Tuesday, May 09, 2006

Bant Genişliği

Web sitelerinin bant genişliği oluyor. Belli bir transfer limiti var. Mesela benimki ayda 1.5 gb. Sonra filmimi internet siteme koyup biraz reklam yaptım. Forumlara falan gönderdim. Birkaç gün sonra http://3dyanimacion.com/ http://www.milkandcookies.com/links.php?op=viewlink&cid=2 http://www.cgtimes.com.cn/ gibi internet siteleri alıp kendi sayfalarında göstermişler bi şekilde. Üstelik anasayfalarına koymuşlar. Öyle olunca benim bant genişliği patlamış. 13 gb ye dayanmış. İyi mi kötü mü anlamadım. Dünya yüzeyindeki bi takım İspanyollar ve Çinliler (ki çok fazla çinli olduğunu bir kez daha teyid ettim. istatistiklerde harita var. bi bastım haritaya bi tek çin kıpkırmızı. diğer yerler sarı falan. çok kişi indirince kırmızı oluyor.) alakasız filmimi izliyolar. Bu arada herkes acayip şikayetçi çok yavaş olduğu için. Biraz toparlanınca değiştiricem hizmet sağlayan şirketimi. Ama iyidir. ehehe internet nası bişey yahu??

Disclosure Formlar

Bunları imzaladığınızda gödüğünüz şeyleri kimseye söylememeye yemin etmiş oluyorsunuz. Ya da söylerseniz acayip kızıyorlar. Holivud filmleri uyguluyor bunu. Bugün ikincisini imzalamak üzereyim. Böheahahea.

Birincisi:

Şehrin öbür yakasında sayılabilecek bir yere doğru yürüyorum. Pek bilmediğim yerler. Bir kamyon parkından geçiyorum. Hava sıcak. Güneş gözlüğümü satın almak isteyen bir adamı atlatıyorum. ("Emin misin?" diye soruyor bi de gerizekalı) Kocaman stüdyolara ulaştım. Aradığım adamı bulana kadar binanın içerisindeki dar koridorlarda dolaştım. Bazı yerleri yıkık dökük bir bina ama içerisinde birsürü ekipman (kamera vs...) ve de stüdyo var. Adını zor telaffuz ettiğim Laurant'la tanıştım sonunda. Bana çektiği bi takım videoları gösterdi. Saçma sapan sanat... Fransız olunca insan kafadan saçmalıyormuş gibi bir his uyandı bir süreliğine. Sonra gerçek işlerini gösterdi. Holivud filmlerinde artık çok aksiyonlu, patlamalı çatlamalı bir sahne çekilmeden önce, çekim çok pahallı olduğu için filmleri önce üç boyutta üretip nasıl göründüğüne bakıyorlar. Laurant burada devreye giriyor. Storyboard u ya da senaryoyu alıp ondan acayip dövüşlü, vurdulu kırdılı animasyonlar üretmiş. Bunları Matrix1, matrix2, the island gibi çok büyük filmler için yapmış. "Watchovski kardeşler ne istediklerini saniyesi saniyesine biliyorlardı" diyor. O yüzden çok fazla hareket tasarlamamış. Ama Mission Impossible da çok özgürmüş. Tüm aksiyonu dövüşleri, patlama çatlamaları tasarlamış. Sonra göndermiş, aynısını çekmişler. Daha izlememiş bile. Benden taş çatlasa 3-5 yaş büyük bi küçük adam.
Sonra bana şu an üzerlerinde çalıştıkları projeyi gösterdi. Daha yayınlanmamış bir film. Yuh dedim. Fantastik aksiyon ve dövüş sahneleri var. Adam da çok iyi yapmış bu işi. Adı Jumper. Acayipti. Sonra ilk disclosure formumu imzaladım.

İkincisi:

Eve geldim. Çok yorgundum ve çok uykum vardı. Uyumaya başladım saat 2. Telefon çaldı. Açtım. Adam Amerikada Kalifornia da bir film şirketinde producer. Bana dedi ki bir kısa animasyon filmi projem var. İnternette filmini izledim. Filmi ucuz olsun diye Çindeki animasyon evlerinden birinde yaptırıcam. Animasyon yönetmeni olur musun??? Yuuuuh dedim. Yani ben öğrenciydim daha dün. Bi 3-5 sene içinde olmak istediğim yer bu benim. Ama yani daha küçüğüm çok. 6 haftalığına Çin'e gidicekmişim, filmi yönetip gelicekmişim. Tüm masraflarımı karşılicak vs... Ya inanılmaz bir teklif bu. Ama yapamam ki. Yani gitsem yaparım ama buradaki işlerim yürümez o zaman. Ama yani çok heyecan verici. Yani şu halimle gidip film falan yönetebilirmişim. İnanamıyorum hala. Keşke daha rahat şartlar altında olsaydım. O zaman hiç düşünmeden giderdim. Çin'i de çok merak ediyorum zaten. Acayip bi deneyim olurdu. Sanırım adam öğrenci olduğumu falan bilmiyor. Ya da belki biliyodur. Yine de gururum okşandı baya, kendime güvenim geldi yerine. Sonra Disclosure formunu yolladı. İmzalayınca bana concept art ı ve senaryoyu göndericek. Ama bu süreç içinde bu işi legal sebeplerden yapamicamı söylemem lazım. Iyyy. Yaaaaa. Ne güzel fırsattı. Aaaah ah...

Monday, May 08, 2006

Daha da çok şey oldu

Yazıcak çok şey birikti. Bissürü şey oldu. Kendimi Terminatör 1 in sonundaki Sarah O'Connor gibi hissediyorum. Meksikaya giderken günlük yazıyordu. Aynı o günlüğü yazan Sarah O'Connor gibiyim. Bi ara daha uzun yazcam. Şimdi çok yorgunum.

Saturday, April 29, 2006

"Funny shit man... Really funny shit!"

dedi yavaş yavaş uzaklaşırken. Arkasını döndü. Yürümeye başladı. Sonra durdu. Tekrar geri döndü. "Really funny shit" dedi. "Thanks" dedim. Yürüdü gitti. Herkes - ben de dahil olmak üzere - aval aval baktık arkasından.

Steve Hunter bu adam. Pixar'ın supervisor animatörlerinden biri. Incredibles'ta animation director lerden birisiydi. Dünyanın en iyi 20 30 animatöründen biridir heralde. Bıdık gibi bi adam. Devamlı hareket halinde, hafif tombik, kafası kel ama bi tutam saç tam ortadan çıkıyor huni gibi. Sırtçantasını alıp iş aramaya nasıl Amerika'ya gittiğini anlattı. Bir kısmımızla konuştu. Sınıfın zıpırı ondan kritik almayı başardı. Sonra gitti.

