Monday, March 27, 2006
Tuğhan
Sonra konuştuk. Karakterlere strech-squash nasıl veririz diye tartıştık. Kemikleri scale etmek çözüm müydü? Yoksa anatomiye zarar verip inandırıcılığı azaltıyor muydu? Ama daha çok ağırlık hissiyatı yaratabiliyorduk bazen. Üzerinde uğraştığı fare üzerinde denedik. Ben de o zamanlar küpten bir adamla uğraşıyordum. O kemikleri scale etti. Ben de başka şeyler denedim. Birbirimize gönderdik. Faresi bir settle down animasyonu yapıyordu. Strech sırasında kemikler falan esniyordu. Güzel oluyordu. Ben de adamımı zıplattım, inişte kemikleri birbirine yaklaştırdım. Ama çok mu fazla olmuştu? Beğendik, beğenmedik ama güzeldi animasyondan konuşmak ... "Sen şunu nası yapıyosun" diye heyecanla sormak... Cevabı sabırsızlıkla beklemek... Tanışma fırsatımız olmadı. Ama birbirimizi tanıdık biz öyle...
Tuğhan (MOUSE) Arslan bu sabah dünyaya veda etmiş. İnternet sitesinin guestbook kısmında bir gün önce s.gürgün'ün mesajı var "yeni animasyonları izledim süper olmuş diye". bir sonraki mesaj da "seni unutmayacağız". Durup düşünmek lazım. Gerçekten unutmayacağız. Bir iki haftadır hep aklımın bir köşesindeydi. Yaptığım şeyleri bir göndereyim bakalım ne diyecek diye. Ne diyim. Başımız sağ olsun.
Sunday, March 26, 2006
Niyaygara
Niagara da almış tabi bundan nasibini. Şelale çok hoş. Turizm şelaleyi temel almış sanırım. Ama biraz sapıtmış ondan sonra. Örneğin şöyle şeyler var:
Yok hayaletli evler, yok drakula evi, saçma sapan eğlence mekanları... Ve deee Casinolar. Şelalelerin hemen yanında koskocaman birsürü otel ve casino bulunuyor. Orası bir kumar cenneti. Ucuz yemek, ucuz otel, sınırsız kumar... Birkaç tane "çocuklardan kurtulma merkezi" bulunmakta. Çocuğu olanlar oraya göndererek psikopata bağlayarak kumar oynayabiliyorlar. Bunları görünce eskiden kumarın legal olduğu zamanlarda Antalya Ofo otele "tek kollu canavarlarla" oynamaya giden tanıdıklarımız geldi. Çocuklarını Ofonun "kreş" ine bıraktıklarını hatırladım. Bize gelen bilgilere göre oradaki diğer çocukların gözlerinin altı mor mormuş. Bu psikopat ortamı ve çocukları anlatan bir çizgi film yapmak istedim şimdi.
Birkaç tane gerzek otobüsten kumarhanede indiler. Geri dönerken de kumarhaneden bindiler. (Şaka yapmıyorum.) Bense bir süre şelaleyi ve çevreyi izledikten sonra bu salak mekanların neden buraya konuşlandığını yavaş yavaş anlamaya başladım. İşte bu yüzden:
Evet. Burası bok gibi soğuk. İnsan içerilere kaçmak istiyor. İçeri kaçmak isteyen insanların para harcayabilmesini sağlayabilmek için kumarhaneler yapmışlar. Bir süre sonra da kumarhaneler ve eğlence merkezleri şelaleleri sollamış. Küçük bi şelalenin yanında 100 tane kocaman eğlence merkezi var.
Ben bunlara bakıp umarım Torosları falan kimse keşfetmez dedim.
Friday, March 17, 2006
Hintlilere "Nah" Yapmayı Öğrettim
Önce basitçe nah yaptım. Meraklı gözlerle uzun süre baktılar. Alışkın değildim. Herhangi bir arkadaşıma nah yaptığımda algıladığı an gözlerini kaçırır. Hatta ArdaYaman ve Fıratla ya da Umutla oynadığımız oyunlardan biridir bu. Bir şekilde naha bakan kaybeder, baktıran kazanır. ArdaYaman bu konuda çok yaratıcıydı. Örneğin hani bazen gözü dalar ya insanın, bir yere bakakalır, öyle bir durumda görüş alanınız içine hafif bulanık bir nah yavaşça girer. Tamamen girdikten sonra açısını iyice ayarlayarak başparmağı tam irise odaklar. Bazen bir naylon poşetin içinde, bazen çevirilmemiş bir test kitabı sayfasının arkasında sürpriz nahlarla karşılaşabiliriz.
