Sunday, April 22, 2007

Active Surplus


Hani otobuste bir arkadasla giderken arkadas "super bir sarki var hadi dinleyelim " diyerekten walkmanini cikarir ya... Sonra bir kulakligi kendine takar, bir kulakligi size verir ki ikiniz birden dinleyesiniz, ayni anda tadina varasiniz diye. Hani bir kulaginizda bagir bagir bagiran muzik ve oburunde otobusun igrenc horultusunun beyninizde bulusup o guzel sarkiyi iskenceye donusturdugu an vardir ya... Hani sarki bitse diye beklersiniz, "bu ne rezalet lan" diyip kulakligi bir kenara atamazsiniz ya... Sonra iki kisi de o sarkidan birsey anlamaz ama bir kulaklari uguldayarak o ani bozmak istemez ya... Iste butun bu durumun bir cozumu var. Hep vardi. Ama ben hic ulasamamistim. Arkadaslar hep bahsederlerdi, bir kulaklik cikisini iki kulaklik yapan bu kutsal aletten.

Bana 1 liraya malolan bu mukemmel aleti Active Surplus diye bir yerde buldum. Bu kutsal yer sehrin gobeginde ve iceride ender zamanlarda cok gerekli olan ama "acaba bu nerde satilir" diye dusundugunuz, sonra hicbir fikriniz olmadigi icin kendinize kizip yaptiginiz seyden vazgectiginiz anahtar kutsal objeler var. Mesela video kameranizi televizyona baglama kablosu, gitarinizi bilgisayara baglama kucultucusu, televizyonu antene baglama kablosu, envayi cesit dugmeler, fisler ve prizler, uzatma kablolari, her tur devre, ledler, tornavida gibi seyler, printer kablosu, cok ziplayan kucuk top... gibi. Hepsi 5 liranin altinda. Hersey cok ucuz.

Yalniz, Active Surplus' in reklam sorunu var. Cok guzel bir yerde, super seyler satiyor, ama dogru durust bir tabelasi yok. Onun yerine adam var. Evet, Neon Active Surplus yazisinin altinda bir adam duruyor. Beyaz sacli, sevimli bir adamcagiz. Adamin isi sozlu bir sekilde insanlara orada Active Surplus oldugunu soylemek. Bu adam oradan ilk gectigim gunden beri var. Ayni yerde duruyor. Arada bir mola verdigini soyleyebilirim ama onun disinda yaz kis, -10, -20, +30, her sicaklikta, ortalik buz kestiginde, herkes parmakarasi terlik giydiginde, hep oradaydi. (Benim ise yurudugum yol ustunde oldugundan hergun goruyorum). Kislari kocaman paltosunun icinden "Active Surplus" diye karsi kaldirimdaki adamlara bagirir. Onunden gecerken hep "iceride neler neler var" gibisinden konusup insanlari cagirir. Adama "amca durma boyle, yazik, ben uzuluyorum" demek istiyorum. Belki oranin sahiplerinden biridir. Belki ortagiyla konusup uzun uzun tartismislardir. Birinin tabela olmasi gerektigine karar vermislerdir. Yoksa isler iyi gitmiyor, o kutsal ucuz dukkani kapatmak zorunda kalacaklar. O gece ikisi de "bunu biraz dusunelim" diyerek evlerine gitmisler. Sonra beyaz sacli adam gece kabus gormus. Kabusta ben trende sevdigim kizla gidiyorum, ikimiz de muzik dinlemek istiyoruz, ayni sarkiyi dinlemek istiyoruz, ama olmuyor cunku bir tane kulaklik var. Sonra kulaklarimiza tek tek takiyoruz ama cok sikintili oluyor oyle. Bu strese dayanamayan adam terler icinde uyanip dehset dolu gozlerle kendisine bakan karisina "meri, ben tabela olucam" demis. Meri ise anlamis onu. "Eger bu seni mutlu edicekse, ol" demis. "Ben sana sabahlari sandevuc hazirlarim, peynirli, oglenleyin yersin" demis. Ertesi gun ortagiyla bulusan adam tabela olma gorevini gururla yapacagini soylemis. Ortagi bu ise cok sevinmis ama gonlu elvermemis, demis ki "bu sene sen tabela ol, diger sene ben olucam". Boylece hersey yoluna girmis. Herkes de mutlu olmustur bence. Ama yazik adama.

Sunday, April 15, 2007

Zayiflik



O dukkanin onunden gecerken hep tedirgin oluyorum. Steve's Music Shop. Vitrinden gitarlara, amfilere bakiyorum soyle bir. Iceri girmemek icin bahaneler ariyorum. Kapida cantalari bir yere aliyorlar mesela, cantami cikarmaya usenmeye calisiyorum. Off simdi cikar oraya koy, cikarken almasi ayri dert, degmez zaten... diye dusunurken... Kendimi gitarlarin, notalarin arasinda buluyorum. Agzimdan sular akarak Fender Stage amfinin fiyat kartini kurcaliyorum. Bazen bir Gibson LesPaul, bazen bir Telecaster a yaklasip, yakindan bakiyorum. Ibanezler hep yukarlarda asili oluyor, 1500 para sinirini astiklarindan olsa gerek. Jem, JS... Incecik klavyeleri ve kimbilir ne turlu cilgin sesler cikarmaya hazir DiMarzio manyetikleriyle sessizce saliniyorlar asildiklari yerde. Uyuyan canavarlar gibiler, birileri uyandirsa ciglik cigliga ortaligi dagiticaklar, ama kimsenin onlari uyandirmaya yeterli parasi ve cesareti yok sanki. Tedirginligimi notalarin oldugu bolume tasiyorum. Kitaplari kurcalamaya basladigimda "umarim ilgimi ceken birsey gormem" demeye basliyorum.

Yakin zamanda cok paraya ihtiyacim olacak. O yuzden gundelik hayatta cok az para harciyorum. Yemeklerimi evde pisiriyorum, plastik kaplarda ise goturuyorum, internetten film indirip izliyorum, ise yuruyerek gidiyorum, aksam biryerlere gidiceksem onceden evde demleniyorum vs... Ama Steve's Music Shop... Gecen girdigimde The Real Book diye bisey aldim. 35 para vererekten. Icime oturdu. Neyse bu gecen aydi. Bu girisimde goz gezdirirken maalesef Tom Waits Anthology'le goz goze geldik. Korktugum basima geldi. Her cumartesi gecesi dinlemeyi bir tur toren haline getirdigim "The Ghosts of Saturday Night" i gordugumde (ki ilk sarkiydi) artik cok gecti. Kendimi rahatlatmak icin gerisine baktim ve "Invitation to Blues" ve "Blue Valentines" gibi en sevdigim sarkilarin piyano notalarini bulunca bosverdim sucluluk duymayi. Tom Waits in bugune kadar kaydettigi herseye sahibim su an. Ama tum interneti taramama ragmen (limewiredan e donkeye) hicbir yerde Tom Waits Sheet Music bulamamistim.

Satici adama "senin yuzunden simdi bi yerlerden piyano bulup kiralamam gerekicek" diye soylendim. Guldu. Anthology ve ben eve geldik. Ev arkadasim sarap ikram etti biraz. Pazar gunu ise gitmem gerekiyor. Hayat cok kalabalik.