Cok yorgun oldugumdan yazamadım bugun. Ama cok sey oldu arada.

Monday, April 24, 2006

Felekten bir gün

Hocanın bana verdiği gitarı ona geri vermem gerekiyor yakında. Dolayısıyla geceleri eve gidince çalacak birşeyim kalmıyor. Hmm ne yapmalıyım bu konuda. Acaba flüt falan mı alsam. Ya da mızıka. Geceleri müziksiz çekilmez. Günün yorgunluğu nasıl atılır. Bir süre sonra sırt çantamı alıp yola çıkacağım. Zaten çok heyecanlı bir durum bu. Gittiğim yerlerde geceleri naaparım acaba... diye düşünmekteydim.

Ve sonra birisi çağırdı beni. Dışarı bir çıktım ki.

Ve sonraaa.



Öheee. Bana bunu almışlar. Küçük gitar. En az büyüğü kadar ses çıkarıyo. Sapık bişey. Çok rahat. Üstelik küçücük. Yani tam sırtçantasına tak, istediğin yere git, çal çalabildiğin kadar... Çalması çok zevkli.


Resimde gördüğünüz sapıklarla biraz takıldım. Sonra odama gittim ve gitarı kurcalamaya başladım.


Çok şanslı bir insanım bea. Nası oldu bu şeyler. Mahcup oldum acayip. Çok sevindim. Artık geceleri çalıp söylemeye devam. Heyooo.

PS: Merak etmeyi yarın traş olucam.

Sunday, April 23, 2006

Çekirdek ve Zaman

Bizde çekirdek zamanla ölçülür. Örneğin kabak çekirdeği, ay çekirdeği (tuzlu, tuzsuz, yanları beyaz olan vs...) bitmeye yaklaştığında aramızdan birisi "Eyvah 20 dakikalık çekirdeğimiz kalmış" der. Ya da bakkala gidip "2 saatlik çekirdek" alırız.

Çekirdeğin ne kadar süreceğini hesaplamak kolay değildir. Temel formülü kullanırız:
Çekirdek Miktarı = t(zaman) X Yiyici Hırsı . (Bunun yanında çekirdeğin yiyici ağzına olan uzaklığının da etkili olduğuna tanık olmuşumdur.) Formülü iyi uygularsanız her zaman kazanırsınız. Örneğin dolmuş bi avuç çekirdek sonra gelebilir ya da parka ulaştıktan sonra güneş batana kadar bir cep çekirdek zamanımız olucak.

Dün birisi plastik bir kap içinde çitlenmiş çekirdek aldı. Zaman kavramımde derin hasarlar oluştu. Önce inceledim. Çitlenmiş, sadece çekirdeğin içi olan bir kutu düşünün. Üstelik tahminlerime göre insan tarafından çitlenmemiş (hiç salya yoktu). Ben hemen (Nike ın falan 3. dünya ülkelerinde yaptığı gibi) bir firmanın fakir insanları alıp kitleler halinde çekirdekleri çitleyip içlerini yememe işkencesine tabi tuttuğunu varsaydım. Kendim denemişliğim var. 15 kadar olunca dayanamayıp hepsini yedim. Zor iştir. Ya da küçük bir psikopat yaratık üretip, genetik teknolojiyle salyalarını aldırıp elektrikle eğiterek çekirdekleri çitleyip içlerini üretim bandına atmalarını sağladıklarını düşündüm. (Ya da endüstriyel tasarımcılar sonunda çekirdek çitleme makinesi üretmiş olabilirler mi? Ama bu çok düşük ihtimal.)

İlk avucumu hap diye yuttuktan sonra arkadaşımda dehşetle dönüp "az önce yarım saatlik çekirdek yedim" dedim. Hiçbişey anlamadılar tabi.

Thursday, April 13, 2006

Worst Person Shooter

İnsanların internet yoluyla karakterleri canlandırdığı üç boyutlu oyunlar var. Ortalama 500.000 kişi ayda 15 dolar kadar para vererek bir ay boyunca bir karakteri canlandırıyorlar. Karakterlerini eğitiyorlar, diğer karakterlerle savaşıyorlar, bir takım objeleri alıp satıyorlar. Güçleniyorlar zamanla, deneyimleri ve yetenekleri artıyor sanal dünyanın kuralları içerisinde.

Bu oyunların müptelası olan bir adam uzun süre oynamış ve çok güçlü bir karakter yaratmış. Bu süre içerisinde de diğer oyuncularla sosyal bir bağ kurmuş. Diğer oyuncular bu adamı seviyorlar. Sonra adam oyunu bırakacağını açıklamış. Oyun dünyasında da karakterinin ölmesi anlamına geliyor bu. Bunu duyan sevenleri ona veda etmek için biraraya geliyorlardı internetten izlediğim videoda. Third person Shooter tarzı bir oyun bu. Yani üçüncü kişi gözünden bakış, yani oyuncunuzun arkasındaki bir kameradan olan bitenleri izliyorsunuz, oyuncunuz dönünce kameranız da dönüyor vs... İzlediğim video oyundan direk olarak kaydedilmiş. Oyuncu koşarak bir göl kenarına ulaştı. Burada yaklaşık 50 60 kadar başka karakter sıraya girmişti. Oyunu terkeden adama veda etmek için ve iyi dileklerini sunmak için. Oyuncu da sıraya girdi.

Oyunun müptelası olan adam ve güçlü karakteri tam da bu sırada delirdiler. Beraberce oradaki 50 ye yakın kişiyi katlettiler.

Birden ortalık büyülerle ve ateşlerle falan doldu. Bazıları kaçmaya çalıştı. Oyunun müptelası olan psikopat bunları bizzat kovalayarak bir bir öldürdü. (Oyunda ölünce bir takım özellikleri kaybediyorsun ve baştan başlıyorsun)

Buradan çıkardığım ders insanın özünün kötü olduğu. Sosyal bir yapı içinde eğer baskı yapacak bir öğe yoksa insanın iç yüzü hızla ortaya çıkıyor. Bu oyunda diğerlerine zarar vermek kötü birşey sayılmıyor. Gerçek dünyadaki kanunlar, dinler ya da sosyal ahlak bulunmamakta. O zaman herşeyden özgür ve bağımsız olmak mümkün. Bu özgür ortamda insan davranış biçimi de böyle.