Neyse uzun süre incelediler. Ben de başlarda ürkektim. Baktım kimse anlamıyo. Gerine gerine nah yaptım. Pis pis güldüğüm için "nooluyo bu ne" gibisinden sorular sordular. Bir süre daha yaptım ve sonra yavaş yavaş anlattım. Konuşmamın sonunda tüm devinimiyle yapabiliyorlardı. Hatta şaklatmayı bile başardılar. Sanırım Hintliler doğuştan yatkın.
Yani en son bunu da yapmış bulunmaktayım. Neden insanlar yeni tanıştıkları yabancı ülke insanlarına hemen küfürleri öğretmeye çalışıyor hala anlamıyorum. Ya da mesela papağanım olsa o da küfrederdi heralde. Çok komik geliyo çünkü küfreden bi hayvan kavramı bana. Sanırım içgüdüsel birşey.
Bu arada "Türki" de Hintçede cinsel sapık anlamına geliyormuş. Hadi bakalım.
Monday, March 13, 2006
Çin Yemeği
Dünyada 1.4 milyar Çinli var. Dünyanın neredeyse 4 te biri Çinli. Bu kadar fazla insanın aynı yörede beslenebilmesi için değişik yöntemler geliştirmelerini bekliyordum zaten. Bu kadar fazla üreyebilmelerinin sebeplerinden biri beslenme imkanı bulabilmeleri. Biraz küçük kalmışlar gerçi. Ama olur o kadar.
Yemek çeşitliliğinde kurban olmamak için bir takım önlemler geliştirdim. Örneğin birkaç çok önemli kuralım var. Hareket eden ya da hala canlı olan şeyleri prensip olarak yemiyorum. Mutlaka bir süre önce ölmüş olmalı, mümkünse pişmiş olmalı. Bir diğer kural ise akışkanlığı düşük sıvılar içinde yüzen şeylere temkinli yaklaşmak. Kokuları da hissedebilmek önemli. Yemeklerin üzerinde isimleri yazıyor. Ama çok faydalı olduğunu söyleyemiyeceğim. Tavuk yazan şeydeki tavuk tadı çok derinlerde gizli.
Çinliler etleri hamur ya da undan topların içinde pişirerek yemeyi çok seviyorlar. Tavuk balık ve kırmızı eti ayrı ayrı şekillerde aynı bulamaça bulayıp kızartmışlar. Yanlız bunları yerken birbirlerinden çok farklı olmadıklarını algılıyorsunuz. Sanki içindeki etler aynı gibi. Çinlilerin bu etleri bu kadar ucuza getirebiliyor olmaları ve birçok farklı tadı sanki aynıymış gibi yakalayabiliyor olmalarından yola çıkarak yeni bir yaratık ürettiklerini düşünüyorum. Bu hayvan hızla üreyebiliyor. Akvaryumlarda yaşıyor. Yüzebiliyor, kanatları var ama uçamıyor. Penguen gibi yani. Fikrimce kuyruğunda balık tadı var, kanatları tavuk kanadı tadında. Göğsü ise bir tavuk budundan oluşuyor. Çinliler bu hayvandan çokca üretmişler ve tüm nüfuslarını bu hayvanı pişirerek doyurabiliyorlar. Aynı hayvan olduğunu anlamamamız için hamurdan topların içerisinde pişiriyorlar.

Çinlilerin de börekleri var. Ama böreklerin içini yosunlarla dolduruyorlar. Ya da ona benzeyen uzun ince makarna gibi bitkilerle. Bu bitkilerin pişirildiğini sanmıyorum. Koparmak için bir hayli çaba sarfetmeniz gerekiyor çünkü bitkiler hala canlılar. Bazı yerleri yeşil ama çoğu beyaz. Yine de böreği ısırdıktan sonra yosunları ısırıp koparmadan yandakine dönüp ağızdan sarkan yosunlarla "Öğğğğağaaga" demeye çalışınca gerçekten çok komik görünüyor.
Diğer komik görünen şeylerden birisi de jöle. Ben hiç yememiştim. Çin yemeği de değil. Ama turuncu, şeffaf ve bıngıl bıngıldı. Aldım yarım saat falan oynadım. Sonra yedim. Ağzın içini tamamen doldurma duygusu var. Değişik birşey.
Her yediğim şeyde Çinli arkadaşlarımdan malumat aldım. "Bu ne? Bu ne?" diye sora sora eğlenceli bir yemek yedim.

