Cin mahallesinin kosesinde bi adam var. Bu adam cok yasli ve bizim kabak kemaneye benzer bir enstruman caliyo. Asyali, Cinli ya da Vietnamli artik bilmiyorum. Tam trafik isiklarinin orda duruyor hep. Beklerken denk geliyorum. Her seferinde ayni sarkiyi caliyor. Ve de ayni sarkinin ayni yerini. 20 sefer gectiysem ordan, hepsinde ayni ezgiyi duydum.
Yanliz bu ezginin bi sorunu var. Hersey guzel gidiyor bir yere kadar. Capon muzigi gibi bisiy. Piyanonun sadece siyah tuslarina basarak birsey caldiginda oyle ezgiler cikar. Notalar falan guzel ama zamanlar bir yerde acayip kopuyor. 2/4 luk gidiyor bir yere kadar. mesela 8 olcu falan. 9. da 3/4 luk oluyor. Ya caponlar halk muziklerinde bu tur ritmsel manyakliklar yapmislar ya da adam yanlis caliyor. Bence adam yanlis caliyor.
Yazik aslinda. Kimbilir neler yasamis buralara dusmustur. Belki de sevgilisi Amerikalilar tarafindan esir alinmis bir Vietnamli komutandir. Sonra Amerikalilar memleket sirlarini vermezse kizi olduruceklerini soylemislerdir. Adam da zavalli naapsin, kalbinin bir yarisi... Ama general de ona guveniyor. Savasin kazanilmasini saglayacak cok onemli mektubu buna vermis. Amerikalilar bunun haberini alinca kizi kacirmislar. (Baslarinda Rambo var). Zavalli adam sevdigini oyle gavur ellerde aci cekerken gorunce dayanamamis mektubu Amerikalilara satmis. Ama tam mektubu teslim ederken General baskin yapmis olabilir. Ya baskin sirasinda kiz vurulup olmusse... Adam da zor kurtulmussa... Adam sonra artik hicbiyere ait olmadigina karar vermis olabilir. Ne Vietnama, ne de bu dunyaya. Sonra yuzmeye baslamis. Ve buralara ulasmis. Yolda buldugu kabaklardan o aleti yapmis ve sonra kizla "bizim sarkimiz" dedikleri sarkiyi calmaya calisiyo olabilir.
Adama gidip "Amca yanlis caliyon" denmez bu saatten sonra.
Saturday, August 26, 2006
Iyi bir gun
Isten hava kararmadan ayrilmayi basardim. Tavuk, marul, domates, limon aldim. Kizarmis tam tavuk. Eve geldigimde hala hava kararmamisti. Marullari dogradim, domatesleri de, limon siktim. Ev arkadasi da yeni uyanmisti. Tavugu ikiye bolduk. Salata dag gibi oldu. Mukemmel balkona ciktik. Obur ev arkadasi olmadigindan. Biralari actik. Hava kararana kadar yedik tavuklari. Superlerdi.
Sonra herseyi yikadim. Bu arada bira icmeye devam ettim. Buz gibi. Mmmm ozlemisim. Sonra kuveti doldurdum sicak suyla. Masaj merkezinin promosyon olarak dagittigi sabun gibi seyi icine serptim. Mumlarimi yaktim, mp3 calarim ve bilgisayarin hoparlorlerini tasidim. Biralar buzlukta oyle bi kivama gelmisti ki, uclari hafif buzlanmis. Mukemmel. Sonra erkan ogur dinleyerek, sicak sulara girerek, buz gibi birayi icmeye basladim. Biseyler dusunmeyi planlamistim. Ama hicbisey dusunemedim. Aklima hicbisey gelmedi. Kendimi zorlasam da. Sadece durabildim.
Cok sevdim o durumu. Hep biseyler dusundugumu anladim. Uyumadan once, tramvayda, iste, yemek yerken, bilgisayarla ugrasirken, heryerde... Her zaman... Kafam biseylerle dolu... Isler, gucler, hayaller, vizeler, sevdigim, insanlar, animasyon, ...
Dusunememe ragmen bira icebiliyordum hala. Insan gozlerini kapayinca baska birseye donusuyor tum atmosfer. Muzik, isik ve sicak... Acayip birseydi. Iki buzlu birayi tukettim orda.
Sonra toparlanip odama gittim, bi bira daha icip sizdim. Gecenin korunde birileri aradi. Gelmeyin sizdim dedim... Ehehe.
Sonra herseyi yikadim. Bu arada bira icmeye devam ettim. Buz gibi. Mmmm ozlemisim. Sonra kuveti doldurdum sicak suyla. Masaj merkezinin promosyon olarak dagittigi sabun gibi seyi icine serptim. Mumlarimi yaktim, mp3 calarim ve bilgisayarin hoparlorlerini tasidim. Biralar buzlukta oyle bi kivama gelmisti ki, uclari hafif buzlanmis. Mukemmel. Sonra erkan ogur dinleyerek, sicak sulara girerek, buz gibi birayi icmeye basladim. Biseyler dusunmeyi planlamistim. Ama hicbisey dusunemedim. Aklima hicbisey gelmedi. Kendimi zorlasam da. Sadece durabildim.
Cok sevdim o durumu. Hep biseyler dusundugumu anladim. Uyumadan once, tramvayda, iste, yemek yerken, bilgisayarla ugrasirken, heryerde... Her zaman... Kafam biseylerle dolu... Isler, gucler, hayaller, vizeler, sevdigim, insanlar, animasyon, ...
Dusunememe ragmen bira icebiliyordum hala. Insan gozlerini kapayinca baska birseye donusuyor tum atmosfer. Muzik, isik ve sicak... Acayip birseydi. Iki buzlu birayi tukettim orda.
Sonra toparlanip odama gittim, bi bira daha icip sizdim. Gecenin korunde birileri aradi. Gelmeyin sizdim dedim... Ehehe.
Monday, August 21, 2006
Kotu bir gun dostum
Sabah ise geldim. 4 gundur ustunde calistigim sahneye baktim. At adam, okuz adami dovuyor... At adami kosarken kitaptan bakarak yapabilirim. Ama dovusurken... Tam bir rezalet. Ayaklar bok gibi gorunuyordu. Patrona gosterdim ve ayaklari yapamadim ve de yapabilcek gibi de gorunmuyorum dedim. Bu arada acayip de dovusturmustum. Biri tos atiyo oburu tekme atiyor falan. Baya ugrasmistim. Guzel gibiydi. At adamin ayaklari haric. Herneyse patron bakti. Bosver bunu birak dedi. Baska bi taneye basla dedi. Kurt adam keci adami yesin dedi. Ama hayal kirikligina ugradi. Ben de ugradim hayal kirikligina. Niye yapamadim ki. Sonra arkadaslarim geldi ve onlar da hayal kirikligina ugradi. Yani tabii ki zor daha cok zaman harcaman lazim falan dediler. Ama at adam kardesim. Ayaklari at gibi gorunmuyo iste. Cok dandik gorunuyo. Carlosu cagirdim. O Disneyde 5 6 sene calismis super bi herif. Bakti. Cok fazla sey yapmissin dedi. Bu atin ayaklarini cozene kadar gotun cikar dedi. Daha basit biseyler yap, bu yaptiginin yarisi bile yeterdi dedi.
Ac gozluluk yaptigima karar verdim. Canavar gibi olabilecek en zor hareketleri, maksimum kontaklari ya da fiziksel ve anatomik olarak yapilmasi cok zor seyleri yapmaya calisiyorum. Bu sonuncusunda acayip cuvalladim dogal olarak. Ben daha ata binmemis bi insanim, ati nasil oynatiym.
Neyse diyerek gunume devam etmeye basladim. Sonra istekilere caktirmadan is gorusmesine gitmem gerekiyodu. Istekiler cakarsa simdiki olanaklarimdan da mahrum olabilirdim. O yuzden cok tehlikeli bi hareketti. Ogle yemegine cikar gibi gitmek en mantiklisiydi. Ama cantami alirsam nereye diye sorcaklar. O zaman gomlegimin icine DVDmi saklayip kaciym dedim. Sonra yaptim bunu. Kosarak kactim. Tramvaya bindim. Sonra gorusmeye gitmeden dunyanin en igrenc pizzasini yedim. Pizzaya olan inancim sarsildi. Gorusmeye gittigimde DVD ye gerek olmadigini anladim. Onlarda varmis zaten. Neyse gorusme iyi gecti. Sonra geri donerken elimde DVDyle yakalanmamak icin kastim, DVDmi cope attim. (Cok salagim) Ama ise yaradi cunku patron giriste beni karsiladi, elimde DVD olsaydi sicmistim. Bu gerginligi de atlatip kurtadama dondum.
Aksama dogru kurtadamin da bugun cok guzel oynamadigini hissettim. Orayi terketmeye karar verdim. Ama patron kapida nobet tutuyordu. Bu yuzden elemanlardan birinin kesfettigi bodrumdaki otopark cikisini kullanmaya karar verdim. Kacmayi basardim. Muzik dinleyerek eve dogru yururken MP3 playerimin pili bitti. Ve o an bugunun guzel bi gun olmadigina kanaat getirdim- yazmaya karar verdim. Sebebini dusundum. Acaba ugurlu lifimle yikanamadigim icin mi oldu. Yoksa yeni aldigim deodorant mi ugursuz geldi. Orta ugurlu donlarimdan birini giymistim yine de kotu gecti. Sanirim bu donu ugursuz sinifina sokucam bugunku performansindan sonra.
