu sicakta yurumek.

- Commodore 64 te herhangi bir oyunu oynamaya calisirken 45 dakka mavi ekrana bakip heyecanla oyunun "cikma"sini beklemek, oyunun bazen "cikmamasi". Ama bazen oyun "ciktiginda" bekledigimiz 45 dakkayi hic hatirlamamak, altin anlar...

Herneyse anafikir: kayalari inip cikmadan dolma o kadar lezzetli olmuyor, sarkilarin geri kalanlarini dinlemeden sevdigimiz yerleri cok anlamli olmuyor... Hayattaki iskencelere gulumseyerek atlamamiz lazim...

(Ben hala sarkilarin bazi yerlerini ileri sariyorum yanliz. Bu durumda anafikir yanlistir. Ozur diliyorum.)

Monday, July 09, 2007

Metalciler arasinda bir aksam

Uzun suren metro yolculugunun sonunda havadaki nemden duvari yararak sokaklarda yurudum. Kucuk bir tepeyi astiktan sonra disaridan bir kulube gibi gorunen studyo 199'u buldum. Kulubenin onunde gergin gergin sigara icen vokaliste elimi uzattim, kendimizi tanittik. Diger elemanlari beklerken bana ilandan buldugu insanlarin hic guvenilir olmadigindan, bir gelip bir gelmeyerek onu hayal kirikligina ugrattiklarini anlatti. Birkac hafta once internetten buldugum bu grup gecmiste birkac kayit yaptiktan sonra biraz ara veren ve sonra tekrar biraraya gelmeye calisan, hafif protest, old school bir rock grubu.

"Sozlerimizi cok saldirgan buluyor musun?" diye sordu. Sozleri okumus olmama sevinerek kibarca "evet" dedim. Saldirgandan cok gereksiz buluyordum aslinda, saldirganliginin alti bostu, ama tabi bunu ona soylemedim. Eski davulcularinin 8 ay beraber caldiktan sonra ilk defa sozleri okudugunu ve bir anda muhafazakar birisi oldugunu hatirlayarak gruptan ayrildigini anlatti. Caldigi seyin icerigiyle benim kadar ilgisiz birisi daha oldugunu ogrenmek beni biraz rahatlatsa da uzun vadede buna tahammul edemeyecegime karar verdim.

Bascinin gelmesiyle kulubeye girdik. Kapidan girerken bu tur yerlerin dunyanin her yerinde ayni sekilde koktugunu farkettim. Rutubet, muzik aletleri, calanlarin ter kokulari, biraz sigara, belki izolasyon materyalleri, saga sola dokulmus bira kalintilari, ahsap yerler... Studyo kokusunun kimyasal bilesenleriyle bulanan zihnim cirtlak amfilerin igrenc tonuyla uyandi. Bir yerlerde amator olarak calan ya da muzikle ugrasan cogu insanin sesin kendi dogasiyla ne kadar az iliskisi var. Imkansizliktan muhtemelen. Guzel tinilar elde etmek icin essek gibi paralar harcamak gerekiyor. Cogu zaman cok acayip ekipmanlar zengin cocuklarin elinde, bir koseye atilip unutuluyorlar, buralarda gittigim birkac evde acayip pahalli gitarlar bir askilikta asili duruyor, temizlikciler tarafindan ozenle parlatilmis ama kapagi belki aylarca acilmamis piyanolar uzun uzun bekliyorlardi.

Caldik sarkilari. Eski gunlerdeki gibiydi. Cikista adam hayallerinden ve birgun bir rock star olmak istediginden bahsetti. Bunu basarmak icin herseyini verebilirmis. Gunduzleri 9 dan 5 e bir iste calisiyormus, ama hayatinin asil amaci 5 sarkilik bir demo kaydedip muzik endustrisine girmekmis. Counting Crows diye bir grubun Mr.Jones diye bir sarkisi vardi - unlu olmak isteyen ve bunu hayatinin amaci haline getirmis yeteneksiz ya da guzel gorunmeyen insanlardan bahseden. Buyuk hayalleri olan kucuk insanlardan.

Rutubet duvarini yararak evime dogru giderken satin aldigimiz dijital saatlerin her zamanki gibi yanip sondugunu, televizyonda her zamanki gibi gereksiz reality-showlar oldugunu, kedilerin herseyden bagimsiz bir sekilde miyavladiklarini ve dunyada benim gibi birsuru kucucuk insanin yine benim gibi gayet sacma sapan seylere inanarak hayatlarini buna harcadiklarini dusundum ve kendimi evimde hissettim.