Thursday, March 09, 2006
Futurama
Yanlışlıkla 1000 yıl geleceğe giden Fry o zamanlarda yaşayan bir akrabası olduğunu öğreniyor. Onu aramak için yola çıkıyor. Telefon açmak istiyor. Bir kabin görüyor. İnsanlar sıra olmuş. O da sıraya giriyor. Bir süre sonra kabinin önünde "Suicide Booth" yazdığını görüyoruz (intihar kabini). Zaten giren de çıkmıyor. Fry yavaşça yaklaşıyor içeri bakarken arkasındaki Bender (Robot) "hadisene kardeşim" tadında bunu ittiriyor. Beraber içeri giriyorlar. Kabin "Nasıl ölmek istersiniz?" diye soruyor. İki seçenek var hızlı ve acısız, yavaş ve çok acılı. Fry "benim bir akrabam var onu aramak istiyorum" gibi bişeyler sayıklarken Bender "yavaş ve çok acılı" düğmesine basıyor. Devamını anlatmicam.
Bu bana o kadar yaratıcı geldi ki. Fena halde güldüm ama bir yandan da etkilendim. Abartının ve taşlamanın son noktası gibi. Birşeylere acayip bir tepkisi var bu esprinin ama öyle bir sunmuş ki kendisini insanın gülesi geliyor. Korkası geliyor. Düşünesi geliyor. Gelecekte herşey öyle çok birbirine girmiş ki insanlar intihar etmeyi telefon açmak gibi görebiliyorlar. İnsanlar hep sevmedikleri işlerde çalışıyorlar. Herkes mutsuz. Hepsi de kabullenmiş bunu. Öyle yaşıyorlar. Canları sıkılınca bozuklukları atıp kabine gidiyorlar.
Sunday, February 26, 2006
Japon Rüyası
Koei bir büyük Japon bilgisayar oyunu firması. Birkaç başarıdan sonra dünya çevresinde şubeler açmaya başlamış. Karşımdaki sevimli çift bu şubelerden biri. Sen kalk karı koca Japonya'dan dilini bile bilmediğin bir ülkeye gel ve orada küçük krallığını inşa etmeye başla... Olacak iş mi...
Japon rüyası böyle birşey. Bir çift Japon yeni ülkeye ayak basıyorlar. Orada kurallar farklı, diller ve adetler farklı. Japonlar çalışmaya başlıyor. Bütün zorlukları aşana dek çalışıyorlar. Japonya'daki merkezlerinin de destekleriyle 30 dan fazla çalışanı olan büyük bir firmaya dönüşüyorlar. Çok büyük bir on-line oyun sistemi geliştiriyorlar. Birçok teknik sorunu çözüyorlar ve bu sene tamamen kendi tasarımları olan oyunlarını geliştirmeye başlıyorlar.
Bu insanlar bütün işleri kendileri yapıyorlar. Adam her türlü görsel ve kavramsal tasarımı yapıyor. Fikirleri üretiyor, mühendislerin çözüm bulmalarına yardımcı oluyor. İnsanları işe alıyor, pazarlama, reklam herşeyi bu adam yapıyor. Üstüne üstlük gelmiş bizim gibi gereksiz insanlara neler yaptıklarını anlatmaya çalışıyor. Treni kaçırdıkları için özür bile diliyor. Ve hatta hala trenle gelip gidiyor.
Şirkette bir karar verirlerken hep beraber tartıştıklarını söylüypr. İlgisi olmayan adamların bile fikirleri dinleniyor. Hatta bu adamlar verilen kararın doğruluğuna ikna ediliyor. İkna olmazlarsa orta bir yol bulunuyor. Mühendisler grafiklere karışıyor, animatörler program koduna yardım ediyor. Bir Amerikan şirketinde bu tür şeyler hiç tartışılmaz. Kararları bir ya da iki kişi verir. Herkes işini yapar, parasını alır, çeker gider. Bu adamlar 30 kişiyle birden bir fikir birliğine varmayı başarıyorlar. Kimse parasını alıp gitmek peşinde değil. Gerçekten yardım etmek istiyorlar. İşi sahiplenip, aktif rol alıyorlar, sonuna kadar takip ediyorlar ve bittiğini görüyorlar. Mesela bir sorun çıktığında ya da proje başarısız olduğunda Amerikalılar suçu birbirlerinin üstüne atarak kurtulmaya çalışıyorlar. Hatta çalışanlar işin başırısız olmasından memnun bile olabilirler. Birilerinin başarısız olması bu adamların yolunu açıyor çünkü. Baştaki adam para kaybedip üzülüyor. Japonlar ise hep beraber üzülüyorlar. Baştaki adam ise çalışanlarını üzdüğü için harakiri falan yapıyor.