Sunday, April 08, 2007

puhaha

Bir yerden bi tane animasyonla ugrasan cocukla tanismisim. Internetten. Neyse kimdir nedir bilmiyorum, ooyle msn listemde duruyordu. Biraz once kopuk bi muhabbet oldu. Aynen copy paste yapiyorum. Hala guluyorum su an.

Cocuk : slm

Ben : selam

C : nasılsın

C : 500 kontr acil lazımdı bana telsim pazartesi iade ederim parasını mümkünmü

B :anlamadim ?

C : anlamıyacak bişi yok

B : bi yere telefon mu acman lazim

C : ya yok

C : laızm bana

C : alacanmı almıyacanmı

B : :D

B : almicam tabii ki

B : allah allah

B : kimsin sen kardesim

B : niye kontur aliyorum ben sana

C : silindin

C : iyiki bişi istedim

C : defol

C : senle oğraşamam

C : senle buraya kadarmış

C : s.ktir ol git

Sunu yazarken bile kopuyorum. Sonra offline oldu. Kardesim ne manyaklar var ya.

Friday, April 06, 2007

iiiiystIR

Bu cuma tatil oldu. Bir tur dini bayrammis. Isa ve bir takim tavsanlar ve bir takim yumurtalar var etrafta. Supermarketler kapali. Yeterli yiyecegim varmis neyse ki.

Office Space'i izledikten sonra kardesimle, kuzenle ve bazen de arkadaslarla bazi yazlar yaptigimiz "durma" eyleminin sadece bizim camiaya ait olmadigi, tum dunyada ortak bir sekilde hayal edildigini ve uygulandigini gordum. Hatta bu konuda film yapilmis olmasi bana umut ve mutluluk verdi. Dunyanin her yerinde farkli kulturlerden insanlar evde oturup, biraz "dur"mayi hayal ediyorlar.

"Dur"mak soyle oluyor. Ornegin uzuuun ve bombos bir yazin evde oldugumuzu ve basket oynamak, TV de "Holivud Yaramazlari" isimli cizgi filmi izlemek (ki hatirliyorum baska hicbisey yoktu o saatlerde), disari cikip sicaktan eve geri girmek, arkadaslarla bulusup sacma sapan oyunlar oynamak gibi bir takim eglenceli aktivitelerin artik bir rutin hale geldigi durumu dusunelim. Evimizde ailecek (herkes kendi rutinini) yasarken herhangi bir noktada kardesime "Naaapiyosun?" diye sorarsaniz "Duruyorum" cevabini alirsiniz. O da bana sorarsa ben de ayni cevabi veririm. Cevabimiz icerisinde her tur psikolojik ve fiziksel aktiviteyi ve hayatta tum istedigimizi barindiriyor. Insanlarla, durmaktan sikilip sikilmadigimizi tartistigimizi, ve sonunda sikilmadigimiza karar verdigimizi hayal meyal hatirliyorum.

Bir baska durma eylemi Bozcaadada birkac arkadas ile yapilan yine cok kutsal ve ayni derecede hayat dolu birsey. Ornegin kahvalti edilip bulasiklar mutfakta dag gibi yigildiginda, herkes avludaki agacin altindaki koltuklara yigilip uzum baginin ardindaki kumsala ve denize bos gozlerle bakmaya baslar. Orada uc bes kisi, kuzen, arkadas... uzuuun uzuuun bakariz denize ve dalgalara. Sonra hep herhangi birisi (oraya ilk gittigimde bu bendim) "sofrayi toplasak mi?" gibi birsey soyler. Iste o an Bozcaadanin gercek sahipleri (ilk gittigimde kuzenim, birkac yil sonra ben...) soyle derler: "Biraz duralim". Orada, o anki konumumuzu bozmamak, basitce durmak gerekli. Bunu comezler cok anlamiyor. Ama oraya giden herkes bu egitimden geciyor ve "dur"mak bize ogretiliyor. Maalesef orada ogrendigimiz zanaat sonradan cok onemli bir parcamiz haline geliyor. Huzur icerisinde durabilmek. Birsey yapmamak, ya da yapmaya calismamak hali. Onun bagimlisi oluyoruz ama bir turlu bulamiyoruz onu.

Bir tane daha var "dur"ma. Sevdiginiz kizla durma. O da cok guzel. Ama onu yazamicam. "Koyun delisi" diye bir yere gitcem simdi. Herneyse ana fikir: bugun bombos bir gundu ve tatildi ama "dur"mayi basaramadim. "Dur"mak icin cok ender yakalanabilen bazi sartlar lazim. Yildizlarin belli bir konuma gelmesi gibi birsey.

Zor.

Wednesday, March 28, 2007

Hersey cok karmasik

O yuzden bu aralar yazamadim. Ama sonra yazcam...

Friday, March 09, 2007

Muhendisler geliyor

Onlar hep aramizdaydi. Biz dunyanin en gereksiz isleriyle ugrasirken onlar bi takim gercek dertlere careler buluyorlardi. Biz kaatla, uhuyla, boyayla oynarken onlar en karmasik integralleri cozmeye calisiyorlardi. Ama onlarin da sorunlari vardi. Kardesimin katkilariyla haberini aldigim su videoda bu sorunlardan bahsetmisler. Ben okuldayken de boyleydi. Hep boyleydi. Sonra bu muhendisler buyuyunce isletmeci falan oluyolar. Isletmeden hic anlamadiklari bi takim sanatsal islere dogru kayabiliyolar. Sonunda bi bakiyosun bir sirketin Production Manager'i olmus, senin cizdigin resmi begenmiyo. Zaten bizim isler bi garip. Executive Producerlar bazen delirip animasyondan hic anlamayan adamlari yonetmen yapabiliyolar. Bu bir ara moda olmus ve simdi allahtan gecmis. Yanliz bunu ilk Ren&Stimpy de denemisler. Cok komik olmus sonuc. Sanirim balina iyi yonetmene denk gelmisler. Sonra bu isten anlamayan adamlari basa getirme modasi bir takim igrenc cizgi diziler sonunda gecmis. Yerini Cizgi-Film ve sanattan nefret eden zengin insanlarin sektore atilip Producer olmaya calisma modasi almis. Japonlar disinda piyasadaki cizgi-dizilerin % 80 inin gayet boktan olmasinin sebebi bu olsa gerek. Parasi olan insanlar bu isten anladiklarini sandiklari icin filmlere mudahale etmeye calisiyorlar. Yonetmene "ya suraya bi kirmizi ferrari koysak mi" gibi taleplerle gidiyorlar. Yonetmen de garibim onu oraya koyup filmin gorselligini ve oyku akisini bozmamak icin birsuru seyi degistiriyor, onlari degistirmesi filmi ureten animatordu, isikciydi, modellemeciydi hepsinin daha cok ve gereksiz calismasina sebep oluyor. Hem de hep beraber projenin icine siciyorlar. Ama bu yeni bir sorun degil ki. Orson Welles Yurttas Kane i yaparken bile ayni sorunlarla karsilasmis.

Sonuc olarak ben kizlarin muhendis olmasini istiyorum. Erkek meslektaslariyla beraber mesleklerini sevmelerini ve icra etmelerini destekliyorum. Cok para kazanmalarinin da hicbir sakincasi yok. Yanliz eger film endustrisine girmeye karar verirlerse, sonra da "ay bunun elbisesi yesil olsun, sunun burnu pembe olsun" demeye baslarlarsa, sihirli degnegimle kafalarina kafalarina cakacam. (Yaktin beni prenseeeees.)