Thursday, July 05, 2007

Herseyin fazlasi zarar


Normalde birseye 55 para vermeden once baya dusunup tasinirim, buna deger mi diye. Ama konu Dave Weckl, John Patitucci, Mike Stern ve de adini daha once duymadigim David Oliver'in biraraya gelip caz yapmalari olunca dusunmedim. Son 8 koltuktan birini kapattiktan sonra disardaki diger atraksiyonlara katildik. Louis Armstrong sesi cikarabilen ve de trompet calabilen kadin, tum ahaliye allahin country sarkisini soyletmeye calisip sican kovboy sapkali adam, cocuklara afrika muzigi soyleten Afrikali adam ve de palyanco tadinda insanlar bunlardan bazilari.


Sonra sasilasi bir sekilde bir lubnan restorani bulup sis kebap ve baklava yiyen ben (ki ertesi gun de oradan ayrilmadan bir kez daha gomecektim.), Dave Weckl'i izlemeden once sokakta uzerinde Jazz Bar yazan semsiyeli buzdolabindan bir bira cakmayi basaracaktim. Gercektende sokaklarda kurulu onca sahne ve bunlarin uzerlerinde calan gayet profesyonel ve yetenekli cazci'larla Place des Arts mahallesi, kocaman bir acik Jazz Bar haline gelmisti.


Dave Weckl, Patitucci ve Mike Stern cok fazla caldilar. iki bucuk saat surdu neredeyse ve toplamda 5 sarki falan caldilar. Hersey emprovizeydi, ve bir kez falan prova yapma imkani bulmuslar o gun. Calmaya baslayinca 20 dakka falan sonra duruyorlardi.

Dave Weckl, Patitucci ve Mike Stern cok fazla caldilar. Normal bir davulcu dakikada 250 nota vuruyorsa, Dave Weckl sanirim 1000'i zorluyordu. Ritmleri, solo gibiydi. Cok hizli ve cok yumusak caldi. Cok karmasik ve alti ustu sagi solu dopdoluydu. Sololari daha da doluydu. Dolduk tastik.

Dave Weckl, Patitucci ve Mike Stern cok fazla caldilar. Patitucci'nin Weckl'dan assagi kalir yani yok. 8 telli basi, kontrbasi, hepsini essek gibi caldi. Her ikisinin de cok estetik ve cok teknik caldiklari zamanlar oldu.

ve Dave Weckl, Patitucci ve Mike Stern cok fazla caldilar. oradan ciktigimda artik 2 ay falan muzik dinlemek istemiyordum. Cok yorulduk, tum seyirciler. Tekno falan istedi bunyem.

Thursday, June 21, 2007

Maalesef

Anime ile ilgili.

Anime Mangadan geldigi icin, Manga bu adamlarin geleneksel sanati oldugu icin (12. yuzyilda ilk oyku ornekleri gorulse de caponlar karikatur cizmeye taa milattan once baslamislar, ornegin pirinc yetistirirken ciftcilerin aldiklari notlar bugunku mangalarin temeliymis...), cizim ve oyku anlatmada cok iyiler. Bir de Walt Disney bunlarin filme donusebilecegi tiyosunu verince leziz seyler olmaya baslamis tabii ki. Fekaaat cizim ve anlatim assa da bunlarin geleneksel sanati muzigi kapsamiyor. Bu nedenle japonlarin (kendi muzikleri disinda) anime urunlerini disariya sunduklari muzikler iggggggrancccc.

Baslarda korkunc Japon-Pop ruzgari kasip kavuruyordu ortami. Genellikle insanlar da sarkiyi soyleyebilsin diye (ne gerek var anlamasam da) karaoke seklinde Japonca harfleri tariyorlardi. Bir sure sonra Amerika pazarina acilirken bunlar, bildigin Amerikan 2. sinif sarkicilarini kiralamaya basladilar. Ama sectikleri sarkilar ve sarkicilar hala igrencti. Son zamanlarda izlediklerimde (Afro Samurai, Death Note) acayip bir metale kacis, inanilmaz distortion ve throat vokal var. Neredeyse In Flames calcaklar. Buna ragmen gereksiz karaoke zihniyeti devam etmekte bi sekilde (Throat vokalden sozleri anlayamayacagimizi hissetmis olabilirler, ki anlamaya imkan yok (yoksa Japonlar death metal de mi yapmaya basladi.. cunku In Flames anlasiliyor normalde)). Sonra da birsekilde throat vokalli death metal sarkisinin sozlerinin yarisini japonca yarisini ingilizce yapip, hepsinin karaokesini de ekrandan gecirince iyice cumbus oldu. Metal ve trash son 5 yil icinde vefat ettigi icin death metali kullanma konusunda da Japonlar baya bi gec kalmis durumdalar. Buna ragmen... gelisme var...