Japonyadaki merkezlerine inanılmaz bir saygıları var. Yaptıkları her şeyi, tüm gelişmeleri oraya gönderiyorlar ve onay bekliyorlar. Kendi kendilerine yetebilseler bile her zaman merkezleri ile iletişim içindeler, en küçük detayı bile danışıyorlar. Merkez bunları takdir ettiğinde çok seviniyorlar. Merkezlerine layık olmak için ellerinden geleni yapıyorlar, gece 12 lere kadar çalışıyorlar. Amerikalı bir şirket şubesi eğer kendi kendine yetebileceğini hissederse (yetemese bile) direk ayrılıp merkezine kafa tutar, rakip olur. İşleri sadece şirketleri parçalayıp birleştirip bundan bir takım paralar kazanmak olan adamlar var.
Amerikalıların motivasyonunu anlayabiliyorum:Para. Kolay. Ama Japonları anlayamıyorum. Bu adamlar çok mutlu. Deli gibi çalışıyorlar. İmkansızlıkların içinden krallıklar kuruyorlar. Hiçbir pişmanlık duymuyorlar, emekli olmuyorlar, devamlı bir üretim bir yenilik peşindeler ve herşeyi merkezlerine bildiriyorlar. Başarısız olunca merkezin yüzünü kara çıkardıkları için üzülüyorlar, para kaybettikleri için değil. Ve bütün bunlara rağmen rekabetin herşeyi ezen dünyasında ayakta kalmayı başarıyorlar. Nerden geliyor bu inanç ve güç?
Saygı duydum...
Monday, February 20, 2006
Pink Martini
Pink Martini birsürü kültürden ve altyapıdan 10 kadar insanın (tam sayısını bilemicem) bir araya gelip oluşturdukları bir grup. Piyanist (adı Thomas Lauderdale) tıknaz, sapsarı diken diken saçları ve yusyuvarlak gözlüğü olan bir adam. Bu haliyle civcive benzediğini düşünüyorum. Güzel müzik yapıyor. Grubun en ünlü şarkısını da o bestelemiş.
Bu şarkıyla ilgili çelişkilerim var. Fransız bir şairin şiiriymiş. Şarkının sözleri şöyle:
Çalışmak istemiyorum
Yemek yemek istemiyorum
Unutmak istiyorum
Sigara içmek istiyorum
Bir süredir bu tarz yaklaşımları takip etmekteyim. Ukala, kendini beğenmiş, tembel ama etkileyici insan türü. Bu konuda karmaşık duygularım var. Ben de çözemedim. O yüzden yorum yapmicam.
China Forbes, grupta şarkı söyleyen kadın. Yazdığı şarkıların çoğu birtakım partilerde tanıştığı birtakım adamların telefon numarasını almaları ve sonra aramamalarıyla ilgili. Yani ne yalan söyliyim çok da güzel bir kadın değil bu China. Sempatik belki. Ben içkinin etkisiyle adamların biraz daha atılgan olabildiklerini görmüş bir insan olarak çok şaşırmadım bu duruma. Ama arasalarmış o güzel şarkılar olmayacakmış belki de. Zaten belki bu kız çok güzel olsaydı şarkı yazmazdı. Ya da çok güzel ve çok güzel şarkı yazıyor olsaydı, ne biliym mutsuz falan olurdu. Ya da huysuz. Ya da ukala. Doğa bir yolunu buluyor.
Borazan (ya da herneyse) çalan tüm adamlar bu kadar karizmatik olmak zorunda mı? Stingin trumpetçisi de çok yakışıklı ve karizmatik bir adamdı. Borazan da gerçekten çok anlatımcı birşey. Fena halde ses derinliği ve ses genişliği var. Ayrıca akustik wahwah ya da diğer efektler çok güzel çalışıyor. İnsan nefesinin ürettiği ses başka oluyor. Gerçi adamlar gayet rahattılar. Yanlış çaldıkları yerlerde yeniden başlıyorlar. Piyanist ve borazancı yaptılar bunu. Biraz şaşırdım. Mesela Mehmet Okonşar ya da Gülsin Onay dinlerken hata yapıcaklar mı acaba diye düşünemezdim bile. En hızlı en zor parçalarda bile notaları buldozer gibi eziyor bu insanlar. Belki kültürsel farklılıktandır. Zaten kültürel farklılık hat safhada. Yani bu grubun içinde olmayan ülke yok. Japonundan fransızına, italyanından latin amerikalısına hepsinden mevcut. Geyşa için yazılmış şarkıdan sonra Rusyada geçen şarkı çaldılar. Yine iyi tutturmuşlar bence. Bence bu insanların hepsinin birleşip bütünlüklü bir müzik üretmeleri gerçekten zormuş. Başarmışlar bir ölçüde.