Yani birini öldürdüğünüzde din "cehenneme gideceksin" demediği ya da polis bizi hapise atmadığı sürece hiçbir suçluluk ya da acı çekmiyoruz. Bu durumda ben gerçekten hastalıklı ruhu olan özgür insanoğluna karşı dini ya da kanunları tercih ediyorum diyebilirim. Bu şeylere hep biraz uzaktan ve tiksintiyle baktım. Dogma ya da monarşiyi sevmiyorum, diktatörlerden haz etmem. Ama şimdi düşünüyorum da insan, kafasına vurulmadıkça sapıtıyor galiba. Tam emin değilim. Örneğin Hitlerin nasıl bir gerekliliği vardı bilemiyorum. Ama bişiyler var yani orda.

Tuesday, April 11, 2006

TV

Yan sınıftaki adam kanal D yi internetten izleyebileceğimi söyledi. Gerçekten de izlenebiliyor. Hemen heyecanla açtım. Geceyarısı magazini. Tamam çok eğlenceli. İlk birkaç haberi dinledim. Okan Bayülgen dalga geçti gazetecilerle. "Hadi arkadaşlar dağılalım" dedi. Sonra "Ayakkabıları çektiniz mi?" diyo... Sonra bir kadın çıktı. Bu kadınla bir restoranda röportaj yapmaya başladılar. Kadının kocası Sanem Çelikle basılmış. Her neyse adam sorular sormaya başladı aldatılan kadına. Kadın konuşmaya başladı. Derin duygusal travmalar yaşamış olduğunu belli eden sesiyle kendisinin ne kadar güçlü olduğunu anlatmaya çalıştı. Arkadaşlarıyla yemek yiyebileceğini, yeni sevgilileri olacağından falan bahsetti. Ama sesi herşeyi anlatıyordu. Kelimeler çok hızlı ve baskın bir şekilde çıkıyor ağzından. Psikolojisinin bir hayli bozuk olduğu kesin. Sanki rol yapıyor gibi. Ama ne kadar acı çektiğini hissedebiliyor insan. Ne kadar kızdığını ve intikam için her türlü şeyi (bu örnekte kendi psikolojisi sanırım) feda edebileceğini görebiliyor insan. Bütün bunlara rağmen ne kadar güçlü olduğunu, çıkıp yemeğe gittiğini ve hatta magazin basınına kendini kanıtlamaya çalıştığını da görüyor.

Ve sonra bomba soru geldi : "Kocanız ve Sanem Çeliğin gazetede yayınlanan şu fotoğrafları hakkında ne düşünüyorsunuz?"

Ben kapattım.

Bu kadının şu halini izlemenin o ana kadar ne kadar canımı yaktığını düşündüm. Sonra şu soruyu yanıtlamasını dinlemeye dayanamayacağımı anladım. Bu işkenceden korkunç zevk alan insan yaratığına olan yabancılığım biraz daha arttı.

Sanırım ana haber bültenini izlicem artık sadece.

Thursday, April 06, 2006

Render Sakalı

Böyle bir kavram var. Render sakalı diye. Animasyon bittikten sonra onu boyatmak gerekiyor. Bunun için de birçok işlemci gerekli. Boyatma işlemine render diyorlar. Bu dosyaları boyayan birçok işlemcisi olan bir sistem var, adı render farm (render tarlası)

Tam da tahmin ettiğim gibi birsürü insan gerçekten çok korkunç ve gereksiz ayarlar yaptı. Bu render tarlasını kitlediler. O zaman sınıftaki bilgisayarları gece kullanmak daha akıllıca birşey haline geldi. Ben de bunu yaptım. Ama bunun için de sınıfta kalıp onları yönetmek gerekiyor. Bir bilgisayarın işi bitince yenisini vermek gerekiyor. Başlarında durup onları tokatlamak gerekiyor. Bir yandan da eksikleri tamamlayabiliyorum. Bu süre içinde diğer uykusuz insanlarla karşılaşmak mümkün geceleri. Hatta onlara takılıp, uzun aralar da verilebiliyor.

Bir süredir o yüzden hiçbişey yazamadım. Sonra dün bu baharın ilk akşamüstü gezintisini yaptım. Hava sıcak değildi. Ama çok soğuk da değildi. Yürüdükçe çekilebilir. Ama durunca üşür insan. O yüzden yürüdüm devamlı. Sevdiğim yerlere gittim, ormanın derinliklerine. Sevdiğim saatler yakındı. Güneş batıyordu. Kuşlar ötüyordu. Herşey süperdi. Sonra bir ara gölgemi gördüm. Boyumu çok çok geçmişti.

İlkokula giderken arka mahallede bir mezarlık vardı. Süper bir yerdi burası. Ağaçlar ve çalılarla çevrili. Yerlerde hep papatyalar açar. Her zaman serindir. Eski bir mezarlıktı. Mezar taşlarının üstündeki yazıları okuyamazdım. Roma rakamları gibi şeyler yazıyordu. Zaten taşlar yerle bir olmuştu. Çoğu dağılmıştı. Ama ölü insanların toprağa kattığı hayattan mıdır nedir, orası öyle yeşildi ki. Çimler mükemmeldi ve herşey çok doğaldı. Çok güzel kokardı. Çamur ve çimen. Evden uzaktı. BMX imle(hastasıydım) 10-15 dakkada orada olabilirdim. Mezarlığın derinliklerinde bir tane çok kocaman ağaç vardı. Bu ağaç eskiden oradaki en büyük ağaçmıştı heralde. Sağından solundan birsürü başka ağaçlar çıkıyordu. Ama ortasında olması gereken en kocaman yer yanmıştı. Yıldırım düştüğünü söylemişlerdi. Neyse orası boştu. Ağaç kendisi büyülüydü.

Oradaki çocuklarla oynarken eve geç kalmıştım. Bir anda bir baktım gece olmuş. Sokak lambaları yanmış. İçimden bir ses "boku yedin" diyordu. Neyse bastım eve geldim. Tabii ki çok geç kalmıştım. Annem acayip kızdı. Çok merak etmiş doğal olarak. Özür diledim, zamanın nası geçtiğini anlayamamıştım ve ne zaman geri dönmem gerektiğini kestiremiyordum. Saatim yoktu. O zaman annem dedi ki eğer gölgen boyunu geçmişse geç kalmışsındır.

Ondan sonra bu benim zaman ölçme aracım oldu. Oynarken oynarken hep bir gözüm gölgemde oluyordu. Boyuma yaklaştığı zaman huzursuzlanıp endişeleniyordum. Ama tam olarak ölçemiyordum ki. Bazen acayip tırsıyordum. "Geçti galiba sıçtık" diye eve koşuyordum ama geç kalmamış oluyordum. Böylece oyundan 15-20 dakka kaçmış oluyordu. Sonunda toprağa ayaklarımın olduğu yere çizgi çizdim. Sonra gölgemin ucuna taş koydum. Sonra yatıp boyumla kıyasladım. Artık mükemmel bir şekilde ölçebiliyordum. Eve hep zamanında geliyordum. Heyoo.