Saturday, February 17, 2007

Savas Fotografi

dunya barisi ve uluslararasi iliskiler...

sevdigim kizin bu konularda calismasi nedeniyle bu konularda bir rakun kadar bilgim olmasindan utanmaya basladim. bu nedenle bir takim arastirmalara falan giristim. wikipedya okudum. arastirmalarim cercevesinde warwickteyken bir filme gittim ve sonundaki tartismayi izledim. Film israil-filistin intihar bombacilarini esprili bir dille anlatmaya calisiyor, bazen gulduruyor bazen dusunduruyordu. Sahsen nasil hissedecegimi bilemedim. Cok basarili bir film oldugunu soyleyemicem ama yine de birseyler anlatiyordu. Sonra bir kiz cikip "West Bank" te calistigini anlatmaya basladi. Icimdeki rakun "kiz bankaya girmis heralde buyuk bi banka, dunya bankasi gibi, ne guzel" diye dusunurken kiz insanlarin cok aci cektigini ve cok zor durumda oldugundan bahsetti. Rakun "e o kadar kotuyse ne diye girdin bankaya" derken bir sekilde West Bank in bir suru catisma ve sorun olan bir yer oldugunu tahmin ettim.

Birkac ay sonra , simdi, West Bank in dunyanin en cok odul alan fotograflarinin ciktigi yer oldugunu dusunuyorum. World Press Photo denen siteye bakarsaniz odullu fotograflarin yarisi oralardan geliyor. Insanlar olen, aci ceken diger insanlari gormeye bayiliyorlar. Ozellikle kendileri daha iyi durumdalarsa. Bu fotograflari gazete ve dergilere basiyorlar. Bunlari ceken fotografcilar kahraman ve basarili oluyor. Tarihi ve etkileyici bir durumu belgelemekle kalmayip ayni zamanda kendilerinin daha iyi durumda olduklarinin yazili resimli kanitini olusturuyorlar. Icimdeki rakuna gore baska seylerin de kaniti bu. Ornegin fotografcinin o fotografi cekmeye ayirdigi sure icerisinde aci ceken cocugun aci cekmeye devam ettiginin kaniti. Fotografcinin cocuga yardim etmeye calismak yerine olayi belgelemeye calistiginin kaniti. Fotografcinin, cektigi fotografin cocuga o an yardim etmeye calismasindan cok daha etkili olacagini dusundugunun kaniti (cok iyimser oldu bu, belki de world press photo dan odul kazanmayi yardim etmekten daha cok istediginin kaniti). Eger bir kisinin aci cekmesi ya da olmesi bir toplulugu kurtaracak gibi gorunuyorsa insanlik olarak o kisiyi oldurmeyi sectigimizin, fotografcinin yarim beyniyle bu karari vermekte tereddut etmediginin kaniti. Ayni zamanda fotografcinin dunyayi bu konuda fotografiyla (sozde) uyarmasinin zerre kadar etkili olmadiginin insanlarin bunlari gordukten sonra icimdeki rakun kadar tepki gosterdiklerinin kaniti. Bunu da gururla yayinliyor, izliyoruz.

Tuesday, February 13, 2007

Hayirdir insallah

Elimde pala gibi bisey var. Birkac kisiyle tarlalarin arasindan sehre dogru kosturuyoruz. ic savas var galiba. Tarlalarda calisan adamlara el salliyoruz. Bes alti kisiyiz. Ben hangi taraftan oldugumuzu bile bilmiyorum. Direniscilerin tarafinda miyim yoksa direnis yapilanlarin tarafinda miyim? Ama benim butun bunlarla hic bi ilgim yok ki. Ikisi de benim icin ayni. Sadece olmek istemiyorum. O yuzden elimde pala var. Ama oldurmek te istemiyorum. Hatta dusunemiyorum bile bu seyle birine vurdugumu, aklima gelmiyor, gelemiyor. Ne ariyorum ben burda? Eve gitmek istiyorum. Yanimdaki herifin elinde orak gibi bisey var. Cok heyecanli, bi hedef bulsa saldiracak gibi gorunuyor. Ne ariyorum ben bu herifin yaninda? Nasil oldu da buraya geldim. Kardesim nerde? Aklim kardesimde kaliyor. Dumanlar geliyor ilerilerden. Sonra saman yigini gibi birseye yaklasiyoruz. Sehri gorebiliyorum. Yikilmis binalar falan var. Birsuru insan kosuyor. Eve gitmek istiyorum.

CUT (Ruya burda baska bir sekansa geciyo)

Ayni atmosferdeyiz - Ic savas. Bu sefer evdeyim. Gece kotu bir ruya gorup uyaniyorum. Apartman gibi bi yerde yasiyoruz. Bizim kardesimle bi odamiz var. Apartmanda birileri bizden nefret ediyor. Ben sebebini anlamiyorum. Cunku sebebi yok. Bu yuzden sebebiyle hic savasamiyorum. Cok korkuyorum. Cunku birsey yapamiyorum. Cunku sebebi yok. Para versem, bi is yapsam naparsam yapiym sebebi olmadigi icin ortadan kalkmayacak. Savasmak da istemiyorum cunku cok korkuyorum. Cunku cok vahsiler. Ic savas ciktigindan beri hicbir otorite kalmamis. O yuzden daha da korkuyorum. Her an birseyler yapacak gibiler. Ben naapabilirim bilmiyorum. Tek bildigim dovusemiyorum, savasamiyorum. Kacmaliyim belki de kardesimi alip. Neyse tuvalete gidiyorum bunlari dusunurken. Odadan disari cikar cikmaz yerde kediyi goruyorum. Kedinin kafasini koparmislar. Her yer acayip kan olmus. Naapicagimi sasiriyorum. Sabah kardesim uyanip gorurse bunu cok korkar, panik olur. Hemen tum koridorlari temizlemeye karar veriyorum, pecete falan bulmaya calisiyorum. Bu durumdan nefret ediyorum, korkmaktan nefret ediyorum...

Sonra uyandim. Acayip kufrettim, nefret ettim bilincaltimdan. Bok var boyle seyler gostertecek. Izlemicem kardesim bi daha film falan. Hotel Rwanda'yi izledim boyle oldu. Bu aralar her gece kabus goruyorum. Hep kotu seyler oluyor. Bilincaltim sagolsun hayattaki en buyuk korkularimi bir bir yasatiyor. Beynin ruya goren kismini aldirmak istiyorum. Essolessek.

Wednesday, February 07, 2007

Cank mail

Ya deliricem. 3 tane mail adresimden ikisine inanilmaz sayida cank mail gelmeye basladi. Her gun kisisel e mail adresime en az 40 tane, yahoo ya da artik sanirim 90 tane falan junk mail geliyor. Bu junk mailler konu itibariyle baya birlik icerisindeler.