Monday, February 13, 2006
İçimdeki Eric Cartman
Sınıftaki adamlardan biri istediği sonuçları alamıyordu. Benden yardım istedi. Dedim ki benim yaptığım sisteme bak. Oradan kendine uyarla. Sana göstereyim ne nasıl çalışıyor. Biraz gösterdim. Ama adam başka birşey istiyor. Kendisi çok tembel olduğu için benim alternatif birşeyleri araştırıp, sorunu çözüp ona öğretmemi istedi. Ben de işim gücüm var kardeşim senle mi uğraşcam dedim doğal olarak. Öyle kapandı.
Sonra adam gidip öğrenci işleriyle falan konuşmuş ve benim özel öğretmeni olmamı istedi. Bu durumda saat başına bana para vericekler. Adam okula 2 para vericek okul bana 1 para vericek. Bu adam fakir bu arada. Sonra ben bir düşüniym dedim.
Yani bu mudur? İnsan arkadaşına bunu yapar mı? Hiç hayatımda yapmadığım şey. Bizde birinin yardıma ihtiyacı oldu mu herkez seferber olur. Maketin düğmesi mi yetişmedi, alırız elimize zımparayı... Ama insanlar tembellik yapacaklarsa yardım istemezler. Çabalayıp da zamana sıkışmışsan istersin yardım. Arkadaşın çalışırken sen yaymazsın. Bizde herşey ortaktır. Kartonlar, boyalar, makas (Özge sağolsun 2 yıl makasını kullanmışımdır) ve hatta 1. ve 2. sınıflarda zaman da ortaktı. Beraber uyuyup büyüdük stüdyolarda. Şimdi ilk defa bu adam para vererek ona öğretmenlik yapmamı istiyor. Hakaret gibi bişey. Ama adama da demedim biz böyle yetişmedik diye. Baktım burda işler böyle yürüyor. Hintli de dedi ki ilerde çok işine yarar, bir takım legal avantajları var. Ama dedim ki bizde böyle yürümez işler. O da dedi ki "bizde de böyle yürümez, ama bunlar gavur. sen ben birbirimizi kollarız. ama bunların tuzu kuru". Kabul ettim. Haftada bir iki saat. İşlerimi aksatmicak şekilde...
Ama yani kendimi Eric Cartman gibi hissetmedim değil. Hayatta da olamam ya...
Friday, February 10, 2006
Zihinsel Işık ve Uyuyan köpek
Neyse seminer başladı. Köpek çantanın sapını kemiriyordu. Mental Ray kullanmak biraz riskli. Gerçekçilik olarak aşmış; ışıkların yansımalarını, kırılmalarını, renk kanamalarını (color bleeding) ya da yumuşak ışıkları, duvardan zıplayan ışığın obje üstündeki etkilerini vs... cillop gibi hesaplıyor. Ama detay seviyesini ayarlamak çok önemli. Belli bir değerin üzerinde ekranda hep aynı sonuçları alıyoruz. Köpek çantayı kemirmekten yoruldu. Ama atari o değerin artmasıyla daha da çok işlem yapmaya çalışıyor. Mesela ışığı somuran bir yüzey varsa eğer atari zorlanmıyor. Ama o yüzeyi unuttuysak atari ışığın sonsuza gittiğini sanarak onu takip ediyor ve aklı yoruluyor. Köpeğin uykusu geldi. Sanırım uyuyacak. Buna benzer bir takım püf noktalar var.
Katman katman boyamak gibi birşey vardır ya. Yeni Mental ray bu konuda aşmış. Bilmediğim şeyler de öğrendim, örneğin occlusion katmanı boyatırken final gather noktalarının max displacement ı tüm ekranın 10 da biri kadar olmalıymış. Köpek horluyor. O kadar küçük köpekten bu kadar horultu nasıl çıkıyor anlamadım. Adam birşeyi denemek için rendera basıyor ve bir sessizlik oluyor. Bekliyoruz atari boyasın... Ve küçük köpek horultusundan başka ses kalmıyor. Şimdi rüya görüyor. Kolları bacakları istemsizce hareket ediyor. Kasılıp gevşiyor. Sınıfın ışıklandırma ve compositing manyağı çok zekice bir soru soruyor: final gather ve G.I. aynı anda kullanılacaksa hangisine abanılmalı. Final gatherın atarinin beynini çok yediğini söylüyor adam. "Sonuçlar birbirine yakınsa G.I. a abanın." Köpek kabus görüyor. Tekmeler atıyor. Arkalardan birileri aptalca bir soru soruyor. Sorular zekice olmayınca çok sıkılıyorum. Hemen hayal falan kurmaya başlıyorum. Zaman kaybetmemek lazım. Adam da sallıyor zaten, aç kitabı oku gibisinden.