Matt Stone-Trey Parker Southparkin bir bolumunde (801 - Good times with weapons) inanilmaz gozlem yetenekleriyle yaptiklari

hayau hayau kikasuuu
watasiyami protect my balls
let's go let's go let's fighting
let's fighting loooove....

sarkisina hala guluyorum. Ozellikle ingilizceye adaptasyon sorunlari yasayan Japonlarin gramerdeki yaraticiliklariyla gayet vurdulu kirdili dizilerin icine sokmaya calistiklari gereksiz romantizmin harmanini "let's fighting love" dizesiyle gayet iyi dile getiriyorlar.

Paprika'da ilk defa muzik cok goze batmadi. Hatta biraz daha ugrassalar sevicektim. Hafif tekno/diskoya kaciyor, ama kesinlikle bir karakteri var ilk defa. Neyse meraklisina sabir diliyorum...

Tuesday, June 19, 2007

Paprika

Biras stres, biraz endise, heyecan ve daha cok heyecan sirasinda butun parami yeni bir hesaba yatiraraktan (ve ondan geri cekemeyerekten) parasiz kaldim haftasonuna kadar. Ama bu beni durduramadi, borc alaraktan sinemaya Paprikayi izlemeye gittim. Dheer sagolsun.

Blockbuster ve holivuda olan nefretimi animeye sevgi seklinde geri puskurten ben bu eylemi yaptim. Gercekten animasyon adina en yaratici seyler animeden geliyor. Sinemalarda da ayni sekilde destekcisiyim caponlarin anlatim gucunun.

Paprika "PG" degil. Anlamak icin buyuk olmak lazim. Izledim, anladim, sevdim, bayildim ve buyuk harflerle yaziyorum.

ANIMASYON SANATININ POTANSIYELINI EN IYI SEKILDE KULLANAN VE ANLATMAK ISTEDIGI SEYI EN BASARILI SEKILDE ANLATAN ANIMASYON TARZI BU ANIME. AMA SADECE BUNUNLA BITMIYOR. BU ADAMLAR ANLATACAK BU KADAR YARATICI VE ZEKI OYKULERI NASIL BULUYORLAR. SIFIRDAN OLUSTURDUKLARI EVRENIN ICINE ONU GOMDUKTEN SONRA INSAN ZEKASINI NASIL GIDIKLAYABILIYORLAR. SAYGIYLA EGILIYORUM...

Wednesday, June 13, 2007

Madlen Peru

madeleine peyroux diye yaziliyor. Benim icin Madlen O. Tanri vergisi cok guzel bir sesi var. Ayni zamanda cok basarili kariyerinde Madlen. Oduller, albumler...

Yanliz fikrimce yorum konusunda sorunlari var. Cok yorumluyor. Oyle cok yorumluyor ki... Biraz fazla yorumluyor. "Yorum"un dozunu kacirmis, manyagi olmus. Kendi sarkilarini guzel soyledi. Yanliz sonra bir ara Tom Waits "The Heart of Saturday Night"' i "yorum"lamaya basladi. "The Heart of Saturday Night" carsamba aksamindan ufak capta bir kriz gecirdi. Arkada calan adamlar kalp masaji misali sarkiya biraz sadik kalarak olasi bir enfaktusu bertaraf ettiler. Smile' i daha hafif "yorum"ladi. Boylece izleyiciler olarak gulumsememizi koruduk. Ama ayni seyi Fairground Attraction'un "Walking after Midnight" 'i icin soyleyemeyecegim. Zira Madlen bu sarkiyi tamamen "yorum"ladi. Kimse engel olamadi, Madlen "yorum"ladi atti bu sarkiyi.

Daha klasik caz bekliyordum ben, ama baya pop cikti Madlen. 45 paraya deger miydi derseniz, sadece madlen degmezdi ama madlenden once cikan adam cok dehset birisi oldugundan ve de hem muzigi hem de sovuyla otturdugunden dolayi pisman degilim.