Ornegin aylardir, basvurmadigim bir kredinin bana ciktigini, birsuru paranin beni bekledigini usenmeden e-mail atan bir yazilim var. Bu yazilimin sahibinin tum bu surecten ne kari var bilmiyorum. Mailleri okudugum zaman iclerinde birkac paragraf yazi oluyor. Bu yazilar oyle sacma sapan ki anlatamam. Sonunda da bir link oluyor (hic tiklamadim ben bu linklere).
Bir grup e mail cinsel hayatlarinda mutsuz insanlari somurmek uzerine yogunlasmis (ki sanirim bunlar cogunlukta) oramizi buramizi buyutmeler, ucuza Viagralar satmalar, webcam imi actim beni izlemek istemez misin diyenler... Baska bir grup bize borsayla ilgili en gizli tuyolari veriyor ve de zengin olmamiza cok az kaldigini soyluyor. Rolex satanlar, sahte rolex satanlar var... Bazen bir Aurelia ya da Jennifer, "hi" "hello" "Let's meet" konulu mailler atiyor. Yine de en sevdiklerim "tebrikler 1 000 000 avro kazandiniz" baslikli e mailler. Altlarinda gercek gibi gorunen email ve telefon bilgileri var. Insani 10 saniyeligine cok mutlu ediyorlar. Sonra google dan arattirarak junk oldugunu anliyoruz.

Bunlarin nasil olduguyla ilgili cok bilgim yok. Ama yine de birgun bitakim uzuvlarimin boyunu buyutmemi tavsiye eden bir e-maile "kardesim sizin isiniz gucunuz yok mu" diyerek cevap attim. (Aslinda daha cok kufurden olusuyordu benim mail. Kendi kendime desarj iste.) Bu is icin kullandigim sirketin e mail seytani (herneyse...) oyle bir email adresi olmadigini soyledi. Zaten bir yazilim tarafindan atildigi belliydi e mailin. Yine de birilerinin kufurlerimi duymasini cok isterdim.

Yani her ne satiyorsaniz alayim ama su emailleri durdurun be kardesim. Sizinle mi ugrascam. Artik hepsini secip siliyorum. Gecenlerde aralarda silmemem gereken bir maili de silmisim. Cop kutusundan geri cikardim. Kimbilir kac tane siliyorum oyle.

Thursday, February 01, 2007

Icimdeki prenses

yaptigimiz dizideki karakterlerden biri prenses. bi sahneye ozendigimden butun prenses sahnelerini bana verdiler. neyse yaptim. gonderdik. sonra bunu izleyen kokona psikolog komitesinden soyle yorum geldi:

prensesimsi olmamismis, daha buyulu, daha siirsel, daha zarif prenses olmasi gerekliymisss.

simdi once psikologlardan bahsetmek lazim. 3 tane kokona kadin bunlar. sirin mi sirin, sevimli mi sevimli bir hayatlari var. dizinin de gayet sevimli olmasini istiyorlar. boyle sirin sirin, kucuk kucuk cocuklar sevimli hikayeler yasicaklar vs... senaryoyu 40 yasinda evinde barbi bebek oynayan bi psikolog yazarsa boyle olur. pembe kalp seklinde yastiklari oldugundan eminim.

yonetmen bunlardan aldigi gazla bana gelmis diyo ki "icindeki prensesi ortaya cikar, daha kizsal, daha feminen ve buyulu olmali hareketler".

ben metalciyim. Metallica ve Megadeath le buyudum. Iron Maidenin cogu sarkisini biliyorum (ki cok fazla var). Siyah giyerdim lisedeyken.

Is basa dusunce icimdeki prensesi cikarmak zorunda kaldim. once sihirli degnek buldum bi tane. studyoda saga sola kosturmaya, dans etmeye, ve prenses gibi oynamaya basladim. herkes garipsiycek sandiysam da anlayisla karsiladilar. ozellikle prensesi, prenses olarak buyumus kokonalara yutturmak zorunda oldugumu bildiklerinden. sonra aynaya gidip hayatimin en prenses pozlarini yaptim, onlari kagida cizdim. geri donup bir 8 saat daha blokiladim animasyonu, sonra overlapleri falan ayarladim. Hala super akici degildi. ama zamanim bitti. yonetmene gosterdim. tamam dedi. yine gonderdik.

korkuyorum. kokonalar yutmazlarsa... gerci onceki yaptigima bi daha baktim. prenses gercekten "adam" gibi hareket ediyor oncekinde. yani son yaptigima kiyaslarsam. Icimdeki prenses aciga cikmis biraz.

Thursday, January 25, 2007

Hoh hoh hoyyy

Ay ben de yururken niye bacaklarim usudu diyorum. Bir de baktim ki internetten -26 dereceymis disarsi.

Sunday, January 21, 2007

Dusundum de...

Insanlar hayatin ne kadar degerli oldugunu anlamiyorlar.

Lisedeyken kimyaci Okkes tahtaya soyle yazmsti derslerden birinde.

Atom + Atom -> Molekul-> Amino Asit-> Protein + "?" -> Hucre->Doku->Organ->... ->Insan

Soru isaretini kimsenin bilmedigini de eklemisti. Bosversene demistim. Sonra bi ara soru isaretini buluruz demistim siraya kalem ucuyla kazidigim "Metallica" nin detaylari uzerinde calisirken.

Simdi yillar sonra o soru isaretini baska bir duzlemde ariyorum. Hem de tum gucumle. Soru isareti animasyonda kucucuk ayrintilarda gizli. Ama cok fazla var bu ayrintilardan. Bazen bu isin tanrilarinin yaptiklari islere bakiyorum. Ve goruyorum ki goz kirparken bir goz harekete onderlik edebiliyor. Bir karelik bir fark var orada. Saniyenin 24 te biri. Herangi bir karede biraz daha az estetik bir resim var mi diye bakiyorum. Her kare ayni estetik guzellikte. Biraraya geldiklerinde de ayni guzelliklerini koruyorlar. Hareket ediyorlar. Yasiyorlar. Nefes aliyorlar ve soylemek istedikleri seyi anlatiyorlar.

Ayni seyi ben yapmaya calistigimda, bittikten sonra bakiyorum. Sayilar, denklemler, ve bilgisayar modelleri goruyorum. Ama hayat goremiyorum. Makine orada ve olu. Oyle gozumun icine bakiyor. Mekanik mekanik. Fizik bilgim onu hayata getirmeyi basaramiyor. Soru isareti baska turlu bir his gerektiriyor. Belki zamanla deneyerek ve yanilarak ve gozlemleyerek bir gun o soru isaretinin iluzyonuna yaklasabilirim. Simdilik sadece uzaktan soru isaretini bulanlara bakabiliyorum.

Dunyada soru isareti iluzyonu yaratabilirseniz cok zengin ve unlu olabilirsiniz. Ama bunlarin hicbiri onemli degil aslinda. Orada daha buyuk bir tatmin var. Yasayan birsey kadar iletisim kurabiliyor animasyon. Bazen daha da fazla. Orada "hayat" in ta kendisi olusabiliyor. Daha once bahsettigim acayip detaylari farkedecek kadar zekiyse insan tabi. Bence Glen Keane, Bobby Beck, Walt Disney ve 9 adami, ve birkac kisi daha o gozle gorebilmeyi basarmislar. Yoktan "Hayat" olusturabilecek kadar zekiler. Gerisi safsata.

Bence bizim amacimiz bu. Dunyaya hayat getirmeye, ya da onu korumaya geldik. Herkes bunun icin geldi. Bilim adamlari deneyler yaparak, ilaclar gelistirerek yapiyor bunu. Gida muhendisleri saglikli besinler uretiyor, modacilar, insanlari giydikleri zaman mutlu edecek kiyafetler yapiyorlar.