Biliyorum ki arkamda oturan zavallılar bu renderları görünce "ehehe abi ne güzel render abi ben de açiym final gather'ı, G.I. yı" diyecekler. Ve biliyorum ki bu adamlar o düğmelere basınca alacakları sonucun güzel olacağını sanacaklar. Hatta parametreleri ayarlamak için saatlerce uğraşacaklar ama istedikleri gibi olmayınca yine parametrelerin suçu olacak. Ve eminim bazıları bugün perdede gördükleri şeylerden gaza gelip 10 dakikada bir frame hesaplayan gerzekçe ayarlar yapacaklar birşeyler yetişmeyecek vs... Köpek uyandı galiba. Bütün gösteri boyunca havlamadı çok ilginç.
Saturday, February 04, 2006
Dehşet

Şimdi ben bu ayakkabıyı her gördüğümde bir irkiliyorum. Niye irkildiğimi bilmiyordum ama bir tedirginlik, bir endişe kaplıyor beni. İstemsiz birşey. Birisi bu ayakkabılarla bana yaklaşıyorsa içgüdüsel olarak yolumu değiştiriyorum ve en önemlisi bu ayakkabılara dik dik bakıyorum.
Geçen gün neden olduğunu keşfettim yurtta. Tek bir korkum var. O da şöyle birşey:

Karşıdan gelen kız tam benim çenemin altından kafama doğru bir tekme atarsa olacaklardan korkuyormuşum. Bilinçaltım şu ayakkabıyı görünce direk yaşama içgüdülerimi devreye sokuyor. Her an saldırıcak olan ayakkabıyı dikkatle takip ediyorum. Ondan uzaklaşmaya çalışıyorum. Korkuyorum. Heralde tedirginlik te o yüzden oluyor. Ama yani kız bir tekme atsa olur bu. Korkmakta haksız değilim.
Thursday, February 02, 2006
Allahın belası limon
Sol üst çene azı dişlerinde. Çıkmıyor. Saatlerce dilimle ittirmeye çalıştım. Sonra elimi ağzımın içine sokarak tutmaya çalıştım. Allahın belası tutulmuyor. Kayıyor. Arkadaşlardan biri diş ipi verdi. Ama o kadar gerilerde ki diş ipini oraya götürtmek imkansız. Birkaç kere oralara ulaştı ama çok geride olduğundan diş ipi dudaklarımın kenarlarını kesiyor.
Sonra biraz durdum. Sakinleşmem gerekiyordu. İçimden birses "onu affet" dedi. Bırak orada yaşasın. Beraber uyum ve huzurla yaşayın. Ona alış. Senin bir parçan olsun bundan sonra. Hatta sevdiğin bir parçan olsun. Kulakların ya da burnun gibi. Limon parçan... Senin limon parçan. Bir süre sonra artık varlığını bile hatırlamayacağım bir yeri vücudunun. Mesela küçük dilin gibi.
Neden beraber olamayalım ki? Onun da bana verdiği bir his var. Ağzımın içinde bir değişiklik, başka bir mod var.
Ama allahın belası ordan damağıma değmeye devam ediyor. Dilimle dokunuyorum ve alay edermişçesine kendini hissettiriyor ama çıkıp gitmiyor. Eninde sonunda çıkıcak şerefsiz. Ve çıktığı zaman ben orada olucam. Dişlerim orada olucak. Öyle bi geberticem ki onu. ALLAHIN BELASI ÇIK ARTIIIIIIK. (ühühühühü)
Sunday, January 22, 2006
İnternet Düğünü
// Nikah_Memuru has just joıned the chat ***
(11:12) Damat: Hoşgeldiniz memur bey.
(11:12) Nikah_Memuru: Hoşbulduk
// Gelin_:) has just joined the chat ***
(11:13) Gelin_:): Merhabalar
(11:13) Nikah_Memuru: Arkadaşlar yüzük hazır mı?
(11:13) Damat: Evet evet herşey hazır. (yüzük “smiley”’i ) Başlayabilirsiniz. :)
(11:13) Nikah_Memuru: Evladım böyle olmuyor ama. Daha adamakıllı bir yüzük bulamadınız mı?
(11:14) Damat: Ya bulamadık, google da falan arattım ama…
(11:14) Nikah_Memuru: Neyse hadi. Şimdi biz sizin başvurunuzu inceledik. Evlenmenize engel olacak birşey bulamadık.
// Damadın_Annesi has just joined the chat ***
(11:15) Nikah_Memuru: Haydaaa.
(11:15) Damadın_Annesi: Sami nooluyor burada? :(
(11:15) Damat: Aa Anne? Nasıl geldin buraya?