Neyseki sag saglim evime ulastim. Simdi toparlanip yarin yeniden saldirmam gerekiyor dunyaya. Canim hicbisey yapmak istemiyor nedense. Ustelik bissuru is var.
Amaaaan. Boktan bigun. E ama yani. Hergun de iyi mi geccek.
Ac gozluluk yaptigima karar verdim. Canavar gibi olabilecek en zor hareketleri, maksimum kontaklari ya da fiziksel ve anatomik olarak yapilmasi cok zor seyleri yapmaya calisiyorum. Bu sonuncusunda acayip cuvalladim dogal olarak. Ben daha ata binmemis bi insanim, ati nasil oynatiym.
Neyse diyerek gunume devam etmeye basladim. Sonra istekilere caktirmadan is gorusmesine gitmem gerekiyodu. Istekiler cakarsa simdiki olanaklarimdan da mahrum olabilirdim. O yuzden cok tehlikeli bi hareketti. Ogle yemegine cikar gibi gitmek en mantiklisiydi. Ama cantami alirsam nereye diye sorcaklar. O zaman gomlegimin icine DVDmi saklayip kaciym dedim. Sonra yaptim bunu. Kosarak kactim. Tramvaya bindim. Sonra gorusmeye gitmeden dunyanin en igrenc pizzasini yedim. Pizzaya olan inancim sarsildi. Gorusmeye gittigimde DVD ye gerek olmadigini anladim. Onlarda varmis zaten. Neyse gorusme iyi gecti. Sonra geri donerken elimde DVDyle yakalanmamak icin kastim, DVDmi cope attim. (Cok salagim) Ama ise yaradi cunku patron giriste beni karsiladi, elimde DVD olsaydi sicmistim. Bu gerginligi de atlatip kurtadama dondum.
Aksama dogru kurtadamin da bugun cok guzel oynamadigini hissettim. Orayi terketmeye karar verdim. Ama patron kapida nobet tutuyordu. Bu yuzden elemanlardan birinin kesfettigi bodrumdaki otopark cikisini kullanmaya karar verdim. Kacmayi basardim. Muzik dinleyerek eve dogru yururken MP3 playerimin pili bitti. Ve o an bugunun guzel bi gun olmadigina kanaat getirdim- yazmaya karar verdim. Sebebini dusundum. Acaba ugurlu lifimle yikanamadigim icin mi oldu. Yoksa yeni aldigim deodorant mi ugursuz geldi. Orta ugurlu donlarimdan birini giymistim yine de kotu gecti. Sanirim bu donu ugursuz sinifina sokucam bugunku performansindan sonra.
Neyseki sag saglim evime ulastim. Simdi toparlanip yarin yeniden saldirmam gerekiyor dunyaya. Canim hicbisey yapmak istemiyor nedense. Ustelik bissuru is var.
Amaaaan. Boktan bigun. E ama yani. Hergun de iyi mi geccek.
Thursday, August 17, 2006
Lolly Poo Lee
Ya Hintli herif bi film yapti. Buradan izleyebilirsiniz. Herkes biseyler yapti. Yanliz bu adam Internete gondermeye basladi filmini. Forumlara gonderiyor, dergilere gonderiyor, sirketlere gonderiyor... Ama devamli gonderiyor. En sonunda birkac unlu siteye cikti. 3d total kapak yapti bunu. Sagda solda filmine bakmaya basladilar. Sonra google a filminin adini yazip baska kimlerin yayinladigini bulmaya basladi. Cinliler, garip garip film siteleri, birkac porno sitede falan buldu filmini. Buldugu her yerde daha cok mutlu olup bunlari bana gostermeye basladi. Ilk baslarda "oh oh pek guzel pek guzel" diyordum. Sonra artik baymaya basladi. "Eeeeeh tamam super". Sonunda kusturdu. "Yeter lan `Lolly Poo Lee` `Lolly Poo Lee` beynimizi yedin" demeye basladim. Oyle diyince daha bir sevkle interneti taramaya basladi ve bulunca beni sinir etmek icin hevesle gostermeye basladi. Hatta geceleri saat 2 ye kadar baska sitelerde de ciksin diye e-mailler falan atmis, bissuru kasmis...
Sonra biz beraber bi festivali kazandik. Gosterilcek filmlerimiz: Ben dedim ki "ben izlemicem senin filmi, kustu butun siber dunya senin filmden". Bunun uzerine assagidaki sevimli posteri yapti benim icin.

Gordugunuz igrenc sey Lolly Poo Lee nin kendisi. Bu kare de filminde bu gerzek hatunun adama saldirip opmeye calistigi sahneden. Tabi Turkceleri biraz zayif. Henuz cok ogretemedim. Ozellikle yazmayi cok becerememisler. Ama iste Hintli. Naaparsin. Yazik.
Buradaki en samimi ve iyi arkadaslarim Hintliler. O yuzden acayip saydirabiliyorum. Ustelik Turkce bilmiyorlar. Bu durumda istedigim kadar saydirabiliyorum. Ve cevremizde baska Turk te yok. O yuzden iyice saydirabiliyorum. Gercekten kotu muyum?
Evet.
Sonra biz beraber bi festivali kazandik. Gosterilcek filmlerimiz: Ben dedim ki "ben izlemicem senin filmi, kustu butun siber dunya senin filmden". Bunun uzerine assagidaki sevimli posteri yapti benim icin.

Gordugunuz igrenc sey Lolly Poo Lee nin kendisi. Bu kare de filminde bu gerzek hatunun adama saldirip opmeye calistigi sahneden. Tabi Turkceleri biraz zayif. Henuz cok ogretemedim. Ozellikle yazmayi cok becerememisler. Ama iste Hintli. Naaparsin. Yazik.
Buradaki en samimi ve iyi arkadaslarim Hintliler. O yuzden acayip saydirabiliyorum. Ustelik Turkce bilmiyorlar. Bu durumda istedigim kadar saydirabiliyorum. Ve cevremizde baska Turk te yok. O yuzden iyice saydirabiliyorum. Gercekten kotu muyum?
Evet.
Wednesday, August 09, 2006
Kediler
Sonunda basima kaldilar.
Evimizde iki tane kedi var. Rockee ve Apache. Ikisi de disi ve kisirlar. Rockee gayet uyuz bir kedi. Butun gun kicini o koltuktan bu koltuga yayip duruyor. Bir de sabahlari 6:30 da kapimi tirmalayarak beslenme talebini dile getiriyor. Ben soylene soylene mamasini tasa bosaltirken bar bar bagiriyor. Oburu daha uyanik. Arada bir ekmeklerimizi caliyor. Rockee yi dovdugu oluyor. Ya da balkonda yakaladigi kuslari getirip gozumuzun onune atiyor. Ben birseyler anlatmaya calistiklarini savunsam da biyolog olan Pat (ev arkadasi) o kadar zeki olmadiklarini soyluyor. Bence evden gitmezsek bizi olduruceklerini ima ediyorlar. En azindan Apache.
Sabah erken kalktigim icin ben beslesem de diger tum isleri Pat yapiyordu bugune kadar. Yani kumu temizlemek, suyu koymak, diger beslenme aktiviteleri vs... Pat bir ayligina cole gidiyor. Orda bitkileri arastircakmis. Kediler de bana patladi bu durumda.
Kedileri severim aslinda. Ama bizim icin kediler evde yasayan diger seylerden cok farkli degildir ki. Kediler bizim yemek artiklarimizla beslenirler, hasta olduklarinda ya da dogurduklarinda sut veririz. Yemek bulamazlarsa avlanirlar. Kertenkele, bocek yerler. Zaten her zaman bes alti tane kedi olur ortalikta. Anne kedimiz dogurdukca nesilden nesile kediler gelir, kediler gider. Belli bir yasa kadar anneleri onlara bakar, yeterince buyuyunce tekmeyi basar. Digerleriyle anlasabilirlerse ya da daha yagli bir kapi bulmazlarsa bizimle yasamaya devam ederler. Bir nevi kontratli calismak gibi. Yanliz anne kediyi kadroya almis durumdayiz. O nesillerdir evimizde. Ve calisiyor memur gibi. Avlaniyor, doguruyor, bilumum kedi kopekle dovusuyor arada.
Bu kediler de buranin devlet memuru gibi. Yayiyorlar paso. O koltuktan bu koltuga... Ozel mamalar aliniyor, kendilerine ozel mama taslari var. Tasin ustunde adlari yaziyo. (Yani bu insanlari anlamiyorum. Kedi onu okicak da gelip ordan mi yicek. Yoksa biz iki tasi karistirsak bunlar yemicek mi o tastan. "Yok bu Rockeenin tasi, siz beni ne saniyosunuz?" mu dicek. Tas lan iste) Aristokrat kedisi bunlar. Neyse ki Venus (obur ev arkadasi) var. Arada bir arayip "kediyi besler misin" diye agliyorum. Gerci o da paso dugunlere gidiyo bu ara. Gecen gun gay wedding e gitti.