Hayatin iluzyonunu olusturmaya henuz cok az zaman ve emek harcamis birisi olarak bile ne kadar zor oldugunu gorebiliyorum. Soru isaretini hayatlari boyunca arayip bulamayan insanlar var. Bazilari ise erkenden bulabiliyor. Buna kendi hayatlarini harciyorlar insanlar. Ve gercekten de bu o kadar degerli aslinda. Hayat olusturmak bu kadar zorken, yoketmek o kadar kolay ki. Bir gazeteciyi daha oldurenlerden sonra yine ortalik karisti. Bunu yapan insan, "hayat" i yokettiginin bilincinde olsa, yasayan birseyin ne kadar degerli oldugunu bilse, biseyleri yasatmak icin, hatta yasiyor gibi gostertmek icin bile ne kadar fazla emek ve zeka gerektigini anlasa, acaba yine yapar mi? Bu insana gercekten anlatilabilir mi "hayat" in ne kadar degerli oldugu? Nasil anlatilir? Hayati geri getiremiyoruz, yeniden uretemiyoruz. Birtur mucize o. Bir yerlerde varsa eger, onu korumak yerine oldurmeyi nasil oluyor da secebiliyoruz.

Naapsam ya?

Saturday, January 20, 2007

Hah hah hayyy

Ben de bugun ev niye soguk diyorum. Isiticiyi kokledim simdi. Bir de baktim ki disarsi -12 dereceymis. Hatta feels like -18 yaziyor. Hah hah hayyy. Cok sapsalim.

Gecen hafta is yerinde calisanlar tarafindan bir e-mail bombardimanina tutulduk. Konu kuresel isinma, greenhouse effect gibi seyler ve artik cok korkmaya baslamamiz gerektigiydi. Bilim adamlari uc bes senedir hic durmadan "sictik... var ya boku yedik..." diye bas bas bagiriyordu zaten. E anca...

Gercekten bilim sitelerine girip baktikca ve bu konuda okudukca (internette milyon tane referans var) gokyuzu ve iklimlerin son zamanlarda ne kadar hizlanarak degistigine inaniyor insan. Dunya sicakligi 1 ila 2 derece arasinda oynamis mesela (bunun bilmemkac yuzyilda bir olabildiginden bahsediyorlar). Biz de bu kis ocagin ortasina kadar neredeyse Antalya kisi gibi hava var idi. Ben o aralar gercekten korkmaya baslamistim. Cunku gecen sene bu zamanlar kicimiz donuyordu. Neyse sonra gercek soguklar basladi. Biraz daha normale dondu hava. Hayir soguklari sevdigimden degil ama iste hersey yolundaymis gibi.

Bu aralar sunu dusunuyorum. Kuresel isinmaya hazir miyim?

Sonucta kuresel isinma kacinilmaz. Ne Cin ve Hindistan ne de Amerika dunyayi kirletmek konusunda geri adim atmaya yanasmiyorlar. Bu ulkelerden Amerika, Recycling falan gibi safsatalarla insanlarin kafalarini biraz rahatlatip kendilerini daha az suclu hissetmelerini sagladiktan sonra altalarina SUV leri dayiyor. Kartonlari karton kutusuna, plastikleri plastik kutusuna atan bilincli ve duyarli cevreci(?) V8 silindirli kamyonunda gaza basiyor.

Bunun yaninda benim iki aydir uzerinde calistigim Cin-Hindistan savasi plani da bu aralar cok iyi gitmiyor. Butun Hintli arkadaslarima Cinlilerden nefret etmeleri gerektigini anlatmaya calisiyorum. Cinlilere de bir tur Hint nefreti saldim ki cocuklari gerekli savasi baslatabilsin en azindan. Cunku genelde Hintliler Cinlileri ve hatta yemeklerini seviyorlar. Ornegin Hintlilerle Pakistanlilari savastirmak cok kolay (Ingilizler onceden altyapiyi hazirlamis) Ama Hintliler bazen Cinlilerle birlik olmak istediklerini bile soyluyorlar ve benim dunyayi kurtarma planlarim boylece suya dusuyor. Hayatimin ilerleyen donemlerinde insanlarimizin rahat bi sekilde yasamalarini saglamak ve dunya uzerindeki kaynaklarin somurulmesini engellemek icin bizzat Hindistana gidip bu savasi baslatmam gerekecek sanirim. Biri 1.4 milyar oburu 1.2 milyar insan... Nasi temizlencek bilmiyorum bu dunya... Amaaan bi bu eksikti. Zaten su aralar mesleki kabizlik yasiyorum. Yaptigim hic bi is "yasamiyor"...


Her neyse sonucta kendimi Kuresel Isinmaya psikolojik olarak hazirlamaya karar verdim. Cunku bu da yeni yil, dogumgunu, ya da yiyeceklerdeki kanser yapan maddeler gibi kacinilmasi imkansiz bir surec. Bu durumda zevk almayi ogrenmemiz gerekiyor. Kuresel isinmanin iklimleri, bitki ortulerini ve hatta hayvanlari degistirecegini, belki bazilarinin nesillerini tuketecegini ama bazi olmayan hayvanlarin ve bitkilerin de evrimlesip "ol"malarini saglayacagini umut ediyorum. Bu durumda cok eglenebiliriz. Yasadigimiz yerlerde yeni yeni hayvanlar tureyecek mesela. Sonra dunya isinip kutuplar eridigi ve sular yukseldigi zaman heryer deniz, ve hava da cok sicak olacak. Bu bizim "yaz" dedigimiz sey. Belki de hayatimizin orta-sonrasi yaslarinda hic bitmeyecek bir yaza girecegiz. Mmmmmm. O kadar da kotu degil. Keske "yaz" gelmeden emekli olabilsem. Emekli maasimla bi yelkenli alip, butun "yaz" ver elini o deniz ver elini bu deniz (artik kara olmayacak sanirim pek) gezer dururuz arkadaslarla. Balik tutar balik yeriz.

Iste gordum mu? Kuresel Isinma o kadar da korkulucak bisey degilmis. (Kendi kendimi ikna etmeyi basardim sanirim. Herkes benim kadar saf olsa keske.)

Herneyse. Simdi -12 derecede sokaga cikip alisveris yapmak zorunda ve de kuresel isinmaya psikolojik hazirligini bitirmis bir insan olarak sabirsizlikla bekliyorum. Keske ogleden sonra gelse "yaz" da carsiya ciksam... Hah hah hayyy.

Saturday, January 13, 2007

Bes parmak

Bugun butun gun bunu dusundum. Neden 5 parmagimiz var? Neden 4 ya da 6 degil? Birseyleri tutmak icin aslinda iki parmak yeterli. Basparmak ve bir tane daha parmak. Ama bizde 3 tane daha var onun disinda. Daha iyi kavramak icin ise 2 tane ekstra yeterli. Ama nasil olur da 5 olur anlamiyorum. Yani 5 asal sayi, cift sayi degil, diger sayilar gibi simetriye uymuyor vs...

Internete baktim. Kimileri tanri oyle yaratti, kimileri doga oyle yaratti diyor. Doga nasil oldu da 5 e karar verdi. 4 te yetiyordu. Evrimde 4 parmaklilar neden elendi ki? Ayni sekilde tutamiyorlar miydi? Kemikler oyle mi gelisebildi. Ya da tanri icin 5 le 6 nin farki neydi? Yani biz 6 parmakli olsak dunya nasil degisicekti?

Tatmin edici cevaplar bulamiyorum...