(11:15) Damadın_Annesi: Kim bu kız Sami? O nasıl avatar öyle? Profilini okudum bu kızın. Bu kızdan sana hayır gelmez.
(11:15) Gelin_:): Sami neler oluyor?
(11:15) Damat: Anne lütfen…
(11:16) Gelin_:): Ben buna dayanamicam Sami.
// Gelin_:) has just left the chat ***
(11:16) Damat: Ya Ayça bi dakka…
// You have just received a NUDGE ***
(11:16) Damadın_Annesi: Bırak gitsin Sami.
(11:16) Nikah_Memuru: Kardeşim aranızda anlaşmadan başvuru yapıyosunuz, olan bize oluyor. Belediyeye gelen internet faturasının haddi hesabı yok. Aranızda anlaşın mail atın bana. Damadın Annesi de atsın.
// Nikah_Memuru has signed off ***
(11:17) Damat: Ya anne naaptın? :(
(11:17) Damadın_Annesi: Sus. Anneye öyle surat yapılmaz.
// You have just received a NUDGE ***
// Damat has just left the chat ***
(11:16) Damadın_Annesi: Sami çabuk buraya gel.
(hallac pamugu ile ortak bir geyiğin ürünüdür.)
Wednesday, January 18, 2006
Hiddet Yönetimi
Bilgisayar ve adamın araları hiç iyi değil. Ne tür sorunları olduğunu kimse soramadı. Çünkü korkuyoruz.
Genellikle geceleri oluyor. Bilgisayar yerinde vücuttaki parmak sayısından az insan kaldığı zamanlarda... Bilgisayar adamın dediği şeylerden birini yapmıyor olmalı. Ya da yaptığı birşeyleri bozuyor da olabilir. Tam kestiremedik. Ama adam çok kızıyor. Kızdığı zaman önce bağırmaya ve küfretmeye başlıyor. Sonra masaları yumrukluyor. Eğer çok kızmışsa mouse u hızlıca masaya vuruyor. Ben hep saklandığım için göremedim ama klavyeye kafa attığını söylüyorlar. Duvarları tekmelediğini görenler varmış.
Adam delirmeye başladığı zaman ben "orada yok"muşçuluk oynuyorum. Bir tür kamuflaj. Şöyle ki: Sandalyede biraz daha aşşağı doğru kaymak suretiyle önce yerden yükseklik azaltılıyor. Omuzları aşşağı doğru çekiyorsunuz. Bundan sonra hareketleri minimuma indirmek gerekiyor. Edinilen poz sesler dinene kadar saklanmalı. İkinci önemli konu ses çıkarmamak: Eller klavyede ise tuşlara yavaşça basılıyor, sanki tuşlar pamuktanmış gibi düşünmek faydalı olabilir.
Gündüzleri gayet mülayim bir adam. Sanki karıncayı bile incitmezmiş gibi görünüyor. Bazen diğer çocuklarla biraraya gelip korkularımızı paylaşıyoruz.
İlginç...
Thursday, December 08, 2005
Modern Zamanlar
Önce ağırlığımı yazdım. Lb de ne ola ki? Ben kilo biliyorum. Neyse attım; 150 lb varımdır. Sonra hangi programda koşmak istiyorsunuz dedi. Cardio yu seçtim, heralde kalple ilgilidir. Hızımı yazdım:3 . En son yaşımı ve kaç dakka koşmak istediğimi sordu. Daha ilginç sorular bekliyordum ki bant yavaştan kaymaya başladı. Güzel. Önce biraz yürüttü. Isıncakmışım. Sonra koşmaya başladık. "Ellerini şuraya koy" yazmaya başladı. Tamam koydum. Bu arada koşmaya devam ediyorum. Kalbin şu kadar hızlı atıyor dedi. İyi peki. Ellerimi bıraktım. "Yine koy ellerini" dedi. E ama yani şimdi böyle koşması da zor oluyor. "Hadi len" dedim. Koymadım ellerimi. Ondan sonra gıcıklaşmaya başladı. Yanıp sönen kalpler mi ararsınız, yoksa çizgiler var artıp azalıyolar, yanda bir yerde %3 yazıyor, o artıp azalıyor falan. Bunları izlerken baktım baya bi zaman geçmiş. Baktım çok yavaş koşturuyor. Hemen düğmeye basmaya başladım. Büyük hata. Alet gıcıklığının doruklarında. Çarptı beni hafifçe. Ben dengemi kaybederekten düşmeye başlamıştım ki aşağıda gördüğünüz mükemmel hareketle düşmemeyi başardım.