Neyse bakalim ilerleyen zaman ne gostericek. Kediler ve ben nasil anlasicaz. Bu durum gelecegimizi nasil etkileyecek? Arkasi yarin.
Evimizde iki tane kedi var. Rockee ve Apache. Ikisi de disi ve kisirlar. Rockee gayet uyuz bir kedi. Butun gun kicini o koltuktan bu koltuga yayip duruyor. Bir de sabahlari 6:30 da kapimi tirmalayarak beslenme talebini dile getiriyor. Ben soylene soylene mamasini tasa bosaltirken bar bar bagiriyor. Oburu daha uyanik. Arada bir ekmeklerimizi caliyor. Rockee yi dovdugu oluyor. Ya da balkonda yakaladigi kuslari getirip gozumuzun onune atiyor. Ben birseyler anlatmaya calistiklarini savunsam da biyolog olan Pat (ev arkadasi) o kadar zeki olmadiklarini soyluyor. Bence evden gitmezsek bizi olduruceklerini ima ediyorlar. En azindan Apache.
Sabah erken kalktigim icin ben beslesem de diger tum isleri Pat yapiyordu bugune kadar. Yani kumu temizlemek, suyu koymak, diger beslenme aktiviteleri vs... Pat bir ayligina cole gidiyor. Orda bitkileri arastircakmis. Kediler de bana patladi bu durumda.
Kedileri severim aslinda. Ama bizim icin kediler evde yasayan diger seylerden cok farkli degildir ki. Kediler bizim yemek artiklarimizla beslenirler, hasta olduklarinda ya da dogurduklarinda sut veririz. Yemek bulamazlarsa avlanirlar. Kertenkele, bocek yerler. Zaten her zaman bes alti tane kedi olur ortalikta. Anne kedimiz dogurdukca nesilden nesile kediler gelir, kediler gider. Belli bir yasa kadar anneleri onlara bakar, yeterince buyuyunce tekmeyi basar. Digerleriyle anlasabilirlerse ya da daha yagli bir kapi bulmazlarsa bizimle yasamaya devam ederler. Bir nevi kontratli calismak gibi. Yanliz anne kediyi kadroya almis durumdayiz. O nesillerdir evimizde. Ve calisiyor memur gibi. Avlaniyor, doguruyor, bilumum kedi kopekle dovusuyor arada.
Bu kediler de buranin devlet memuru gibi. Yayiyorlar paso. O koltuktan bu koltuga... Ozel mamalar aliniyor, kendilerine ozel mama taslari var. Tasin ustunde adlari yaziyo. (Yani bu insanlari anlamiyorum. Kedi onu okicak da gelip ordan mi yicek. Yoksa biz iki tasi karistirsak bunlar yemicek mi o tastan. "Yok bu Rockeenin tasi, siz beni ne saniyosunuz?" mu dicek. Tas lan iste) Aristokrat kedisi bunlar. Neyse ki Venus (obur ev arkadasi) var. Arada bir arayip "kediyi besler misin" diye agliyorum. Gerci o da paso dugunlere gidiyo bu ara. Gecen gun gay wedding e gitti.
Neyse bakalim ilerleyen zaman ne gostericek. Kediler ve ben nasil anlasicaz. Bu durum gelecegimizi nasil etkileyecek? Arkasi yarin.
Friday, August 04, 2006
Sokak Adamlari
Genelde ben konusmam sokak adamlariyla. Guvenli degil cok bizim ulkede. Ama burada kendimi guvende hissettim. Konustum.
1 - Bir seferinde biracinin onunde dilenen bi adam vardi. Biz bir iki bira aldik, ciktik, bir arkadasimizi beklerken geldi, " eglence var galiba bu gece, bana da bi ceyreklik versenize" dedi. Ben "biz o ceyreklik ve eglence icin gunde 10 saat calisiyoruz, sen naapiyosun?" dedim. "Haklisin tam bir loser (kaybeden) im " dedi. "Hayir tembelsin ve ceyrekligi haketmiyosun" dedim. Sonra yavastan segirtti, baskalarina falan sormaya basladi.
2 - Eski (calinan) bisikletimi baglarken bir adam geldi. Benimkinden daha yeni gorunen bisikletini benimkinin yanina bagladi. Bikac adim atti. Elini acip "bir dolarin var mi?" dedi. "Ne guzel bisikletin var oyle, benimkinden iyi durumda, satsana" dedim. Sonra bi daha bakmadi yuzume, saga sola bakmaya basladi. Tanimamazliktan geldi.
Saldirgan oluyorum bazen bu insanlara. Gerci dostum Toygar Gedik kadar olamam. Istiklalde "Gel BEN seni tartiym" diye cocuklari kovalardi. Manyak. Herneyse. Bunlar farkli ama. Bunlarin saglik sigortasi var, issizlik sigortasi var, imkanlari var, herseyleri var... Amaclari yok. O yuzden canki oluyorlar. Bu insanlari tokatlayip 3. dunya ulkelerine gondermek istiyorum, orada hayatta kalma savasi vermelerini istiyorum uc bes sene. Sonra geri getirip sokaga birakmak istiyorum. Acaba yine ayni seyi yapicaklar mi? (Ben de artis olmusum yanliz.)
1 - Bir seferinde biracinin onunde dilenen bi adam vardi. Biz bir iki bira aldik, ciktik, bir arkadasimizi beklerken geldi, " eglence var galiba bu gece, bana da bi ceyreklik versenize" dedi. Ben "biz o ceyreklik ve eglence icin gunde 10 saat calisiyoruz, sen naapiyosun?" dedim. "Haklisin tam bir loser (kaybeden) im " dedi. "Hayir tembelsin ve ceyrekligi haketmiyosun" dedim. Sonra yavastan segirtti, baskalarina falan sormaya basladi.
2 - Eski (calinan) bisikletimi baglarken bir adam geldi. Benimkinden daha yeni gorunen bisikletini benimkinin yanina bagladi. Bikac adim atti. Elini acip "bir dolarin var mi?" dedi. "Ne guzel bisikletin var oyle, benimkinden iyi durumda, satsana" dedim. Sonra bi daha bakmadi yuzume, saga sola bakmaya basladi. Tanimamazliktan geldi.
Saldirgan oluyorum bazen bu insanlara. Gerci dostum Toygar Gedik kadar olamam. Istiklalde "Gel BEN seni tartiym" diye cocuklari kovalardi. Manyak. Herneyse. Bunlar farkli ama. Bunlarin saglik sigortasi var, issizlik sigortasi var, imkanlari var, herseyleri var... Amaclari yok. O yuzden canki oluyorlar. Bu insanlari tokatlayip 3. dunya ulkelerine gondermek istiyorum, orada hayatta kalma savasi vermelerini istiyorum uc bes sene. Sonra geri getirip sokaga birakmak istiyorum. Acaba yine ayni seyi yapicaklar mi? (Ben de artis olmusum yanliz.)
Tuesday, August 01, 2006
Patron vs. Keni 2
ya bu insanlarin isi gucu yok mu anlamiyorum. ya da "bu ne bicim is yeri" Keni'nin deyisiyle. uc yuz, bes yuz derken sonunda bin dolarlik bir bahis ortaya atildi. Sanirim Keni'nin patrona zarar verme istegi butun bunlara sebep oluyor. Nerde sacma sapan bi iddia varsa orda bulusuyorlar. Son iddia da soyle: VorIn (baska bir eleman) ve Keni el ele tutusucaklar. Ustlerinde sadece patronun onlar icin alacagi tanga don olacak. Sokaga cikacaklar. Kosarak trafik isiklarina deyip geri gelicekler. Bunun icin iki sokak gecmeleri gerekiyor. Bu iki sokak da bissuru sirketin bulundugu binalarin arasinda.
Isi gucu biraktilar. Internetten begendiler, patron gitti donlari aldi. Donlar gercekten sapik. G string gibi. Keni defalarca "ben yapmak istemiyorum" dedi. Ama birkere tamam demis artik. Geri donmeyi de yediremiyor. Diger sirketlerde bissuru arkadaslari var. Ve idda geregi tam yemek saatinde bunu yapmalari gerekiyo. VorIn ise cok daha ucuza gitti :400 dolar. (Ya onu pek anlamiyorum). Patron klasik yine kicinda patlayan bahsi bize dagitmaya calisti: izlemek istiyosak 10 dolar vercekmisiz. "Bu ne bicim is yeri".
Abarttilar bence. Aciz biz burda. Bu dangalaklar para saciyo ortaliga. (Tabi yine ben yarin "Keeni" diye bagiranlarin yaninda yerimi alicam.)
Bunun ustune gecen gun bi arkadastan dinledigim fikrayi yaziym: Cok zengin bir adam bir kizla yemek yiyormus. Ona sormus: Sana 1 milyon dolar versem benimle yatar misin? Kiz dusunmus biraz. Yani bi seferlikten noolucak ki falan diyerekten "olur" demis. Adam " 10 dolar versem yatar misin?" demis. Kiz cok kizmis "beni fahise mi sandin" diye bagirmis. Adam da "az once ne oldugun konusunda fikir birligine vardik zaten, simdi fiyatta anlasiyoruz" demis.