Thursday, January 11, 2007

Basketbol

Ortaokuldayken NBA hastasiydik. Uc ya da dort kisiydik. Sanirim 1 sene falan surdu. Arkadaslarimla basket oynar basket konusurduk. Ben yardimci oyuncuydum. Asil fanatik olan Onur'dur. Biz Amerikanin bilmemne eyaletinde onlara gore bir aksamustu bize gore ise cumartesi sabahi saat 4 te oynanan NBA maclarini canli izlemek uzere saatleri kurardik. Star 1 televizyonundan yayinlanan NBA maclarini Onur paso videolara kaydederdi. Beraber bulusup izler Jordan nasil smac yapiyor agir cekim izlerdik. Murat Muratanoglu gibi Amerikan aksanli Turkce konusur, Carlz barkliiii diye bagirirdik basket atinca. Onur ve biri daha (ki adini bile unuttum) butun takimlarin butun oyuncularini bilir, yilda ortalama kac sayi atiyorlar, ya da kac top caliyorlar, hepsini bilirlerdi. O zamanlar mahallede her aksamustu bulusulur ortalama 3 saa (yuh) oynanirdi. Mac yapilir, 9 aylik oynanir vs...

Toronto sokaklarinda "yerli"lerle basket oynamaya basladigimda kendimi rahat hissettim bu yuzden. Eskiden cok gerilirdim maclarda. Asla takimlarda oynayamazdim. Hata yapicam da takimin kaybetmesine sebep olucam diye. Hic tanimadigim 9 adamla ilk defa burada cift saha sokak maci yapabildim bir sekilde. Cok cekismeli ve heyecan doluydu. (Baslarda baya bi kendin guven sorunu yasadim ama sonra gercekten iyi oynadigima karar verdim. Ben kendime guvenince ustume gelemediler, iyi oynadim bekledigimden 11 sayidan 3 unu ben attim eheh. Futbol konusundaki kazmaligim baskete yansimamis allahtan...) Bu arada sokaklarda assagi yukari bizim oynadiklarimiza yakin oyunlar oynandigini gordum. Mesela bizim oynadigimiz 9 aylikta birisi ebe secilir, potanin altinda dusen toplari toplardi, digerleri belli yerlerden sirayla sut cekerlerdi. Sonuncu adam atamazsa ebe olur pota altina gecerdi. Atan bir daha atardi. 9 aylik olan (9 tane basket yiyen) oyundan cikar, en son kalan kazanirdi. Burada ise "Amerikan" diye bir oyun var. Oyunda herkes tek ve gayet bencil (Oyunun Isminden olsa gerek). Bildigin basket oynuyorsun ama herkes sana savunma yapiyor ayni anda. Yani birini gecince oburuyle
savasiyosun. Herkesin tek tek skorlari var, 11 e ilk ulasan kazaniyor. Ilk ciktigimizda gotumuzu kaldiramadigimiz icin bunu oynamistik (Maclar cok cekismeli oluyor - acayip kosuyosun).

Herneyse, asil anlatmak istedigim sey, o zamanlar agzimizin sulari akarak televizyondan izledigimiz maclardan birini daha yakindan gorme firsatim oldu. Atlanta Hawks - Toronto Raptors macina Racho ucuza bilet buldu. 20 kafa. Normalde en arka siralar falan 30 - 40. gerci ben yine en arkadaydim. "Fakir"lerle beraber. Tiklim tikis stadyumda yanimdaki insanlarin cogu ya zenci ya uzun sakalli ya da dovmeliydi (ve de bunlarin tum kombinasyonlari). Oturdugum yer cok yukaridaydi. Ama saha o kadar net gorunuyordu ki. Hayret ettim. Sanki cok yakinmis gibiydi.

Bu spor aktivitesi (diger herseyde oldugu gibi) amacindan sapmis ve yine bir eglence ve tuketim pazari haline donusmustu. Her saniyesi birseyler satan, bir tur eglence sunan bir sirket gibiydi. Basketbolu 4 tane 12 dakikalik ceyrek halinde oynayan sistem gerekli tuketim icin mukemmel zaman bosluklari sunabiliyor. Bir koltuga oturdugunuzda gorsel olarak basket sahasi ve izleyenlerin disindaki hersey (ama hersey) reklamdi. Yanip sonen isiklar ve panolar her yerdeydi. Bunun disinda 3 katli sahanin her katinda bir McDonalds, bir Harvey's bir Pizza Pizza bulunmakta, ve bu yerler inanilmaz is yapmaktaydi. (Demek ki sadece oyunlar sirasinda yapilan alisveris tum bu dukkanlari acmaya yetecek ticari basariyi sagliyor.) Kucuk aralar - ornegin molalar bile inanilmaz alisverislerin ve reklamlarin yapilabilecegi bosluklara donusmus. 30 saniye icinde spontane bir sekilde bir insan nasil reklam yapabilir tahmin bile edemezdim. Ornegin bir molada seyircilere kocaman plaj toplari attilar. Bunlara vurarak devamli havada gezinmesini saglayan seyircilere birden "tutun" diye bagirdilar. Toplar elinde kalan seyirciler arasinda cekilis yaptilar ve kazanana 700 dolar verdiler. Bu kazanan adam "genc is adami" kilikli zaten baya bi zengin oldugu anlasilan, onlerde oturan bir adamdi (oralarda biletler 80 - 100 dolar). Bunu goren biz fakirler zaten plaj toplari bize yukarilara hic ulasamadigi icin deliler gibi yuhlamaya basladik. Ben de yuhladim. Ordaki "fakir" kardeslerimle bir butun olduk. Tek yumruk halinde.

Pon pon kizlar hic de "liseli" degillerdi. Profesyonel dansci olduklarini dusunuyorum. Yaptiklari hareketler acayip zor ve hizliydi. Kocaman ve bicimli hacimler kaplayan kitlelerin bu kadar hizli hareket edebilecegini hic dusunemezdim. Yakinlarinda olsam ve bana carpsalar orami burami kirabileceklerini hissettim.

Sonra bitti. Kolalarimizi, pizzalarimizi, ustunde resimler olan bardaklarimizi, ve sapkalarimizi aldik (Ben almadim.). Gecelik eglencemizi yasadik. Evimize postalandik. Geriye eskiden saat 4 lerde kalkip izlenen NBA maclarinin anilari kaldi. O zamanlar yasadigim heyecan ve tat buruk bir huzun oldu bende. Beklemis sarabi icmeye calisirmis gibi hissettim kendimi, dudaklarim buzustu, icim kamasti...

Thursday, January 04, 2007

Tam metal simyacisi

Hiromu Arakawa

Japon.

Buldugu seyler beni dehsete dusuruyor. Full Metal Alchemist diye bir manga-anime serisinin yazari. Ona gore:

Evrenimiz "deger"lerle dolu. Simyacilar bu degerleri birbirlerine cevirebiliyorlar. Yere bir cember ve bir takim ucgenler ciziyorlar. Gereken malzemeleri bu cemberin icine koyuyorlar ve sonra "transmutasyon" yapiyorlar. Isiklar cikiyor ve o malzemelerden bir nesne olusuyor. Mesela bardak kirilmissa kirik parcalari ve biraz topragi yere cizilen cemberin ortasina koyuyorlar, o cembere dokunup isiklar cikarttiraraktan bardagi eski haline donusturuyorlar.