Neyse sevdiğim yerlerde yürürken gölgemi görünce aklıma bunlar geldi. Gölgem boyumun iki üç katıydı nerdeyse. Eve dönme zamanı mıydı yoksa. Sonra hayatta en sevdiğim saatlerin güneşin gittiği ama ortalığın hala aydınlık olduğu saatler olduğunu hatırladım. O zaman bu tür çağrışımlar kurmanın saçma olduğunu farkettim. Bu hiçbişey demek değil. Yine de hatırlamak güzel.

Monday, March 27, 2006

Tuğhan

Birgün işteydim. Birisi beni msn listesine ekledi. Ardından mesaj "merhaba" diye. Tuğhan (MOUSE) Arslan'dı adı. "İşlerini takip ediyorum bir süredir, bir merhaba diyeyim dedim" dedi. Hemen yahoo ya yazdım adını buldum sitesini (http://www.tughan.com). Uzun süredir tanıyordum ben onu. CGTalk'tan oradan buradan. Hatta İstanbul Animasyon Festivalini kazandığında yanındaymışım haberim yokmuş. " Yaratıklarla o kadar uğraşıcağına oynatmakla uğraşsaydın ya" dedi. Haklıydı tabii ki. Güldük smileylerle. TRT için yaptığı sevimli kız animasyonu CGBugda bir sürü övgü almıştı. Gerçekten de çok sevimli bir animasyondu.

Sonra konuştuk. Karakterlere strech-squash nasıl veririz diye tartıştık. Kemikleri scale etmek çözüm müydü? Yoksa anatomiye zarar verip inandırıcılığı azaltıyor muydu? Ama daha çok ağırlık hissiyatı yaratabiliyorduk bazen. Üzerinde uğraştığı fare üzerinde denedik. Ben de o zamanlar küpten bir adamla uğraşıyordum. O kemikleri scale etti. Ben de başka şeyler denedim. Birbirimize gönderdik. Faresi bir settle down animasyonu yapıyordu. Strech sırasında kemikler falan esniyordu. Güzel oluyordu. Ben de adamımı zıplattım, inişte kemikleri birbirine yaklaştırdım. Ama çok mu fazla olmuştu? Beğendik, beğenmedik ama güzeldi animasyondan konuşmak ... "Sen şunu nası yapıyosun" diye heyecanla sormak... Cevabı sabırsızlıkla beklemek... Tanışma fırsatımız olmadı. Ama birbirimizi tanıdık biz öyle...

Tuğhan (MOUSE) Arslan bu sabah dünyaya veda etmiş. İnternet sitesinin guestbook kısmında bir gün önce s.gürgün'ün mesajı var "yeni animasyonları izledim süper olmuş diye". bir sonraki mesaj da "seni unutmayacağız". Durup düşünmek lazım. Gerçekten unutmayacağız. Bir iki haftadır hep aklımın bir köşesindeydi. Yaptığım şeyleri bir göndereyim bakalım ne diyecek diye. Ne diyim. Başımız sağ olsun.

Sunday, March 26, 2006

Niyaygara

Doğal güzelliklerin kralından geldiğim için etkilenmedim çok. Kurşunlu şelalesi örneğin. Bitki örtüsü, şelaleleri, hayvancıkları herşeyiyle çok güzeldi eskiden. Antalya yerlilerine maruz kaldıktan sonrası tabi farklı. Yine de bence dünyanın en güzel yerlerinden biri, hatta Toroslarda öyle güzel şelaleler, göller vardı ki... Kimse bilmiyor. Zaten bilmesinler. Turizm ulaştığı her yeri pisliğe ve şaklabanlığa boğuyor. Doğanın sürpriz yaptığı zavallı yerler de turizmin bir numaralı kurbanı olmaktan kurtulamıyor. Sanırım tüm dünyada böyle bu.

Niagara da almış tabi bundan nasibini. Şelale çok hoş. Turizm şelaleyi temel almış sanırım. Ama biraz sapıtmış ondan sonra. Örneğin şöyle şeyler var:

Yok hayaletli evler, yok drakula evi, saçma sapan eğlence mekanları... Ve deee Casinolar. Şelalelerin hemen yanında koskocaman birsürü otel ve casino bulunuyor. Orası bir kumar cenneti. Ucuz yemek, ucuz otel, sınırsız kumar... Birkaç tane "çocuklardan kurtulma merkezi" bulunmakta. Çocuğu olanlar oraya göndererek psikopata bağlayarak kumar oynayabiliyorlar. Bunları görünce eskiden kumarın legal olduğu zamanlarda Antalya Ofo otele "tek kollu canavarlarla" oynamaya giden tanıdıklarımız geldi. Çocuklarını Ofonun "kreş" ine bıraktıklarını hatırladım. Bize gelen bilgilere göre oradaki diğer çocukların gözlerinin altı mor mormuş. Bu psikopat ortamı ve çocukları anlatan bir çizgi film yapmak istedim şimdi.

Birkaç tane gerzek otobüsten kumarhanede indiler. Geri dönerken de kumarhaneden bindiler. (Şaka yapmıyorum.) Bense bir süre şelaleyi ve çevreyi izledikten sonra bu salak mekanların neden buraya konuşlandığını yavaş yavaş anlamaya başladım. İşte bu yüzden:


Evet. Burası bok gibi soğuk. İnsan içerilere kaçmak istiyor. İçeri kaçmak isteyen insanların para harcayabilmesini sağlayabilmek için kumarhaneler yapmışlar. Bir süre sonra da kumarhaneler ve eğlence merkezleri şelaleleri sollamış. Küçük bi şelalenin yanında 100 tane kocaman eğlence merkezi var.

Ben bunlara bakıp umarım Torosları falan kimse keşfetmez dedim.

Friday, March 17, 2006

Hintlilere "Nah" Yapmayı Öğrettim

Başarılarıma bir yenisini daha eklemiş bulunmaktayım. Miyasaki nin son filmi üzerine entel bir sohbetten sonra biraz düşündüm. Zamanın geldiğini anlamıştım. Seviyenin düşmesi gerekliydi.