Isi gucu biraktilar. Internetten begendiler, patron gitti donlari aldi. Donlar gercekten sapik. G string gibi. Keni defalarca "ben yapmak istemiyorum" dedi. Ama birkere tamam demis artik. Geri donmeyi de yediremiyor. Diger sirketlerde bissuru arkadaslari var. Ve idda geregi tam yemek saatinde bunu yapmalari gerekiyo. VorIn ise cok daha ucuza gitti :400 dolar. (Ya onu pek anlamiyorum). Patron klasik yine kicinda patlayan bahsi bize dagitmaya calisti: izlemek istiyosak 10 dolar vercekmisiz. "Bu ne bicim is yeri".
Abarttilar bence. Aciz biz burda. Bu dangalaklar para saciyo ortaliga. (Tabi yine ben yarin "Keeni" diye bagiranlarin yaninda yerimi alicam.)
Bunun ustune gecen gun bi arkadastan dinledigim fikrayi yaziym: Cok zengin bir adam bir kizla yemek yiyormus. Ona sormus: Sana 1 milyon dolar versem benimle yatar misin? Kiz dusunmus biraz. Yani bi seferlikten noolucak ki falan diyerekten "olur" demis. Adam " 10 dolar versem yatar misin?" demis. Kiz cok kizmis "beni fahise mi sandin" diye bagirmis. Adam da "az once ne oldugun konusunda fikir birligine vardik zaten, simdi fiyatta anlasiyoruz" demis.
Friday, July 28, 2006
Duygu dolu an
Gecen gun Hintliyle Filipinli birbirleriyle sakalasiyolardi. Bi tane tabanca var onla birbirlerine vuruyorlar falan. Sonra ben odaya girerken biri oburune "pezemenk" diye bagirdi (tam soyleyemiyorlar). Ama beni gormemisti, orada oldugumu bilmiyordu. Gozlerim doldu. Diger kulturlere biseyler ogretmeyi basarmisim. Cok mutluyum. Cok unlu ve onemli bir yemek olarak tanittigim ve soylettigim "s.ktiriboktan makarna" dan sonraki en buyuk basarimdir bu.
Monday, July 24, 2006
Rezalet
Pazar gunu patron yemek soyledi. 20 kisi falandik. Yemeklerin yaninda bir tur salata sosu ve eksi kremli bisey de geldi. Ama cok eksi ve tuzlu oldugundan (iclerinde sirke, tuz vs... vardi) kimse yemedi soslari. Patron da butun soslari bir kaba bosaltti. Karistirdi guzelce. Sonra bize donup "Bunu yiyene 100 dolar vericem" dedi. Herkes karisima yaklasti, icinde bir takim partikuller yuzen yag, sirke, tuz ve krem karisimina bakti. Bazilari hayatta yemem diye soylenirken digerleri daha dikkatli baktilar, birkac tanesi tadina bakmak istedi. Ama patron tadina bakmanin yasak oldugunu soyleyerek onlari engelledi. Ben oradaki soslardan sadece birini tatmistim dilimin ucuyla, yeterince igrencti. Kocaman kabi dusununce...
Sonra patron bahsi arttirdi. 200 dolar dedi. insanlar biraz daha bakindilar ama kimse yemeye yeltenmedi. Patron 300 dolar dedi. Sonra iclerinden biri bakti bakti, "Keni bunu yer" dedi.
Keni cinli gibi gorunen muhabbet bir adam. Tenis oynar, boks yapar, sigara icer, yaris motoru kullanir. Biraz garip bi adam. Kolunda tum kolunu cevreleyen bir dovmesi var. Nerde abuk subuk bir bahis ya da yapilcak pislik bir is varsa orada oluyor. Arada bir birileriyle falan guresiyor ornegin. Yerlerde yuvarlaniyolar. Yine de kendi kendine piyango duzenleyip paralari ic eden rus kizdan iyidir.
Her neyse, bu adamlar Keni'yi aradi. "biz boyle boyle bisey yaptik (hey allaaam) yer misin?" dediler. Keni 5 dakka sonra geldi motoruyla. Patron bunu duyunca endiselenmeye basladi. Masada buldugu karabiberlikteki tum karabiberi de karisima ekledi. Keni geldi. Bu bahis olayinin kicinda patladigini hissetmeye baslayan patron izlemek icin 2 dolar vermemiz gerektigini soyledi. Dunyanin en gerzek ve gereksiz gosterisine gitmek icin 2 dolar vermek bana garip gelse de kendimi digerleriyle beraber "keeeni keeeni" diye bagirirken buldum. Keni karisimin tadina bile bakmadi. Hepsini yedi. Patron tarafindan belirlenen 2 dakika kusmama suresini rahatlikla gecti, hatta iyi gorunuyodu. Sonra kusmadi bile.
Ertesi gun keni geldi yine. Sadece circir olmus. Ve 300 dolar kazandi. Haketti bence.
Sonra patron bahsi arttirdi. 200 dolar dedi. insanlar biraz daha bakindilar ama kimse yemeye yeltenmedi. Patron 300 dolar dedi. Sonra iclerinden biri bakti bakti, "Keni bunu yer" dedi.
Keni cinli gibi gorunen muhabbet bir adam. Tenis oynar, boks yapar, sigara icer, yaris motoru kullanir. Biraz garip bi adam. Kolunda tum kolunu cevreleyen bir dovmesi var. Nerde abuk subuk bir bahis ya da yapilcak pislik bir is varsa orada oluyor. Arada bir birileriyle falan guresiyor ornegin. Yerlerde yuvarlaniyolar. Yine de kendi kendine piyango duzenleyip paralari ic eden rus kizdan iyidir.
Her neyse, bu adamlar Keni'yi aradi. "biz boyle boyle bisey yaptik (hey allaaam) yer misin?" dediler. Keni 5 dakka sonra geldi motoruyla. Patron bunu duyunca endiselenmeye basladi. Masada buldugu karabiberlikteki tum karabiberi de karisima ekledi. Keni geldi. Bu bahis olayinin kicinda patladigini hissetmeye baslayan patron izlemek icin 2 dolar vermemiz gerektigini soyledi. Dunyanin en gerzek ve gereksiz gosterisine gitmek icin 2 dolar vermek bana garip gelse de kendimi digerleriyle beraber "keeeni keeeni" diye bagirirken buldum. Keni karisimin tadina bile bakmadi. Hepsini yedi. Patron tarafindan belirlenen 2 dakika kusmama suresini rahatlikla gecti, hatta iyi gorunuyodu. Sonra kusmadi bile.
Ertesi gun keni geldi yine. Sadece circir olmus. Ve 300 dolar kazandi. Haketti bence.
Saturday, July 22, 2006
Yagmur
Vucutlarimiz suyun icinde olustu. Hayatimiz boyunca denize girdik, banyo yaptik, islandik. Suyun tamamen altinda yasama araclari kesfettik. Su ucuz, su temiz, su saglikli, ustumuzdeki kirler akip gider suyla. Yikanmak, yikamak suyla olur. Su ucar gider, zararsizdir, kurur.
Insanlar yagmur yaginca manyak gibi kaciyorlar yagmurdan. Sanki asit yagiyor. Aman bir damlasi degmesin. Yagmurluklar, semsiyeler, herkes arabalarda, tramvaylarda, sokaklardakiler aralara siginmis... Yagmur bu yagmur, islanirsin, kurur...
Sakir sakir yagan yagmur balkonu delerek assagida bir gol olustururken bunlari dusunerek ise gitmek uzere bisiklet kaskimi giydim. Cantamdaki yedek t-shirt kuru kalsin diye torbaya konmustu. Ne olabilirdi ki? Sonra bisiklete binmeye basladim. ilk 2 dakika icinde coktan islanmistim zaten. Ama buna hazirdim. (degil mi?). Sonra anacaddelerden gecmeye basladim. Yagmur cok sorun degildi (Gercekten). Asil sorun yerlerdeki sulardi. Tekerlegin aralarindan akan sular ben hizlandikca tam da kicima puskurmekteydiler. Ustelik bu sular saf su degil iclerinde birtakim topraklar bulunan sulardi (camur). Pantolonumu yikamak zorunda kalacagimdan biraz hayal kirikligina ugradim (genelde pantolonlarin kirlenmediklerine inanirim, onlari cok ender yikarim) Ha su ha toprakli su diyerek yolculuguma devam eden ben yeni bir suprizle karsilastim bisikletin frenleri tutmuyordu islaninca. Ama cok da onemli degildi cunku ODTU de 2 yil frenleri olmayan bisikletimi kullanmistim. Yavaslamak icin baska yontemlerim vardi. Son olarak yerde birikmis toprakli sulari puskurten otomobillerle tanistim. Ama cabuk ogreniyordum. Yerlerden firlayarak ustume basima sicrayacak sulari onceden tahmin ederek onlarin uzagindan geciyordum. Yanliz arkadan puskurten tekerlek sinirime dokunmaya baslamisti. Cunku ustum orta derecede islanmisken pantolonum bok gibi islanmisti. Ben ise yedek T-shirt getirmistim, yedek don degil.
Ise ulastigimda asansorun aynasinda kendime baktim. Sicarim yagmuruna da kurumasina da diyerekten bisikleti parkettim. Herkes dalga gecti. Circir olmasam bari.