Cok onemli bir kural var. Eger bir deger olusturmak istiyorsak her zaman esdeger birsey kullanmak zorundayiz. Hicbirsey yok yerden cikmiyor. Yeterince tahta olmadan sandalyeyi uretemiyoruz.

Bu hadiseyi canlilara uygulamak yasak ve tabu. Ama iki tane cocuk bu hadiseleri biraz ogrendikten sonra annelerini geri getirmeye karar veriyorlar. Insan vucudunun icindeki tum elementleri ozel bir cemberin icine koyduktan sonra transmutasyon yapmaya basliyorlar. Tam ortasinda koyduklari maddelerin "es"deger olmadigini anliyorlar. "Hayat" sadece malzemelerden olusmuyor ve hayata esdeger birseyler koymadan "hayat" uretilemiyor. Bunu olayin ortasinda anlayan "Full Metal Alchemist" ler o anda panikle hicbirsey yapamiyorlar. Transmutasyon cemberi birinin "can"ini yutuyor. Digeri oburunu geri getirmek icin kolunu ve bacagini cembere yediriyor ve de kardesinin ruhunu bir teneke zirh icerisine yapistirmayi basariyor.

Anladigim kadariyla boyle. Bu ilk bolumde var zaten ondan sonra asil hikaye basliyor. Sonra bu iki eleman vucutlarini geri getirmek icin bir yolculuga cikiyorlar. Diger tum kavramlarla oynamislar. Ama cok yaratici bir sekilde. 51 bolum indirdim. Devamli izliyorum. 30 a geldim. Hic durmadan. Super surukleyici. Heyecan ve eglence had safhada. Bir bolumu kapatip digerini aciyorum. Haftada bir yayinlaniyor olsaydi heralde dayanamazdim. Agzimdan kopukler cikarak bayilirdim.

Monday, January 01, 2007

Alis-Veris

"It's new.
It's you.
It's everything.
It's nothing"

Yaziyordu pankartlarda. Bu magazanin bu yaklasimina hayran oldum. Londra'nin en buyuk giysi magazalarindan biri sanirim. Bu ve buna benzer bir takim "sozde" tuketim karsiti pankartlar tavanlardan sarkarken, yarim metre assagidan agizlarindan salyalar akarak bluz denemeye calisan kadinlar ordusu deneme yerlerini isgal etmislerdi coktan. Ordu sadece o magazada degil tum Oxford Circustan Picadilly e kadar yayilmis, son kalan indirimleri topa tutuyorlardi. Sokaklar belli basli magazalarin torbalariyla doluydu.

"I shop.
Therefore I am."

Kisa boylu bir kadin askilardaki bluzlere ulasmak icin beni ittiriyor. Bunu hic onemsemiyor bile. Ozur dilemiyor ya da geri donmuyor. Ben, O'nun icin bluzlerle arasinda kalan bir et yiginiyim. Beni gecmek ve askilardaki bluzleri denemek onun en dogal hakki ve icgudusu. O an birisi eline bir pala verse eminim onundeki et yiginlarinin hepsini yagmur ormanlarina dalan bilim adamlari gibi bicerek ilerler. Erkek oldugum icin benden daha da nefret ediyor olmali. Kadinlarin orada olmalari gayet dogalken erkekler sanki orada olmayi haketmiyorlar. O yuzden beni ittirmekte hicbir sakinca gormuyor ve de bluzlere akiyordu, orada eriyor, ozune karisiyordu...

"You want it
You buy it
You forget it"

Ayni tur giyecegi deneyen kadinlar arasinda ortak bir dil var. Bir tur iletisim, bir tur sicaklik var. Denerken birbirlerine bakiyorlar, birisinin uzerinde gordukleri baska bir kiyafet bir anda ilgilerini cekiyor. Ornegin bir ceket kisa gelmisse ya da bir kucuk bedeni kalmamissa birbirleriyle paylasiyorlar, birbirlerine destek oluyorlar. Hep beraber uzuluyorlar, kiziyorlar ya da seviniyorlar. Bu bakimdan alisveris sadece musteri ve mal arasinda kalmaktan kurtuluyor, bir tur iletisim haline geliyor.

"Buy me!
I will change your life"

Bir sure sonra o kadar fazla yer gezmis ve o kadar fazla giyecek gormustum ki artik ayird edememeye basladim. Ornegin bazi renkler benim icin ayniydi, bazi kumaslar ya da modeller bana muz kabuklarini cagristiriyordu. Devamli bir "deja vu" hissiyati icerisinde, sevdigim kiza "buraya daha once gelmemis miydik?" diye sormaya basladim. Benim icin orasi ayni yerdi. Sadece bazi harfler-sayilar ve bazi dugmeler ya da fermuarlar degisiyordu. Geri kalan hersey ayniydi. Arasira gercekten degisik seyler goruyordum. O zaman onlari anlamaya calisiyor, deniyor, denetiyordum (ornegin rob gibi birsey denedik, ama kollari nerden cikiyor karar veremedik ve bulamadik). Ama onun disinda bir elbiseler girdabi icerisindeydik. Tuketim cok hizliydi. Mallar bitiyor ve aninda yerlerine yenileri asiliyordu. Butun hersey birbirine karismisti, herkes denedigini orada bir yere asiyordu. Kiyafetin cinsi cok onemli degildi. Gomlek de olsa, etek de olsa, her ne olursa olsun oraya asilan hersey o fiyata aliniyordu.

Kiyafet deneyen insanlar denizinde birbirimizin elinden tutarak ilerlemeye calistik. Elbise girdaplarina kapilmamak icin savas verdik. Yine de sevdigim kiz tum elleri doluyken ve butun cantalari tasirken ayni anda bir yerlerden bir el cikararak askilari karistirabiliyordu. Bir an icin Onu ne kadar baglarsak baglayalim bir yerlerden bir el cikararak askilari karistirabilecegini dusundum. Hatta oradaki adamlari toplayip 5 kisi onu simsiki tutsak bile bir yerlerden o eli cikarip askilari karistirabilecegini anladim. Bu bakimdan iki eli bos olan benden cok daha verimli bir sekilde alisveris yapabiliyordu.

Iki gun suren kiyasiya savasimizin sonunda ben bir kot pantolon, o da sik bir ceketle bu indirim furyasini atlattik. yillardan sonra kot pantolonum olmasi bana garip geliyor. lise 2 de birakmistim en son kotumu. simdi onlarca pantolon denemis bir insan olarak eni boyu kac numara pantolonun bana oldugunu biliyorum. bu bilgiye onlarca pantolon deneyerek ulastim. bazilari kicima girmedi bile. hayatima giren en son seylerden birisi de pijama. cok rahat bir pijama alti buldum ve aldim. Melekler sehrinde adam kucuk kiza "hayattayken en sevdigin sey neydi" diye sordugunda kiz "pijamalar" diyordu.