Önce basitçe nah yaptım. Meraklı gözlerle uzun süre baktılar. Alışkın değildim. Herhangi bir arkadaşıma nah yaptığımda algıladığı an gözlerini kaçırır. Hatta ArdaYaman ve Fıratla ya da Umutla oynadığımız oyunlardan biridir bu. Bir şekilde naha bakan kaybeder, baktıran kazanır. ArdaYaman bu konuda çok yaratıcıydı. Örneğin hani bazen gözü dalar ya insanın, bir yere bakakalır, öyle bir durumda görüş alanınız içine hafif bulanık bir nah yavaşça girer. Tamamen girdikten sonra açısını iyice ayarlayarak başparmağı tam irise odaklar. Bazen bir naylon poşetin içinde, bazen çevirilmemiş bir test kitabı sayfasının arkasında sürpriz nahlarla karşılaşabiliriz.

Neyse uzun süre incelediler. Ben de başlarda ürkektim. Baktım kimse anlamıyo. Gerine gerine nah yaptım. Pis pis güldüğüm için "nooluyo bu ne" gibisinden sorular sordular. Bir süre daha yaptım ve sonra yavaş yavaş anlattım. Konuşmamın sonunda tüm devinimiyle yapabiliyorlardı. Hatta şaklatmayı bile başardılar. Sanırım Hintliler doğuştan yatkın.

Yani en son bunu da yapmış bulunmaktayım. Neden insanlar yeni tanıştıkları yabancı ülke insanlarına hemen küfürleri öğretmeye çalışıyor hala anlamıyorum. Ya da mesela papağanım olsa o da küfrederdi heralde. Çok komik geliyo çünkü küfreden bi hayvan kavramı bana. Sanırım içgüdüsel birşey.

Bu arada "Türki" de Hintçede cinsel sapık anlamına geliyormuş. Hadi bakalım.

Monday, March 13, 2006

Çin Yemeği

Açık büfe. 30 kadar değişik çeşit Çin yemeği bulunmakta. Çoğunu denediğimi söyleyebilirim. Deneyimlerimden sonra şaşırdığım şeylerden biri bu kadar fazla çeşit yemeği nasıl bu kadar ucuza getirebildikleri oldu. Benim evde bir yemek hazırlama paramın 3 katına falan sınırsız yemek yiyebiliyorum burada. Üstelik yiyecekler güzel. Yerler yapışkan. Sanırım yemekleri alırken düşüren insanlar yüzünden. Belki de soslardan da olabilir. Ama insanın ayakkabısı yapışıyor hafifcene.

Dünyada 1.4 milyar Çinli var. Dünyanın neredeyse 4 te biri Çinli. Bu kadar fazla insanın aynı yörede beslenebilmesi için değişik yöntemler geliştirmelerini bekliyordum zaten. Bu kadar fazla üreyebilmelerinin sebeplerinden biri beslenme imkanı bulabilmeleri. Biraz küçük kalmışlar gerçi. Ama olur o kadar.

Yemek çeşitliliğinde kurban olmamak için bir takım önlemler geliştirdim. Örneğin birkaç çok önemli kuralım var. Hareket eden ya da hala canlı olan şeyleri prensip olarak yemiyorum. Mutlaka bir süre önce ölmüş olmalı, mümkünse pişmiş olmalı. Bir diğer kural ise akışkanlığı düşük sıvılar içinde yüzen şeylere temkinli yaklaşmak. Kokuları da hissedebilmek önemli. Yemeklerin üzerinde isimleri yazıyor. Ama çok faydalı olduğunu söyleyemiyeceğim. Tavuk yazan şeydeki tavuk tadı çok derinlerde gizli.

Çinliler etleri hamur ya da undan topların içinde pişirerek yemeyi çok seviyorlar. Tavuk balık ve kırmızı eti ayrı ayrı şekillerde aynı bulamaça bulayıp kızartmışlar. Yanlız bunları yerken birbirlerinden çok farklı olmadıklarını algılıyorsunuz. Sanki içindeki etler aynı gibi. Çinlilerin bu etleri bu kadar ucuza getirebiliyor olmaları ve birçok farklı tadı sanki aynıymış gibi yakalayabiliyor olmalarından yola çıkarak yeni bir yaratık ürettiklerini düşünüyorum. Bu hayvan hızla üreyebiliyor. Akvaryumlarda yaşıyor. Yüzebiliyor, kanatları var ama uçamıyor. Penguen gibi yani. Fikrimce kuyruğunda balık tadı var, kanatları tavuk kanadı tadında. Göğsü ise bir tavuk budundan oluşuyor. Çinliler bu hayvandan çokca üretmişler ve tüm nüfuslarını bu hayvanı pişirerek doyurabiliyorlar. Aynı hayvan olduğunu anlamamamız için hamurdan topların içerisinde pişiriyorlar.


Çinlilerin de börekleri var. Ama böreklerin içini yosunlarla dolduruyorlar. Ya da ona benzeyen uzun ince makarna gibi bitkilerle. Bu bitkilerin pişirildiğini sanmıyorum. Koparmak için bir hayli çaba sarfetmeniz gerekiyor çünkü bitkiler hala canlılar. Bazı yerleri yeşil ama çoğu beyaz. Yine de böreği ısırdıktan sonra yosunları ısırıp koparmadan yandakine dönüp ağızdan sarkan yosunlarla "Öğğğğağaaga" demeye çalışınca gerçekten çok komik görünüyor.

Diğer komik görünen şeylerden birisi de jöle. Ben hiç yememiştim. Çin yemeği de değil. Ama turuncu, şeffaf ve bıngıl bıngıldı. Aldım yarım saat falan oynadım. Sonra yedim. Ağzın içini tamamen doldurma duygusu var. Değişik birşey.

Her yediğim şeyde Çinli arkadaşlarımdan malumat aldım. "Bu ne? Bu ne?" diye sora sora eğlenceli bir yemek yedim.


Thursday, March 09, 2006

Futurama

Matt Groening, (Simpsonları yaratan adam yeni bir seri ile karşımızda.) Bir süredir izleyip duruyordum ama dün ilk bölümüne denk geldim. Mükemmeldi.

Yanlışlıkla 1000 yıl geleceğe giden Fry o zamanlarda yaşayan bir akrabası olduğunu öğreniyor. Onu aramak için yola çıkıyor. Telefon açmak istiyor. Bir kabin görüyor. İnsanlar sıra olmuş. O da sıraya giriyor. Bir süre sonra kabinin önünde "Suicide Booth" yazdığını görüyoruz (intihar kabini). Zaten giren de çıkmıyor. Fry yavaşça yaklaşıyor içeri bakarken arkasındaki Bender (Robot) "hadisene kardeşim" tadında bunu ittiriyor. Beraber içeri giriyorlar. Kabin "Nasıl ölmek istersiniz?" diye soruyor. İki seçenek var hızlı ve acısız, yavaş ve çok acılı. Fry "benim bir akrabam var onu aramak istiyorum" gibi bişeyler sayıklarken Bender "yavaş ve çok acılı" düğmesine basıyor. Devamını anlatmicam.