Insanlar yagmur yaginca manyak gibi kaciyorlar yagmurdan. Sanki asit yagiyor. Aman bir damlasi degmesin. Yagmurluklar, semsiyeler, herkes arabalarda, tramvaylarda, sokaklardakiler aralara siginmis... Yagmur bu yagmur, islanirsin, kurur...
Sakir sakir yagan yagmur balkonu delerek assagida bir gol olustururken bunlari dusunerek ise gitmek uzere bisiklet kaskimi giydim. Cantamdaki yedek t-shirt kuru kalsin diye torbaya konmustu. Ne olabilirdi ki? Sonra bisiklete binmeye basladim. ilk 2 dakika icinde coktan islanmistim zaten. Ama buna hazirdim. (degil mi?). Sonra anacaddelerden gecmeye basladim. Yagmur cok sorun degildi (Gercekten). Asil sorun yerlerdeki sulardi. Tekerlegin aralarindan akan sular ben hizlandikca tam da kicima puskurmekteydiler. Ustelik bu sular saf su degil iclerinde birtakim topraklar bulunan sulardi (camur). Pantolonumu yikamak zorunda kalacagimdan biraz hayal kirikligina ugradim (genelde pantolonlarin kirlenmediklerine inanirim, onlari cok ender yikarim) Ha su ha toprakli su diyerek yolculuguma devam eden ben yeni bir suprizle karsilastim bisikletin frenleri tutmuyordu islaninca. Ama cok da onemli degildi cunku ODTU de 2 yil frenleri olmayan bisikletimi kullanmistim. Yavaslamak icin baska yontemlerim vardi. Son olarak yerde birikmis toprakli sulari puskurten otomobillerle tanistim. Ama cabuk ogreniyordum. Yerlerden firlayarak ustume basima sicrayacak sulari onceden tahmin ederek onlarin uzagindan geciyordum. Yanliz arkadan puskurten tekerlek sinirime dokunmaya baslamisti. Cunku ustum orta derecede islanmisken pantolonum bok gibi islanmisti. Ben ise yedek T-shirt getirmistim, yedek don degil.
Ise ulastigimda asansorun aynasinda kendime baktim. Sicarim yagmuruna da kurumasina da diyerekten bisikleti parkettim. Herkes dalga gecti. Circir olmasam bari.
Tuesday, July 18, 2006
Sayntoloji nedir?
Gecen gun adamin birisi elime bir ilan tutusturdu. Ustunde sayntoloji (scientology) kilisesine gelin, filmimizi izleyin yaziyordu. Ben sayntolojinin ne oldugunu hic bilmiyorum. Ama adini duymaktaydim. Merak ettim. Yolumun ustundeydi, ugradim. Kapidaki kiza "Nedir sayntoloji" dedim. Guldu. "Senin icin bir filmimiz var onu izle sonra konusalim" dedi. Beni bir odaya goturdu. Acayip guzel bir sinema salonu bu oda. 5 + 1 dolby surround ses sistemi ve klimasi vardi. Serin ve hostu. Isiklar yavas yavas sondu, pahalli bir isik sistemi olmaliydi.
Sonra film basladi "Kafa sagligimiz icin materyalizmin cozum olmadigini anladik" diyerek. "ee neymis cozum ?" diye dusunurken hemen cevap geldi : "sayntoloji". Ben heyecanla "tamam, o ne?" diye dusundum. Sonra yarim saat boyunca bi kitaptan bahsetti bu film. Once mahkemelerin sayntolojiyi din olarak kabul ettigini anlatti. Sonra birsuru adam sirayla cikip bu kitabin ne kadar guzel oldugunu soyledi. Kitap bazilarini basarili isadami yapmis, bazilarini uyusturucudan kurtarmis, ezik insanlari guclu bagimsiz bireyler yapmis. Bir insaat iscisi cikip "bu kitap sayesinde artik isimi seviyorum, saatler hizla akip geciyor" dedi. Bi tane adam cikip "bu kitap sayesinde esimle tanistim" gibi bisey dedi (esi manken falandi bence). Son 30 adamda acayip sikildim. Sonra iki adam konusmaya basladi. Bir tanesi "bu kitap ne kadar guzel" tadinda sorular sorarken oburu "leziz, leziz" tadinda cevaplar verdi. Guya kitabi yazan adam o kadar iyiymis ki yazdigi uc bes kitabi tum insanliga armagan etmis ve biz sansli insanlar 50 dolara bu mukemmel sete sahip olabilirmisiz. (Nasil hediye lan bu - 50 dolar verenlere hediye...). Sonra bu organizasyonun ne kadar buyuk oldugundan, yuzbin tane kilise falan oldugundan bahsetti. Butun kiliselerin yoneltildigi en yuksek makam iseeeeee: Kocaman bir gemi. Mukemmel luks. Sayntoloji papasi orda yasiyo sanirim. (Aslinda bu benim fantazimdi.) Son olarak bi adam cikti. Kameraya dogru yavas yavas yuruyerek cumleler soylemeye basladi. Bu arada arkadan kahramanvari bir muzik geliyordu. 4 tane cumle soyledi adam. Muzik bitti. 2 saniye falan bosluk oldu. "Oh bitti" derken adam yine basladi. Bir once soylediklerine benzer cumleler soyledi. Ama bu sefer cumleler daha uzundu. Muzik yine durdu. "Oh bitti" derken adam yeniden basladi. Bu sayede muzigin cumlelere kisa dustugunu anlayiverdim. Kendimi southparkta hissettim, kahkahalar atmaya basladim. Muzik bitti. Adam yine basladi. Ama bu sefer assalamaya basladi bizi. Cok komikti. "Eziksiniz siz simdi kitabi almazsiniz burdan cikinca" diyo. "Almassaniz salaksiniz valla bak" tadinda biseyler dedi. Bir an "Alsana lan kitabi, AL AL AL" diye bagiricak diye korktum. Adam assaladi, hirsini aldi sonra gitti. Kocaman "HELLO" yazdi ekranda. Nihayet bitti.
Disari ciktim. Disarsi sicakti. Klimali salona bir an geri donmeyi dusundum. Sonra aklima adam geldi. Vazgectim, kapiya yoneldim. Kiza yakalandim tabii ki. "ee filmi begendin mi" diye sordu. "cok guzel olmus, elinize saglik" dedim. "Bak kitaplar burda" dedi. Sonra bi anda benim gozlerimin onune super luks gemide, jakuzinin icinde keyif yapan sayntoloji papasi geldi. Yanindaki civira "bir karides daha yemez misin hayatim?" diyordu. karidese uzandi, gozlerimde karides bir an kitaba verecegim paraya donustu, sonra tekrar karidese donustu. kafasi atan ben kiza donup "sagol kitap almicam" dedim. Kiz kocaman gozleriyle uzgunlugunu belli ettikten sonra "sanirim ilgini kaybettin" dedi. "Evet" dedim. Sonra hayatimda ilk defa saydirdim: "Dinlere cok saygi duysam da hicbirine inanamiyorum, simdi benden kocaman bir reklam ve pazarlama kampanyasina inanmami mi bekliyosunuz?" dedim. Ama sonra dedigimden utandim. Cunku cevabi biliyorum:"evet". Zaten din dedigin ne ki? Sonra dedim ki kendi kendime bu diger dinlere buyuk bir hakaret. Cunku diger dinlerin de bir tur pazarlama kampanyasi olduguna dair bir kanit sanki.
Boylece sayntoloji kilisesinden ciktim. Hala sayntoloji nedir bilmiyorum. Kitabi almicam. Sayntoloji nedir ogrenmicem. Bugun itibariyle, yeni bir din baslatip gemide karidesleri yiyen bir adam olma fantazimden vazgeciyorum. Coktan yapilmis. (Gerci adam olmus) :P
Sonra film basladi "Kafa sagligimiz icin materyalizmin cozum olmadigini anladik" diyerek. "ee neymis cozum ?" diye dusunurken hemen cevap geldi : "sayntoloji". Ben heyecanla "tamam, o ne?" diye dusundum. Sonra yarim saat boyunca bi kitaptan bahsetti bu film. Once mahkemelerin sayntolojiyi din olarak kabul ettigini anlatti. Sonra birsuru adam sirayla cikip bu kitabin ne kadar guzel oldugunu soyledi. Kitap bazilarini basarili isadami yapmis, bazilarini uyusturucudan kurtarmis, ezik insanlari guclu bagimsiz bireyler yapmis. Bir insaat iscisi cikip "bu kitap sayesinde artik isimi seviyorum, saatler hizla akip geciyor" dedi. Bi tane adam cikip "bu kitap sayesinde esimle tanistim" gibi bisey dedi (esi manken falandi bence). Son 30 adamda acayip sikildim. Sonra iki adam konusmaya basladi. Bir tanesi "bu kitap ne kadar guzel" tadinda sorular sorarken oburu "leziz, leziz" tadinda cevaplar verdi. Guya kitabi yazan adam o kadar iyiymis ki yazdigi uc bes kitabi tum insanliga armagan etmis ve biz sansli insanlar 50 dolara bu mukemmel sete sahip olabilirmisiz. (Nasil hediye lan bu - 50 dolar verenlere hediye...). Sonra bu organizasyonun ne kadar buyuk oldugundan, yuzbin tane kilise falan oldugundan bahsetti. Butun kiliselerin yoneltildigi en yuksek makam iseeeeee: Kocaman bir gemi. Mukemmel luks. Sayntoloji papasi orda yasiyo sanirim. (Aslinda bu benim fantazimdi.) Son olarak bi adam cikti. Kameraya dogru yavas yavas yuruyerek cumleler soylemeye basladi. Bu arada arkadan kahramanvari bir muzik geliyordu. 4 tane cumle soyledi adam. Muzik bitti. 2 saniye falan bosluk oldu. "Oh bitti" derken adam yine basladi. Bir once soylediklerine benzer cumleler soyledi. Ama bu sefer cumleler daha uzundu. Muzik yine durdu. "Oh bitti" derken adam yeniden basladi. Bu sayede muzigin cumlelere kisa dustugunu anlayiverdim. Kendimi southparkta hissettim, kahkahalar atmaya basladim. Muzik bitti. Adam yine basladi. Ama bu sefer assalamaya basladi bizi. Cok komikti. "Eziksiniz siz simdi kitabi almazsiniz burdan cikinca" diyo. "Almassaniz salaksiniz valla bak" tadinda biseyler dedi. Bir an "Alsana lan kitabi, AL AL AL" diye bagiricak diye korktum. Adam assaladi, hirsini aldi sonra gitti. Kocaman "HELLO" yazdi ekranda. Nihayet bitti.