Monday, June 11, 2007

Okuzum ben

Sevdigim kizi etkileme etkinlikleri bunyesinde uye oldugum spor salonundaki kosma aletinde 5.2 hizinda ve 8 egimde 25 dakika kostum. Sonra diger aletleri de bir yarim saat kurcaladiktan sonra o hizla eve gittim. Bisiklete atlayarak supermarkete uctum adeta. Haftalik alisverisimi yapmaya basladim ve sonra somon baliklarini gordum. O an sevdigim kizin yaptigi Jamie Oliver tarifi mukemmel somon ve limon+sarimsak+rosemary li patates yemegi aklima geldi. Jamie Oliver'a olan nefretim bir saati askin sportif faaliyetimle birlesince 6 parama kiyaraktan 2 kocaman somon parcasi aldim. O andan itibaren anahtar sayim 2 oldu. Somonlari 2 buyuk patates, 2 buyuk sogan ve 2 limon takip etti. Haftasonundan kalan 2 biramdan birini actim ve her adimda Jamie Oliver'a saydiraraktan leziz yemegi yaptim. 2 koca patates, 2 sarimsakla birlesti, allahin belasi Jamie Oliver'in onerdigi gibi pisirildi, bir yandan 2 somon da firinda kizardi. Ama gerizekali ben sadece bir kisiyim. Sonra ben o hizla 2 kisilik yemegi yedim. Bu arada internetten istanbulda gecen 2. sinif holivud filmi izlemeye basladim. Filmin ortalarina dogru hizim azaldi ve yerini sucluluk dolu bir durgunluga birakti. Hayvanligimin
doruklarindan koltugun derinliklerine gomuldum. Artik buradan kalkabilecegimi sanmiyorum. Saat 10:56. Tabaklari assagi tasicak gucum kalmadi. Balik kokucak burasi. Banyo falan yapmicam, sabah erken kalkar yaparim. Zaten allahin belasi dus basligi durdugu yerde bozulmaya karar verdi. Bana puskurttugu suyun iki katini banyonun geri kalanina puskurtuyo. Ben banyo yapinca banyo da banyo yapiyor. Terlikler, havlular, geri kalan hersey benim gibi yikaniyor... En azindan tabagi goturmeliyim. Allahin belasi Jamie Oliver...

Thursday, June 07, 2007

Bu ne

Ya insan basparmaginin ustune yatip uyuyabilir mi? Sabah kalkinca basparmagi bu kadar aciyabilir mi? O kadar parmak ve el dururken sen gidip sadece bir parmaga kafani koyabilir misin? Zaten mouse sallamaktan carpal tunnel sendromu olcam. Bi de basparmagimin ustune yatmaya devam edersem...
Ellerimi baglayarak yatmaliyim belki de.

Wednesday, June 06, 2007

Luminato


Ontoryo golunde siradan ve sessiz bir aksamustuydu. Ama bu sakinlik firtinadan onceki sessizlik miydi acaba?

Eveeet. Cunku Isik festivali Luminato basladi saat 9 gibi. Isik shooow.

isiklarin altinda iki tane tutamak var. bunlari tuttugunuz zaman isiklar sizin kalp atisiniza gore yanip sonmeye basliyor. herkes o tutamaklari tutunca gokyuzunde insanlarin kalp atislarindan olusan, yanip sonen bir isik cumbusu oluyor. Bir sekilde halkla interaktif olmasini planlamislar isik gosterisinin. Biz tutamaklarin onundeki sirayi gorunce "eeeeh" diyerekten dogrudan birer bira aldik.


Eheheh. Bayilirim boyle seylere. B.k var sanki. Neyse.

Tuesday, June 05, 2007

Gercek mi?

Assagi yukari hergun dunyanin kirlendigine dair birkac e mail aliyorum. Bu e-maillerde ozon deliniyor, cevre kirleniyor, Cin coplerini dunyaya birakiyor, CO2 artiyor, agaclar tukeniyor, yok kuresel isiniyoruz, yok okyanuslar CO2 tutuyor, birakmiyor, her yer CO2 oluyor, biz zehirleniyoruz, coller artiyor, atmosfer deliniyor, O2 yaraticak bitkiler yaniyor, dunya Marsa benzemeye basliyor...

Sonra bu e-mailler tartismaya donusuyor. Hala SUV lere biniyoruz, hala komurden elektrik, nukleer santralden enerji, fabrikalardan atik ve buzdolaplarindan gazlar fiskirtiyoruz. Haberlerde bunlarin yerine Paris Hilton'u gosteriyoruz, kimse ilgilenmiyor... diyerek tartisma uzuyor.