Bu bana o kadar yaratıcı geldi ki. Fena halde güldüm ama bir yandan da etkilendim. Abartının ve taşlamanın son noktası gibi. Birşeylere acayip bir tepkisi var bu esprinin ama öyle bir sunmuş ki kendisini insanın gülesi geliyor. Korkası geliyor. Düşünesi geliyor. Gelecekte herşey öyle çok birbirine girmiş ki insanlar intihar etmeyi telefon açmak gibi görebiliyorlar. İnsanlar hep sevmedikleri işlerde çalışıyorlar. Herkes mutsuz. Hepsi de kabullenmiş bunu. Öyle yaşıyorlar. Canları sıkılınca bozuklukları atıp kabine gidiyorlar.

Sunday, February 26, 2006

Japon Rüyası

Karşımdaki adam çat pat İngilizce konuşuyor. Ama devamlı gülümseyen bir yüzü var. Birileri bir soru sorduğu zaman yüz ifadesini değiştiriyor sadece. O da dinlediğinin anlaşılması için. Yeni yüzü şaşkın ama sıkıntısız. Sanki Japonya'da devamlı gülümsemek karşıdakine gösterilen saygı ve iyi niyeti temsil ediyor. Biran aklıma Bukowski'nin şiir dinletisi geldi. Gülümsemek şöyle dursun ana avrat sövmüştü seyirciye.

Koei bir büyük Japon bilgisayar oyunu firması. Birkaç başarıdan sonra dünya çevresinde şubeler açmaya başlamış. Karşımdaki sevimli çift bu şubelerden biri. Sen kalk karı koca Japonya'dan dilini bile bilmediğin bir ülkeye gel ve orada küçük krallığını inşa etmeye başla... Olacak iş mi...

Japon rüyası böyle birşey. Bir çift Japon yeni ülkeye ayak basıyorlar. Orada kurallar farklı, diller ve adetler farklı. Japonlar çalışmaya başlıyor. Bütün zorlukları aşana dek çalışıyorlar. Japonya'daki merkezlerinin de destekleriyle 30 dan fazla çalışanı olan büyük bir firmaya dönüşüyorlar. Çok büyük bir on-line oyun sistemi geliştiriyorlar. Birçok teknik sorunu çözüyorlar ve bu sene tamamen kendi tasarımları olan oyunlarını geliştirmeye başlıyorlar.

Bu insanlar bütün işleri kendileri yapıyorlar. Adam her türlü görsel ve kavramsal tasarımı yapıyor. Fikirleri üretiyor, mühendislerin çözüm bulmalarına yardımcı oluyor. İnsanları işe alıyor, pazarlama, reklam herşeyi bu adam yapıyor. Üstüne üstlük gelmiş bizim gibi gereksiz insanlara neler yaptıklarını anlatmaya çalışıyor. Treni kaçırdıkları için özür bile diliyor. Ve hatta hala trenle gelip gidiyor.

Şirkette bir karar verirlerken hep beraber tartıştıklarını söylüypr. İlgisi olmayan adamların bile fikirleri dinleniyor. Hatta bu adamlar verilen kararın doğruluğuna ikna ediliyor. İkna olmazlarsa orta bir yol bulunuyor. Mühendisler grafiklere karışıyor, animatörler program koduna yardım ediyor. Bir Amerikan şirketinde bu tür şeyler hiç tartışılmaz. Kararları bir ya da iki kişi verir. Herkes işini yapar, parasını alır, çeker gider. Bu adamlar 30 kişiyle birden bir fikir birliğine varmayı başarıyorlar. Kimse parasını alıp gitmek peşinde değil. Gerçekten yardım etmek istiyorlar. İşi sahiplenip, aktif rol alıyorlar, sonuna kadar takip ediyorlar ve bittiğini görüyorlar. Mesela bir sorun çıktığında ya da proje başarısız olduğunda Amerikalılar suçu birbirlerinin üstüne atarak kurtulmaya çalışıyorlar. Hatta çalışanlar işin başırısız olmasından memnun bile olabilirler. Birilerinin başarısız olması bu adamların yolunu açıyor çünkü. Baştaki adam para kaybedip üzülüyor. Japonlar ise hep beraber üzülüyorlar. Baştaki adam ise çalışanlarını üzdüğü için harakiri falan yapıyor.

Japonyadaki merkezlerine inanılmaz bir saygıları var. Yaptıkları her şeyi, tüm gelişmeleri oraya gönderiyorlar ve onay bekliyorlar. Kendi kendilerine yetebilseler bile her zaman merkezleri ile iletişim içindeler, en küçük detayı bile danışıyorlar. Merkez bunları takdir ettiğinde çok seviniyorlar. Merkezlerine layık olmak için ellerinden geleni yapıyorlar, gece 12 lere kadar çalışıyorlar. Amerikalı bir şirket şubesi eğer kendi kendine yetebileceğini hissederse (yetemese bile) direk ayrılıp merkezine kafa tutar, rakip olur. İşleri sadece şirketleri parçalayıp birleştirip bundan bir takım paralar kazanmak olan adamlar var.

Amerikalıların motivasyonunu anlayabiliyorum:Para. Kolay. Ama Japonları anlayamıyorum. Bu adamlar çok mutlu. Deli gibi çalışıyorlar. İmkansızlıkların içinden krallıklar kuruyorlar. Hiçbir pişmanlık duymuyorlar, emekli olmuyorlar, devamlı bir üretim bir yenilik peşindeler ve herşeyi merkezlerine bildiriyorlar. Başarısız olunca merkezin yüzünü kara çıkardıkları için üzülüyorlar, para kaybettikleri için değil. Ve bütün bunlara rağmen rekabetin herşeyi ezen dünyasında ayakta kalmayı başarıyorlar. Nerden geliyor bu inanç ve güç?

Saygı duydum...

Monday, February 20, 2006

Pink Martini

İyi ki termosu götürmüşüm. Kapıda papatya çayımızı içtik. Phoenix Concert Hall Ankaradaki Saklıkent'in aynısı. İsmini görünce tırsmıştım. Şimdi gömlek falan mı giymek lazım bu konsere diye. Tek farkı içeriye olması gerektiği kadar insan alıyorlar. Saklıkentte içki aldıktan sonra eski yere ulaşmak için etten bir duvarı delmek gerekiyor. Hatta bi şekilde eski yere gelinse bile içkinin yarısı yolda heba olmuş oluyor, o yüzden şişe bira almakta fayda var. Yolda "huooop biradeeer" diye bağıran ayı katmanı da cabası. Saklıkent Anathema konserinde bu etten duvarı aşmak yerine birayı aldığım yerde konuşlanmışlığım vardır.