Disari ciktim. Disarsi sicakti. Klimali salona bir an geri donmeyi dusundum. Sonra aklima adam geldi. Vazgectim, kapiya yoneldim. Kiza yakalandim tabii ki. "ee filmi begendin mi" diye sordu. "cok guzel olmus, elinize saglik" dedim. "Bak kitaplar burda" dedi. Sonra bi anda benim gozlerimin onune super luks gemide, jakuzinin icinde keyif yapan sayntoloji papasi geldi. Yanindaki civira "bir karides daha yemez misin hayatim?" diyordu. karidese uzandi, gozlerimde karides bir an kitaba verecegim paraya donustu, sonra tekrar karidese donustu. kafasi atan ben kiza donup "sagol kitap almicam" dedim. Kiz kocaman gozleriyle uzgunlugunu belli ettikten sonra "sanirim ilgini kaybettin" dedi. "Evet" dedim. Sonra hayatimda ilk defa saydirdim: "Dinlere cok saygi duysam da hicbirine inanamiyorum, simdi benden kocaman bir reklam ve pazarlama kampanyasina inanmami mi bekliyosunuz?" dedim. Ama sonra dedigimden utandim. Cunku cevabi biliyorum:"evet". Zaten din dedigin ne ki? Sonra dedim ki kendi kendime bu diger dinlere buyuk bir hakaret. Cunku diger dinlerin de bir tur pazarlama kampanyasi olduguna dair bir kanit sanki.
Boylece sayntoloji kilisesinden ciktim. Hala sayntoloji nedir bilmiyorum. Kitabi almicam. Sayntoloji nedir ogrenmicem. Bugun itibariyle, yeni bir din baslatip gemide karidesleri yiyen bir adam olma fantazimden vazgeciyorum. Coktan yapilmis. (Gerci adam olmus) :P
Thursday, July 13, 2006
Bence ...
Bilgisayarda geri donusum kutusuna attigimiz dosyalar bizlere mp3, bilumum kisa videolar ya da herhangi baska dosyalar olarak geri donmelidir. Aksi takdirde geri donusumun bi olayi kalmiyor.
Saturday, July 08, 2006
Post-Modern Palyaco
Arkadaslarimdan guzel haberler alip disari ciktim. Yurudum. Herkesin toplandigi bir yere geldim. Bir konserin sonuna yetismisim. Konser bitince kovboy sapkali bi adam cikip " size mukemmel bir gosteri hazirladiiiik" diye bagirdi. Sonra bembeyaz elbiseler icinde balerin oldugunu tahmin ettigim kiz bir takim hareketler yapmaya basladi. Big Lebowski'deki sacma sapan modern sanat gosterisinde hissettim kendimi. Sonra isiklar baska bir yere yoneldi ve post-modern palyacoyu gordum.
Burnundaki kirmizi top ve yuzundeki beyaz makyaj bir adami bu kadar karizmatik gosterebilir. Neden oyle gorundugunu bilmiyorum. Belki de palyacoluk simgelerini gururla tasiyabildigi ve orta caglardan gelen bir gelenegin temsilcisi oldugu icindir. Beyaz elbiseli kiz yaklasik 2,5 metre capinda metalden bir silindirin icine girdi. Bu silindir ayni zamanda kocaman bir arabanin tekerlegiydi ve de farelerin kosturdugu cemberlere benziyordu. Kiz bu koca cembere bindikten sonra palyaco ve kocaman arabaya cevrildi gozler. Arabanin arka tarafinda bir DJ vardi. Sonra bu devasa araba alevler cikarmaya basladi. DJ in arkasinda devasa bir baca vardi. Bu baca bizim eski sobamiza benziyordu, yalnizca ondan cok daha uzundu ve 2 metrelik alevler cikariyordu. Sonra bu araba hareket etmeye basladi. Dosdogru kalabaligin ortasina. Baktim yanarak usutumuze geliyor. Coluk cocuk tum ahali itiserek kenara kacmaya calistik. Araba yavas yavas geldi, yanimizdan gecti. Bir an soba kafama yikilicak diye korktum. Araba kalabaligi yarip karsi tarafa gecmeye calisirken DJ in aletlerinden biri bozuldu. DJ aletlerin dugmelerine basmaya basladi. Bu arada post-modern palyaco kimsenin anlamadigi birseyler soyluyor, bagirip cagiriyordu. Karsi tarafa ulastiklarinda ayaklarina tahtadan cubuklar takilmis bir grup beyaz elbiseli ve yuzlu insan kalabaligin ustune basarak (benim oldugum yerden oyle gorunuyordu) arabaya ulasti. Sonra hep beraber tekrar ustumuze dogru surduler arabayi. Yine kacildik tum ahali, cocuklar, arabalari ve balonlar... Palyaco bagirip cagirmaya devam etti. Fare cemberindeki kiz arabadan ayrildi, yuvarlanarak bir vince gitti. Vince bagladilar silindirin merkezini ve kizi gokyuzune kaldirdilar. Kiz fare cemberinde kosmaya basladi. Cember donerken ustune takili yerlerden atesler sacmaya basladi. Boylece havada donen bir ates topu gibi gorundu. Sonra birden bissuru havai fisek ve patlayan, yanan, ates cikaran seyler attilar. Fare kiz kosmaya devam etti. Palyaco avazi ciktigi kadar bagirdi. Biz tepemizde olup bitenden gaza gelip bagirdik cagirdik.
Sonra bitti.
Burnundaki kirmizi top ve yuzundeki beyaz makyaj bir adami bu kadar karizmatik gosterebilir. Neden oyle gorundugunu bilmiyorum. Belki de palyacoluk simgelerini gururla tasiyabildigi ve orta caglardan gelen bir gelenegin temsilcisi oldugu icindir. Beyaz elbiseli kiz yaklasik 2,5 metre capinda metalden bir silindirin icine girdi. Bu silindir ayni zamanda kocaman bir arabanin tekerlegiydi ve de farelerin kosturdugu cemberlere benziyordu. Kiz bu koca cembere bindikten sonra palyaco ve kocaman arabaya cevrildi gozler. Arabanin arka tarafinda bir DJ vardi. Sonra bu devasa araba alevler cikarmaya basladi. DJ in arkasinda devasa bir baca vardi. Bu baca bizim eski sobamiza benziyordu, yalnizca ondan cok daha uzundu ve 2 metrelik alevler cikariyordu. Sonra bu araba hareket etmeye basladi. Dosdogru kalabaligin ortasina. Baktim yanarak usutumuze geliyor. Coluk cocuk tum ahali itiserek kenara kacmaya calistik. Araba yavas yavas geldi, yanimizdan gecti. Bir an soba kafama yikilicak diye korktum. Araba kalabaligi yarip karsi tarafa gecmeye calisirken DJ in aletlerinden biri bozuldu. DJ aletlerin dugmelerine basmaya basladi. Bu arada post-modern palyaco kimsenin anlamadigi birseyler soyluyor, bagirip cagiriyordu. Karsi tarafa ulastiklarinda ayaklarina tahtadan cubuklar takilmis bir grup beyaz elbiseli ve yuzlu insan kalabaligin ustune basarak (benim oldugum yerden oyle gorunuyordu) arabaya ulasti. Sonra hep beraber tekrar ustumuze dogru surduler arabayi. Yine kacildik tum ahali, cocuklar, arabalari ve balonlar... Palyaco bagirip cagirmaya devam etti. Fare cemberindeki kiz arabadan ayrildi, yuvarlanarak bir vince gitti. Vince bagladilar silindirin merkezini ve kizi gokyuzune kaldirdilar. Kiz fare cemberinde kosmaya basladi. Cember donerken ustune takili yerlerden atesler sacmaya basladi. Boylece havada donen bir ates topu gibi gorundu. Sonra birden bissuru havai fisek ve patlayan, yanan, ates cikaran seyler attilar. Fare kiz kosmaya devam etti. Palyaco avazi ciktigi kadar bagirdi. Biz tepemizde olup bitenden gaza gelip bagirdik cagirdik.