Her tartismanin sonunda sirketcek aksam giderken monitorleri kapatmaya, kagit bardaklar yerine kupalari kullanmaya, plastik karistiricilar yerine kasik kullanip yikamaya karar veriyoruz. Sonra ayni hamam ayni tas. Haftada bir bu muhabbet donuyor. Birileri internetten okuyup okuyup gonderiyor.

Ben insanlarin gercekten tirsip birseyler yapmaya baslamalari icin sorunla birebir karsilasmalari gerektigini dusunuyordum. Bikac kisi gunesten yanip, bazilari cok CO2 den bogulup olucek ki (sallandircaksin sunlarin bikac tanesini) insanlar "tamam sictik, hadi artik tuketmiyoruz" desinler. Ama simdi anladim ki birkac kisi bogulup olunce kalanlar onun yerine "hadi dunyanin temiz kalan ve yasanilabilen yerlerine gidip oradaki insanlari oldurelim ve yerlerini alalim" diyecekler. Hatta simdiden diyorlar.

Bazilari ise bu haberlere inanmamayi seciyor. E-maillerden biri diyor ki "yani tamam kotuyuz insanlik olarak, ama kassak ta 100 yilda dunyayi Mars'a ceviremeyiz. Bilimadamlari atip tutuyorlar". Belki de buna inanmak daha kolay. Acaba hangisi dogru...

Thursday, May 31, 2007

Allahin belasi corba

Dun gece sebze corbasi yaptim. cok guzel oldu. cok saglikli da oldu. hem de yemesi de cok zevkli. sonra bu corbayi dolaba koydum ki bugun iste yiyim diye. sabah ta onu plastik sefer tasima koydum. ve sonra da torbanin icine koydum. ki akmasin, akarsa canta kokmasin diye.

sonra bu geri zekali, akmis, torbayi gecmis, cantamin icini gol yapmis. Diger essalarim, dis fircam, gozlugum falan islanmis. hem de corba suyuyla. sonra o geri zekali seyi yolun ortasinda bosaltip ise kadar elimde tasidim. yol boyunca bissuru kufrettim, ona buna saydirdim.

sonra ise geldim. kahve bazen guzel bazen kotu oluyor. bugun kalin bir asfalt katmani gibi. sanki asfalti eritmisler, sivi hale getirmisler, kahve makinasinin icine koymuslar. kokusunu alinca yuzum burusuyor.

Cok guzel bi gun baslangici oldu. Simdi gulumsuyorum ben. Hersey cok eglenceli gidiyo. Ehehe.

Wednesday, May 30, 2007

oooorrrrrraaaayyyt

Son zamanlarda internetteki yerlerde birsuru politik tartisma gormeye basladim. Insanlar irkciligi, anti-irkciligi, dini, demokrasiyi, solculugu, sagciligi... birseyleri tartismaya, bu konularda kavga etmeye basladilar. Millet birbirini assagiliyor, kan govdeyi goturuyor...

Peki benim butun bunlara karsi durusum nedir?

Durusum = Sabit.

Internet baslarda guzeldi. Kimse kim oldugumu bilmiyor, annemle babam yazilari okumuyor, insanlar beni tanimiyordu. Bu sayede hallac pamugu gibi tum ortama tekme tokat saldirip fikirlerimizi ozgurce paylasabiliyorduk. (Genelde sagi solu assagilayip, ona buna saydiriyor, bol bol kufrediyorduk). Ama zamanla annem ve babam interneti ogrendi, hallac pamugunun da ablasi onun blogu oldugunu kesfetti ve onu okudu. Bu durumda kimliklerimiz belli oldugu icin artik soylediklerimizin arkasinda durmamiz gerekti. O eski ozgurlugumuzu kaybettik. Artik kimseye saydiramiyoruz. Cunku okuyup goruyorlar, bizi taniyorlar. Bu durumdan mutsuzum. Anonim kalmak isterdim.

Interneti profesyonel amaclarla da kullanmak durumundayim. Bugun isteyen herkes benim islerimi ve CVmi bulabilir. Bu sayede islere giriyorum. Politik ya da dini herhangi bir fikrimi yazarsam ileride profesyonel hayatim bundan etkilenebilir. Iyi ya da kotu. Ve benim boyle lukslerim yok. Ekmek parasi kazaniyoruz burda. O yuzden politika ve dine karsi durusum "oldugu yerde, sabit, butun fikir/akimlarin birkac adim otesinde" kalicak.

Ya da yeni ve anonim bi kimlik yaratip (ki IP adreslerini takip edenler oldugunu biliyorum, ama kasarsam beni kimse bulamaz) onunla saydirabiliriz. Ama uzun is yani deger mi?