Pink Martini birsürü kültürden ve altyapıdan 10 kadar insanın (tam sayısını bilemicem) bir araya gelip oluşturdukları bir grup. Piyanist (adı Thomas Lauderdale) tıknaz, sapsarı diken diken saçları ve yusyuvarlak gözlüğü olan bir adam. Bu haliyle civcive benzediğini düşünüyorum. Güzel müzik yapıyor. Grubun en ünlü şarkısını da o bestelemiş.

Bu şarkıyla ilgili çelişkilerim var. Fransız bir şairin şiiriymiş. Şarkının sözleri şöyle:

Çalışmak istemiyorum
Yemek yemek istemiyorum
Unutmak istiyorum
Sigara içmek istiyorum

Bir süredir bu tarz yaklaşımları takip etmekteyim. Ukala, kendini beğenmiş, tembel ama etkileyici insan türü. Bu konuda karmaşık duygularım var. Ben de çözemedim. O yüzden yorum yapmicam.

China Forbes, grupta şarkı söyleyen kadın. Yazdığı şarkıların çoğu birtakım partilerde tanıştığı birtakım adamların telefon numarasını almaları ve sonra aramamalarıyla ilgili. Yani ne yalan söyliyim çok da güzel bir kadın değil bu China. Sempatik belki. Ben içkinin etkisiyle adamların biraz daha atılgan olabildiklerini görmüş bir insan olarak çok şaşırmadım bu duruma. Ama arasalarmış o güzel şarkılar olmayacakmış belki de. Zaten belki bu kız çok güzel olsaydı şarkı yazmazdı. Ya da çok güzel ve çok güzel şarkı yazıyor olsaydı, ne biliym mutsuz falan olurdu. Ya da huysuz. Ya da ukala. Doğa bir yolunu buluyor.

Borazan (ya da herneyse) çalan tüm adamlar bu kadar karizmatik olmak zorunda mı? Stingin trumpetçisi de çok yakışıklı ve karizmatik bir adamdı. Borazan da gerçekten çok anlatımcı birşey. Fena halde ses derinliği ve ses genişliği var. Ayrıca akustik wahwah ya da diğer efektler çok güzel çalışıyor. İnsan nefesinin ürettiği ses başka oluyor. Gerçi adamlar gayet rahattılar. Yanlış çaldıkları yerlerde yeniden başlıyorlar. Piyanist ve borazancı yaptılar bunu. Biraz şaşırdım. Mesela Mehmet Okonşar ya da Gülsin Onay dinlerken hata yapıcaklar mı acaba diye düşünemezdim bile. En hızlı en zor parçalarda bile notaları buldozer gibi eziyor bu insanlar. Belki kültürsel farklılıktandır. Zaten kültürel farklılık hat safhada. Yani bu grubun içinde olmayan ülke yok. Japonundan fransızına, italyanından latin amerikalısına hepsinden mevcut. Geyşa için yazılmış şarkıdan sonra Rusyada geçen şarkı çaldılar. Yine iyi tutturmuşlar bence. Bence bu insanların hepsinin birleşip bütünlüklü bir müzik üretmeleri gerçekten zormuş. Başarmışlar bir ölçüde.

Monday, February 13, 2006

İçimdeki Eric Cartman

İnsanlara üniversitede öğrettikleri en önemli şey sanırım bir sorunu çözmekte izleyeceğimiz yolu bulmak. Hocalar o yolu bulmamızı sağladılar hep. Ama hiçbir zaman çözümü direk vermediler. (Zaten bizim bölümlerde çözümden sözetmek pek güç). Bu bizi garip bir şekilde eğitmiş. Ben bir sorunla karşılaştığım zaman nasıl çözmem gerektiğini araştırıp buluyorum ve sonra bunu uygulayarak istediğim sonuca ulaşıyorum.

Sınıftaki adamlardan biri istediği sonuçları alamıyordu. Benden yardım istedi. Dedim ki benim yaptığım sisteme bak. Oradan kendine uyarla. Sana göstereyim ne nasıl çalışıyor. Biraz gösterdim. Ama adam başka birşey istiyor. Kendisi çok tembel olduğu için benim alternatif birşeyleri araştırıp, sorunu çözüp ona öğretmemi istedi. Ben de işim gücüm var kardeşim senle mi uğraşcam dedim doğal olarak. Öyle kapandı.

Sonra adam gidip öğrenci işleriyle falan konuşmuş ve benim özel öğretmeni olmamı istedi. Bu durumda saat başına bana para vericekler. Adam okula 2 para vericek okul bana 1 para vericek. Bu adam fakir bu arada. Sonra ben bir düşüniym dedim.

Yani bu mudur? İnsan arkadaşına bunu yapar mı? Hiç hayatımda yapmadığım şey. Bizde birinin yardıma ihtiyacı oldu mu herkez seferber olur. Maketin düğmesi mi yetişmedi, alırız elimize zımparayı... Ama insanlar tembellik yapacaklarsa yardım istemezler. Çabalayıp da zamana sıkışmışsan istersin yardım. Arkadaşın çalışırken sen yaymazsın. Bizde herşey ortaktır. Kartonlar, boyalar, makas (Özge sağolsun 2 yıl makasını kullanmışımdır) ve hatta 1. ve 2. sınıflarda zaman da ortaktı. Beraber uyuyup büyüdük stüdyolarda. Şimdi ilk defa bu adam para vererek ona öğretmenlik yapmamı istiyor. Hakaret gibi bişey. Ama adama da demedim biz böyle yetişmedik diye. Baktım burda işler böyle yürüyor. Hintli de dedi ki ilerde çok işine yarar, bir takım legal avantajları var. Ama dedim ki bizde böyle yürümez işler. O da dedi ki "bizde de böyle yürümez, ama bunlar gavur. sen ben birbirimizi kollarız. ama bunların tuzu kuru". Kabul ettim. Haftada bir iki saat. İşlerimi aksatmicak şekilde...

Ama yani kendimi Eric Cartman gibi hissetmedim değil. Hayatta da olamam ya...