Sonra bitti.
Sunday, June 11, 2006
Yeni Hayat
Bilgisayarım yok. Ama olacak. Ordayım. Burdayım. Yürüyorum. Yemek yapıyorum. İşe gidiyorum. Yeni bi kalem keşfettim. Tebeşir kalem. Elinle dağıtınca çok güzel tonlama yapıyor. Hotdogcular rekabet ettiler, şehrin bir köşesinde Hotdog 1 liraya düştü. Ordan yedim. Şimdi okuldayım. Süper bir koltuk aldım. Babamın eski muaynanesindeki gibi. Arkaya doğru kaykılabilen patron koltuğu. 10 dolardı. (garaj sale süper bişey). Aldığım herşeyi ikinci el alıyorum ya da sokaklardan topluyorum. bir rafı dolduracak kadar atılmış kitap topladım şehirden. Çok ilginç konuları var. İnsanların neler okuduğunu öğreniyorum bu sayede. Birisi sandalyelerini atıyordu. Aldım bir tane. Sokaktan Suskind in "Koku" kitabını, film yapımcılığıyla ve anneliğin analiziyle ilgili kitaplar buldum. Herşeyi ikinci el almaya devam edeceğim. Benim yüzümden dünyaya atılıcak bişey daha gelmesini istemiyorum. Böylece üretimi ve sanayiyi baltalicam fikrimce. Fotolarımı (acil gitmem lazım)
Tuesday, May 09, 2006
Bant Genişliği
Web sitelerinin bant genişliği oluyor. Belli bir transfer limiti var. Mesela benimki ayda 1.5 gb. Sonra filmimi internet siteme koyup biraz reklam yaptım. Forumlara falan gönderdim. Birkaç gün sonra http://3dyanimacion.com/ http://www.milkandcookies.com/links.php?op=viewlink&cid=2 http://www.cgtimes.com.cn/ gibi internet siteleri alıp kendi sayfalarında göstermişler bi şekilde. Üstelik anasayfalarına koymuşlar. Öyle olunca benim bant genişliği patlamış. 13 gb ye dayanmış. İyi mi kötü mü anlamadım. Dünya yüzeyindeki bi takım İspanyollar ve Çinliler (ki çok fazla çinli olduğunu bir kez daha teyid ettim. istatistiklerde harita var. bi bastım haritaya bi tek çin kıpkırmızı. diğer yerler sarı falan. çok kişi indirince kırmızı oluyor.) alakasız filmimi izliyolar. Bu arada herkes acayip şikayetçi çok yavaş olduğu için. Biraz toparlanınca değiştiricem hizmet sağlayan şirketimi. Ama iyidir. ehehe internet nası bişey yahu??
Disclosure Formlar
Bunları imzaladığınızda gödüğünüz şeyleri kimseye söylememeye yemin etmiş oluyorsunuz. Ya da söylerseniz acayip kızıyorlar. Holivud filmleri uyguluyor bunu. Bugün ikincisini imzalamak üzereyim. Böheahahea.
Birincisi:
Şehrin öbür yakasında sayılabilecek bir yere doğru yürüyorum. Pek bilmediğim yerler. Bir kamyon parkından geçiyorum. Hava sıcak. Güneş gözlüğümü satın almak isteyen bir adamı atlatıyorum. ("Emin misin?" diye soruyor bi de gerizekalı) Kocaman stüdyolara ulaştım. Aradığım adamı bulana kadar binanın içerisindeki dar koridorlarda dolaştım. Bazı yerleri yıkık dökük bir bina ama içerisinde birsürü ekipman (kamera vs...) ve de stüdyo var. Adını zor telaffuz ettiğim Laurant'la tanıştım sonunda. Bana çektiği bi takım videoları gösterdi. Saçma sapan sanat... Fransız olunca insan kafadan saçmalıyormuş gibi bir his uyandı bir süreliğine. Sonra gerçek işlerini gösterdi. Holivud filmlerinde artık çok aksiyonlu, patlamalı çatlamalı bir sahne çekilmeden önce, çekim çok pahallı olduğu için filmleri önce üç boyutta üretip nasıl göründüğüne bakıyorlar. Laurant burada devreye giriyor. Storyboard u ya da senaryoyu alıp ondan acayip dövüşlü, vurdulu kırdılı animasyonlar üretmiş. Bunları Matrix1, matrix2, the island gibi çok büyük filmler için yapmış. "Watchovski kardeşler ne istediklerini saniyesi saniyesine biliyorlardı" diyor. O yüzden çok fazla hareket tasarlamamış. Ama Mission Impossible da çok özgürmüş. Tüm aksiyonu dövüşleri, patlama çatlamaları tasarlamış. Sonra göndermiş, aynısını çekmişler. Daha izlememiş bile. Benden taş çatlasa 3-5 yaş büyük bi küçük adam.
Sonra bana şu an üzerlerinde çalıştıkları projeyi gösterdi. Daha yayınlanmamış bir film. Yuh dedim. Fantastik aksiyon ve dövüş sahneleri var. Adam da çok iyi yapmış bu işi. Adı Jumper. Acayipti. Sonra ilk disclosure formumu imzaladım.
İkincisi:
Eve geldim. Çok yorgundum ve çok uykum vardı. Uyumaya başladım saat 2. Telefon çaldı. Açtım. Adam Amerikada Kalifornia da bir film şirketinde producer. Bana dedi ki bir kısa animasyon filmi projem var. İnternette filmini izledim. Filmi ucuz olsun diye Çindeki animasyon evlerinden birinde yaptırıcam. Animasyon yönetmeni olur musun??? Yuuuuh dedim. Yani ben öğrenciydim daha dün. Bi 3-5 sene içinde olmak istediğim yer bu benim. Ama yani daha küçüğüm çok. 6 haftalığına Çin'e gidicekmişim, filmi yönetip gelicekmişim. Tüm masraflarımı karşılicak vs... Ya inanılmaz bir teklif bu. Ama yapamam ki. Yani gitsem yaparım ama buradaki işlerim yürümez o zaman. Ama yani çok heyecan verici. Yani şu halimle gidip film falan yönetebilirmişim. İnanamıyorum hala. Keşke daha rahat şartlar altında olsaydım. O zaman hiç düşünmeden giderdim. Çin'i de çok merak ediyorum zaten. Acayip bi deneyim olurdu. Sanırım adam öğrenci olduğumu falan bilmiyor. Ya da belki biliyodur. Yine de gururum okşandı baya, kendime güvenim geldi yerine. Sonra Disclosure formunu yolladı. İmzalayınca bana concept art ı ve senaryoyu göndericek. Ama bu süreç içinde bu işi legal sebeplerden yapamicamı söylemem lazım. Iyyy. Yaaaaa. Ne güzel fırsattı. Aaaah ah...
Birincisi:
Şehrin öbür yakasında sayılabilecek bir yere doğru yürüyorum. Pek bilmediğim yerler. Bir kamyon parkından geçiyorum. Hava sıcak. Güneş gözlüğümü satın almak isteyen bir adamı atlatıyorum. ("Emin misin?" diye soruyor bi de gerizekalı) Kocaman stüdyolara ulaştım. Aradığım adamı bulana kadar binanın içerisindeki dar koridorlarda dolaştım. Bazı yerleri yıkık dökük bir bina ama içerisinde birsürü ekipman (kamera vs...) ve de stüdyo var. Adını zor telaffuz ettiğim Laurant'la tanıştım sonunda. Bana çektiği bi takım videoları gösterdi. Saçma sapan sanat... Fransız olunca insan kafadan saçmalıyormuş gibi bir his uyandı bir süreliğine. Sonra gerçek işlerini gösterdi. Holivud filmlerinde artık çok aksiyonlu, patlamalı çatlamalı bir sahne çekilmeden önce, çekim çok pahallı olduğu için filmleri önce üç boyutta üretip nasıl göründüğüne bakıyorlar. Laurant burada devreye giriyor. Storyboard u ya da senaryoyu alıp ondan acayip dövüşlü, vurdulu kırdılı animasyonlar üretmiş. Bunları Matrix1, matrix2, the island gibi çok büyük filmler için yapmış. "Watchovski kardeşler ne istediklerini saniyesi saniyesine biliyorlardı" diyor. O yüzden çok fazla hareket tasarlamamış. Ama Mission Impossible da çok özgürmüş. Tüm aksiyonu dövüşleri, patlama çatlamaları tasarlamış. Sonra göndermiş, aynısını çekmişler. Daha izlememiş bile. Benden taş çatlasa 3-5 yaş büyük bi küçük adam.
Sonra bana şu an üzerlerinde çalıştıkları projeyi gösterdi. Daha yayınlanmamış bir film. Yuh dedim. Fantastik aksiyon ve dövüş sahneleri var. Adam da çok iyi yapmış bu işi. Adı Jumper. Acayipti. Sonra ilk disclosure formumu imzaladım.