Sunday, December 24, 2006

cukulata cesmesi

bir ay falan once sirketin partisi oldu cumartesi gecesi. iyi giyinme partisi ama. gomlek giymek lazim. iki "yerli" icki bedavaydi. ben de oda arkadasindan kravat kiralayaraktan "yerli" ickilerin pesine gittim. ickileri icerken bir takim kucuk kucuk yiyecekler getirdiler. Bunlardan yiyebildigim kadar fazla cesitini yedim. sanirim bir tanesinin ne oldugunu anlayamadim.

bir ara soyle bir an oldu. iki uc tane kiz baygin baygin bekliyorlardi. Bir tanesi ise masadaki bir tabaga egilmis birseyler yapiyordu. derugrastigi belli, kurdanlarla biseyleri parcalamaya calisiyor. Sonra arkasina dondu. belli ki arastirmasi bitmis. arkadaslarina gururla haber verdi : "it's chicken" (Tavukmus). Birden baygin bekleyen iki uc kiz "hurraaa" diyerekten o tabaga daldilar.

bu etkinlik bana odtudeki "kokteyl toplulugu" nu hatirlatti. Bu topluluk diger topluluklardan farkliydi. Bir odasi ya da bildirgesi yoktu. El ilanlari dagitmaz, baskani ve yonetim kurulunu secip ortamda gereksiz hiyerarsi yaratip milleti germezdi. Hatta sadece internette ve arkadaslarin arasinda yasayan bir yapisi vardi. Ben uye degildim ama Osman uyeydi sanirim. Neyse eger bir sirket ya da herhangi bir kurulus ODTU icinde bir seminer duzenliyorsa ve ortamda bedava yiyecek varsa bunu haber alan kimse kokteyl topluluguna toplu e-mail ataraktan ya da arkadaslar arasinda bu bilgiyi yayaraktan bir etkinlik duzenlerdi. Hep beraber gider kucuk yiyeceklerden somurur, arada "Naz Gida" dan anlinmis saraplari ya da biralari icer cimlerde yayilirdik. Cok sevimli bir ortamdi, herkes gelirdi. Ya simdi dusundum de, superdi...

Sonra birisi geldi ve assada cukulata cesmesi var dedi. Ulan o nedir diyerek kosarak indik. Cukulata fiskiyesi vardi gercekten. Cukulatalar fiskiyeden fiskiriyor, kucuk bir selaleden kucuk bir havuza dogru akiyor, sanirim bir tur devir daim sistemiyle tekrar fiskiyeye gelip bir daha fiskiriyor. Kenarlarda kurdanlara gecirilmis bir takim yiyecekler var: mesela cilek, mesela kucuk ekmek gibi bisey, ya da boyle poaca gibi tatli biseyler. o seyleri kurdanlardan tutup kucuk cukulata selalesinde banyo yaptiriyorsunuz, sonra da iyice yikanan seyi yiyorsunuz. ben tatli sevmeyen bir insan olarak bu cukulata cesmesinden acayip yedim. Herkes yedi gerci.

hic gormemistim ben cukulata cesmesi.

Friday, December 15, 2006

Icinde calistigim filmi neden caliyorum???

Bilmiyorum.

Hangisi dogru bilmiyorum.

Telif haklari denen seyin iyi mi kotu mu olduguna karar veremiyorum. Hirsiz olup olmadigima da karar veremiyorum. Sucluluk duyup duymamam gerektigine de karar veremiyorum. Sanat, endustri, para ve fikir... Kayboldum.

Icinde calistigim film piyasaya suruldu. Bu Narnia diye bi filmin uzatilmis versiyonu. Piyasaya cikali birkac gun oldu ve ben hemen internetten indirmeye basladim. Bilgisayar ekranindaki yesil yuvarlak dugmeli pencerede yazan seyler dogruysa 8 saat sonra bu filmi izlemeye baslayabilecegim.

3 sene once Queen CD si aldim. Queen i cok severim ben. Dedim ki: artik kendi parami kazaniyorum. Bu paranin bir kismini hayatta bana cok guzel seyler yasatan Queen'e bizzat vermek istiyorum. Bunun uzerine en sevdigim albumlerinden biri olan "A Night at the Opera" nin CD sini aldim. Heyecanla eve gelip lithaen e yaptigimi anlattim. Eger Fredi orada olsaydi bizzat ellerimle ona 15 milyonu verirdim. Sonra lithaen fredinin coktan oldugunu bana hatirlatti. Verdigim paranin ise plak sirketlerinin patronlarinin jakuzilerinin kenarlarindaki karideslere donusecegini dusundurttu. Hakliydi. Cunku Fredi oldu. Artik paramla kendisine Moet&Chandon alamayacak. Buna ragmen dunyada fredi bir album daha satmayi basardi, olumunden yillar sonra, bana... Bu gelecek nesillere belki etkili olur. frediye hayranlik duyarlar cok satti diye belki.

Neyse ayni seyleri bu aralar bir daha yasadim. Icinde calistigim filmi satin almak istesem 35 kafa toslamam gerekiyordu. (Bu benim bir haftalik mutfak masrafima esit neredeyse). Degip degmeyecegine karar vermeye calistim. Sonra yesil yuvarlakli pencerenin altindaki gri dugmeye basiverdim.

Ben ve benim gibi hirsizlar yuzunden film endustrisi her sene yaklasik 8 milyar dolar kaybediyor. Bu kayip ben ve benim gibilere issizlik ve maaslarin dusmesi olarak geri donuyor. Bircok insan aslinda hakettikleri parayi alamiyorlar, eziliyorlar, haklari yeniyor. Bircok insan haketmedikleri halde, binbir emekle uretilen sanat eserlerini izleyip dinliyorlar, ufuklari aciliyor(?), daha zeki oluyorlar (???).(Ya da her neyse...)

Bence, butun hayatim ve deneyimlerim tersini soylese de ve tersini yapmak zorunda olsam da, bu isler para kazanmak icin yapilmaz. Degmez. Insanlar bankacilik gibi baska meslekler yaparak daha cok para kazanabilirler. Mutlulukla emekli olabilirler. O zaman gercekten birseyler ureten bir adam, yaptigi seylerin herkes tarafindan izlenmesinden mutluluk duyar, calinti ya da degil, dunyanin her yerine yayilabiliyorsa yayilir, parasini dusunmez. Cunku bence para cok sacma sapan yerlerden gelirse geliyor. Bu is ise sacma sapan olmamasi gereken bir is. Yine de dunya boyle donmuyor. Walt Disney basta olmak uzere dunyadaki herkes (ki buna Tom Waits de dahil) calinan sarki ve filmlerini calanlari mahkemeye vermis ve de haklarini almislar. Ben de ne kadar boyle desem de birgun birileri benim hakkimi yediginde (? ki oyle mi acaba???) ondan hesabini sorucam. Ya da nedir olay?

Karar veremiyorum. 35 gayme de cok be kardesim...

Monday, December 11, 2006

Konuk Sebze

Yemek tasarimlarimda belli bir talk show yaklasimi var. Her icad ettigim yemekte ayni temel kalibi kullaniyorum. Once sogan ve sarimsak dograniyor. Onlarla beraber protein olacak olan sey tavaya atiliyor. Et, kiyma ya da tavuk... Bunlar biraz pistikten sonra haftanin konuk sebzesi ortama getiriliyor. Bu hafta konuk sebzem karnibahardi. Daha onceleri patlican ve mantarla da calismisligim oldu. Ama karnibahari gorunce dayanamayip aldim ve yesil yerlerini kesip atmam gerektigini tahmin ettim. Biyolog olan ev arkadasim tarafindan da bu tahminim onaylandi.

Konul sebzenin ardindan domates dogruyorum. Bunlar biraz kaynadiktan sonra ise yemegin ana dolgunlugunu olusturacak olan iki bardak pirinc ilave ediliyor. sonra da 4 bardak su. yarim saat sonra 3 gunluk yemegim hazir oluyor.

Ise gec kaldiiiiiiim....