Friday, February 10, 2006

Zihinsel Işık ve Uyuyan köpek

"Mental Ray" bir render motoru. Bilgisayarda bir şeyleri boyatmak için. Baya bi karmaşık bişey. Ama ben severim öyle şeyleri. Bugün Mental Ray'i yapan şirketin bir temsilcisi geldi. Ürünlerinin bazı püf noktalarını anlatacak. En ön sırada yerimi almıştım ki, plaj çantası gibi birşey içinde küçücük bir köpek yanıma oturtuldu. Konuşmacının mı birinin köpeğiymiş. Bu el kadar köpek bir anda bütün kızların ve hocaların inanılmaz ilgisini çekti. Yani hayatım boyunca köpek ve kediler arasında yaşamasam ve olabilecek en sevimli ve en iğrenç tüm hallerini bilmesem ben bile sevimli diyebilirdim.

Neyse seminer başladı. Köpek çantanın sapını kemiriyordu. Mental Ray kullanmak biraz riskli. Gerçekçilik olarak aşmış; ışıkların yansımalarını, kırılmalarını, renk kanamalarını (color bleeding) ya da yumuşak ışıkları, duvardan zıplayan ışığın obje üstündeki etkilerini vs... cillop gibi hesaplıyor. Ama detay seviyesini ayarlamak çok önemli. Belli bir değerin üzerinde ekranda hep aynı sonuçları alıyoruz. Köpek çantayı kemirmekten yoruldu. Ama atari o değerin artmasıyla daha da çok işlem yapmaya çalışıyor. Mesela ışığı somuran bir yüzey varsa eğer atari zorlanmıyor. Ama o yüzeyi unuttuysak atari ışığın sonsuza gittiğini sanarak onu takip ediyor ve aklı yoruluyor. Köpeğin uykusu geldi. Sanırım uyuyacak. Buna benzer bir takım püf noktalar var.

Katman katman boyamak gibi birşey vardır ya. Yeni Mental ray bu konuda aşmış. Bilmediğim şeyler de öğrendim, örneğin occlusion katmanı boyatırken final gather noktalarının max displacement ı tüm ekranın 10 da biri kadar olmalıymış. Köpek horluyor. O kadar küçük köpekten bu kadar horultu nasıl çıkıyor anlamadım. Adam birşeyi denemek için rendera basıyor ve bir sessizlik oluyor. Bekliyoruz atari boyasın... Ve küçük köpek horultusundan başka ses kalmıyor. Şimdi rüya görüyor. Kolları bacakları istemsizce hareket ediyor. Kasılıp gevşiyor. Sınıfın ışıklandırma ve compositing manyağı çok zekice bir soru soruyor: final gather ve G.I. aynı anda kullanılacaksa hangisine abanılmalı. Final gatherın atarinin beynini çok yediğini söylüyor adam. "Sonuçlar birbirine yakınsa G.I. a abanın." Köpek kabus görüyor. Tekmeler atıyor. Arkalardan birileri aptalca bir soru soruyor. Sorular zekice olmayınca çok sıkılıyorum. Hemen hayal falan kurmaya başlıyorum. Zaman kaybetmemek lazım. Adam da sallıyor zaten, aç kitabı oku gibisinden.

Biliyorum ki arkamda oturan zavallılar bu renderları görünce "ehehe abi ne güzel render abi ben de açiym final gather'ı, G.I. yı" diyecekler. Ve biliyorum ki bu adamlar o düğmelere basınca alacakları sonucun güzel olacağını sanacaklar. Hatta parametreleri ayarlamak için saatlerce uğraşacaklar ama istedikleri gibi olmayınca yine parametrelerin suçu olacak. Ve eminim bazıları bugün perdede gördükleri şeylerden gaza gelip 10 dakikada bir frame hesaplayan gerzekçe ayarlar yapacaklar birşeyler yetişmeyecek vs... Köpek uyandı galiba. Bütün gösteri boyunca havlamadı çok ilginç.

Saturday, February 04, 2006

Dehşet

Ya şöyle bir kız ayakkabısı var:

Şimdi ben bu ayakkabıyı her gördüğümde bir irkiliyorum. Niye irkildiğimi bilmiyordum ama bir tedirginlik, bir endişe kaplıyor beni. İstemsiz birşey. Birisi bu ayakkabılarla bana yaklaşıyorsa içgüdüsel olarak yolumu değiştiriyorum ve en önemlisi bu ayakkabılara dik dik bakıyorum.

Geçen gün neden olduğunu keşfettim yurtta. Tek bir korkum var. O da şöyle birşey:


Karşıdan gelen kız tam benim çenemin altından kafama doğru bir tekme atarsa olacaklardan korkuyormuşum. Bilinçaltım şu ayakkabıyı görünce direk yaşama içgüdülerimi devreye sokuyor. Her an saldırıcak olan ayakkabıyı dikkatle takip ediyorum. Ondan uzaklaşmaya çalışıyorum. Korkuyorum. Heralde tedirginlik te o yüzden oluyor. Ama yani kız bir tekme atsa olur bu. Korkmakta haksız değilim.

Thursday, February 02, 2006

Allahın belası limon

Limonu ortadan ikiye kestim. Salataya sıktım. Kalanı da ziyan olmasın diye yiyim dedim. Yemekten sonra limon keyfi yapıyordum. Sonra olan oldu. Allahın belası limonun liflerinden biri azı dişlerimin arasına sıkıştı.

Sol üst çene azı dişlerinde. Çıkmıyor. Saatlerce dilimle ittirmeye çalıştım. Sonra elimi ağzımın içine sokarak tutmaya çalıştım. Allahın belası tutulmuyor. Kayıyor. Arkadaşlardan biri diş ipi verdi. Ama o kadar gerilerde ki diş ipini oraya götürtmek imkansız. Birkaç kere oralara ulaştı ama çok geride olduğundan diş ipi dudaklarımın kenarlarını kesiyor.

Sonra biraz durdum. Sakinleşmem gerekiyordu. İçimden birses "onu affet" dedi. Bırak orada yaşasın. Beraber uyum ve huzurla yaşayın. Ona alış. Senin bir parçan olsun bundan sonra. Hatta sevdiğin bir parçan olsun. Kulakların ya da burnun gibi. Limon parçan... Senin limon parçan. Bir süre sonra artık varlığını bile hatırlamayacağım bir yeri vücudunun. Mesela küçük dilin gibi.

Neden beraber olamayalım ki? Onun da bana verdiği bir his var. Ağzımın içinde bir değişiklik, başka bir mod var.

Ama allahın belası ordan damağıma değmeye devam ediyor. Dilimle dokunuyorum ve alay edermişçesine kendini hissettiriyor ama çıkıp gitmiyor. Eninde sonunda çıkıcak şerefsiz. Ve çıktığı zaman ben orada olucam. Dişlerim orada olucak. Öyle bi geberticem ki onu. ALLAHIN BELASI ÇIK ARTIIIIIIK. (ühühühühü)