İkincisi:
Eve geldim. Çok yorgundum ve çok uykum vardı. Uyumaya başladım saat 2. Telefon çaldı. Açtım. Adam Amerikada Kalifornia da bir film şirketinde producer. Bana dedi ki bir kısa animasyon filmi projem var. İnternette filmini izledim. Filmi ucuz olsun diye Çindeki animasyon evlerinden birinde yaptırıcam. Animasyon yönetmeni olur musun??? Yuuuuh dedim. Yani ben öğrenciydim daha dün. Bi 3-5 sene içinde olmak istediğim yer bu benim. Ama yani daha küçüğüm çok. 6 haftalığına Çin'e gidicekmişim, filmi yönetip gelicekmişim. Tüm masraflarımı karşılicak vs... Ya inanılmaz bir teklif bu. Ama yapamam ki. Yani gitsem yaparım ama buradaki işlerim yürümez o zaman. Ama yani çok heyecan verici. Yani şu halimle gidip film falan yönetebilirmişim. İnanamıyorum hala. Keşke daha rahat şartlar altında olsaydım. O zaman hiç düşünmeden giderdim. Çin'i de çok merak ediyorum zaten. Acayip bi deneyim olurdu. Sanırım adam öğrenci olduğumu falan bilmiyor. Ya da belki biliyodur. Yine de gururum okşandı baya, kendime güvenim geldi yerine. Sonra Disclosure formunu yolladı. İmzalayınca bana concept art ı ve senaryoyu göndericek. Ama bu süreç içinde bu işi legal sebeplerden yapamicamı söylemem lazım. Iyyy. Yaaaaa. Ne güzel fırsattı. Aaaah ah...
Monday, May 08, 2006
Daha da çok şey oldu
Yazıcak çok şey birikti. Bissürü şey oldu. Kendimi Terminatör 1 in sonundaki Sarah O'Connor gibi hissediyorum. Meksikaya giderken günlük yazıyordu. Aynı o günlüğü yazan Sarah O'Connor gibiyim. Bi ara daha uzun yazcam. Şimdi çok yorgunum.
Saturday, April 29, 2006
"Funny shit man... Really funny shit!"
dedi yavaş yavaş uzaklaşırken. Arkasını döndü. Yürümeye başladı. Sonra durdu. Tekrar geri döndü. "Really funny shit" dedi. "Thanks" dedim. Yürüdü gitti. Herkes - ben de dahil olmak üzere - aval aval baktık arkasından.
Steve Hunter bu adam. Pixar'ın supervisor animatörlerinden biri. Incredibles'ta animation director lerden birisiydi. Dünyanın en iyi 20 30 animatöründen biridir heralde. Bıdık gibi bi adam. Devamlı hareket halinde, hafif tombik, kafası kel ama bi tutam saç tam ortadan çıkıyor huni gibi. Sırtçantasını alıp iş aramaya nasıl Amerika'ya gittiğini anlattı. Bir kısmımızla konuştu. Sınıfın zıpırı ondan kritik almayı başardı. Sonra gitti.
Cok yorgun oldugumdan yazamadım bugun. Ama cok sey oldu arada.
Steve Hunter bu adam. Pixar'ın supervisor animatörlerinden biri. Incredibles'ta animation director lerden birisiydi. Dünyanın en iyi 20 30 animatöründen biridir heralde. Bıdık gibi bi adam. Devamlı hareket halinde, hafif tombik, kafası kel ama bi tutam saç tam ortadan çıkıyor huni gibi. Sırtçantasını alıp iş aramaya nasıl Amerika'ya gittiğini anlattı. Bir kısmımızla konuştu. Sınıfın zıpırı ondan kritik almayı başardı. Sonra gitti.
Cok yorgun oldugumdan yazamadım bugun. Ama cok sey oldu arada.
Monday, April 24, 2006
Felekten bir gün
Hocanın bana verdiği gitarı ona geri vermem gerekiyor yakında. Dolayısıyla geceleri eve gidince çalacak birşeyim kalmıyor. Hmm ne yapmalıyım bu konuda. Acaba flüt falan mı alsam. Ya da mızıka. Geceleri müziksiz çekilmez. Günün yorgunluğu nasıl atılır. Bir süre sonra sırt çantamı alıp yola çıkacağım. Zaten çok heyecanlı bir durum bu. Gittiğim yerlerde geceleri naaparım acaba... diye düşünmekteydim.
Ve sonra birisi çağırdı beni. Dışarı bir çıktım ki.
Ve sonra birisi çağırdı beni. Dışarı bir çıktım ki.
Ve sonraaa.
Öheee. Bana bunu almışlar. Küçük gitar. En az büyüğü kadar ses çıkarıyo. Sapık bişey. Çok rahat. Üstelik küçücük. Yani tam sırtçantasına tak, istediğin yere git, çal çalabildiğin kadar... Çalması çok zevkli.
Resimde gördüğünüz sapıklarla biraz takıldım. Sonra odama gittim ve gitarı kurcalamaya başladım.
Çok şanslı bir insanım bea. Nası oldu bu şeyler. Mahcup oldum acayip. Çok sevindim. Artık geceleri çalıp söylemeye devam. Heyooo.
PS: Merak etmeyi yarın traş olucam.
Sunday, April 23, 2006
Çekirdek ve Zaman
Bizde çekirdek zamanla ölçülür. Örneğin kabak çekirdeği, ay çekirdeği (tuzlu, tuzsuz, yanları beyaz olan vs...) bitmeye yaklaştığında aramızdan birisi "Eyvah 20 dakikalık çekirdeğimiz kalmış" der. Ya da bakkala gidip "2 saatlik çekirdek" alırız.
Çekirdeğin ne kadar süreceğini hesaplamak kolay değildir. Temel formülü kullanırız:
Çekirdek Miktarı = t(zaman) X Yiyici Hırsı . (Bunun yanında çekirdeğin yiyici ağzına olan uzaklığının da etkili olduğuna tanık olmuşumdur.) Formülü iyi uygularsanız her zaman kazanırsınız. Örneğin dolmuş bi avuç çekirdek sonra gelebilir ya da parka ulaştıktan sonra güneş batana kadar bir cep çekirdek zamanımız olucak.
Dün birisi plastik bir kap içinde çitlenmiş çekirdek aldı. Zaman kavramımde derin hasarlar oluştu. Önce inceledim. Çitlenmiş, sadece çekirdeğin içi olan bir kutu düşünün. Üstelik tahminlerime göre insan tarafından çitlenmemiş (hiç salya yoktu). Ben hemen (Nike ın falan 3. dünya ülkelerinde yaptığı gibi) bir firmanın fakir insanları alıp kitleler halinde çekirdekleri çitleyip içlerini yememe işkencesine tabi tuttuğunu varsaydım. Kendim denemişliğim var. 15 kadar olunca dayanamayıp hepsini yedim. Zor iştir. Ya da küçük bir psikopat yaratık üretip, genetik teknolojiyle salyalarını aldırıp elektrikle eğiterek çekirdekleri çitleyip içlerini üretim bandına atmalarını sağladıklarını düşündüm. (Ya da endüstriyel tasarımcılar sonunda çekirdek çitleme makinesi üretmiş olabilirler mi? Ama bu çok düşük ihtimal.)
İlk avucumu hap diye yuttuktan sonra arkadaşımda dehşetle dönüp "az önce yarım saatlik çekirdek yedim" dedim. Hiçbişey anlamadılar tabi.
Çekirdeğin ne kadar süreceğini hesaplamak kolay değildir. Temel formülü kullanırız:
Çekirdek Miktarı = t(zaman) X Yiyici Hırsı . (Bunun yanında çekirdeğin yiyici ağzına olan uzaklığının da etkili olduğuna tanık olmuşumdur.) Formülü iyi uygularsanız her zaman kazanırsınız. Örneğin dolmuş bi avuç çekirdek sonra gelebilir ya da parka ulaştıktan sonra güneş batana kadar bir cep çekirdek zamanımız olucak.
Dün birisi plastik bir kap içinde çitlenmiş çekirdek aldı. Zaman kavramımde derin hasarlar oluştu. Önce inceledim. Çitlenmiş, sadece çekirdeğin içi olan bir kutu düşünün. Üstelik tahminlerime göre insan tarafından çitlenmemiş (hiç salya yoktu). Ben hemen (Nike ın falan 3. dünya ülkelerinde yaptığı gibi) bir firmanın fakir insanları alıp kitleler halinde çekirdekleri çitleyip içlerini yememe işkencesine tabi tuttuğunu varsaydım. Kendim denemişliğim var. 15 kadar olunca dayanamayıp hepsini yedim. Zor iştir. Ya da küçük bir psikopat yaratık üretip, genetik teknolojiyle salyalarını aldırıp elektrikle eğiterek çekirdekleri çitleyip içlerini üretim bandına atmalarını sağladıklarını düşündüm. (Ya da endüstriyel tasarımcılar sonunda çekirdek çitleme makinesi üretmiş olabilirler mi? Ama bu çok düşük ihtimal.)
İlk avucumu hap diye yuttuktan sonra arkadaşımda dehşetle dönüp "az önce yarım saatlik çekirdek yedim" dedim. Hiçbişey anlamadılar tabi.
Subscribe to:
Posts (Atom)