Tabi çevikliğim karşısında dehşeye düşen diğerleri... Yok yalan söylemiyeceğim. Şaban gibi göründüğümden herkes güldü. Hintli arkadaşım kendini makineden atıp yardıma geliyordu ki, iyiyim yaparaktan durdurdum onu. Sonra da "sıçarım bandına da koşusuna da" diyerekten yandaki hiçbir yere gitmeyen bisikletlere binmeye yöneldim. Yalnız makineden inince insan yürüdüğünde "git"tiği için seviniyor. Makinenin tek eğlenceli tarafı indiğinizde aslında yürüyünce konumunuzun değiştiğini hatırlamanız. Onun dışında bir olayı yok.
Aklıma Charlie Chaplin in Modern Zamanlar filmi geldi. Teknolojinin gelişmesiyle filmlere ses girmiş, ama Chaplin sesi kullanarak film yapmayı reddetmişti. Bu onun sanat anlayışıydı. (Belki de sesi çok çirkindi, herneyse). Modern Zamanlar'da Chaplin sinema sanatını yeni bir düzleme taşıyarak bozan "ses" i, teknoloji ve makine ile bağdaştırmıştı. Yemek yedirme makinesi Chaplini döverken adeta teknolojinin Chaplin'in yarattığı sanat anlayışını nasıl yokettiğini ve eli kolu bağlı (filmde gerçekten bağlıdır) olan biteni izleyen sanatçının çaresiz haykırışını hissetmiştim. Ne yazık ki hiç sesi çıkmıyordu.
Dün makineden düşerken Chaplin'in sesini duydum...
Monday, December 05, 2005
"Missed a spot"
Bugün çocuklardan biri aynı konuda uyardı beni. Şaşırdım önce. Sonra sevindim. Diller, insanlar, ülkeler, traş bıçakları değişmişti. Havalar, sular ve reklamlar çok farklıydı. Ama ben hala traş olurken bir yerleri kaçırıyordum. Hatta birileri beni uyarıyordu. O zaman dedim ki bütün bu değişen şeyler kafamı allak bullak ederken bir şekilde bazı özelliklerim aynı kalabiliyor. O zaman o kadar da kötü değil hiçbirşey. Kendime sarılmak istedim. Çocuklara da sarılmak istedim. Çok sevdiğim zamanlardan birşeyler gelmiş benimle, kalmış bende. Traş olurken çenemin altında biraz kalmış mesela. Yaşasın.
Bunları düşünürken oluşan sessizlikten insanlar rahatsız olacaktı ki, ben hep yaparım bunu dedim. Millet güldü tabi. Aman anı olarak yazdım bunu. Niyeyse.
Saturday, December 03, 2005
Zeynep; Ben Batman'im!!
Hayatımda ilk sinemaya gidişimdir bu. Antalya Saray Sineması. 1989. O zamanlar şimdiki Antalya 2000 iş merkezinin olduğu yerdeydi bu sinema. Kentin tek sinemasıydı. 9 yaşımdaydım. Annem, babam ben ve kardeşim, ailecek akşamüstü seansına, Tim Burton un Batman filmine gitmiştik. Daha önce hiç o kadar büyük bir kapalı mekan içine girmediğim için zaten salona girer girmez çok heyecanlanmıştım.
Ama izlediğim şey daha büyük devrimler yaptı beynimde. Hiç kimseden, filmden, yönetmenden, oyunculardan ya da karakterlerden, hiçbirşeyden haberim yoktu. Bunları ve sinemayı hiç bilmeden gittim oraya. 9 yaşımda, bu tür şeylerden en çok etkilenebileceğim yaşta Tim Burton dünyasına maruz kaldım. Gotik ve inanılmaz dışavurumcu mekanlar, mükemmel çizilmiş karakterler ve öykü... Jack Nickholson... Müzikler Danny Elfman'ın. Kim Basinger... Tim Burton dünyası...
Bu filmden sonra 3 sene boyunca şu anı hayal ettim.

Zeynep ilkokulda herkesin aşık olduğu kız mıydı? Öyle bişeydi işte. Sonra Batman'in uçağına binip mahallede uçtuğumu, sonra uçakla kayalardan denize doğru süzüldüğümü, sonra evimizin tavanarasında deneyler ve acayip garip aletler yaptığım bir atölyem olduğunu ve o aletlerle apartmanlar arasında Batman gibi uçaraktan, oraya buraya ipler fırlataraktan ilerlediğimi hayal ettim. Ve sonra Batmanin arabası gibi bi araba yaptığımı, içinde birsürü yanıp sönen ışığın, göstergenin ve düğmenin olduğunu, sonra arabanın içinde gecenin karanlığında gizlendiğimi ve canavar köpekleri küçük oklar atarak püskürttüğümü ve güzel kızı kurtardığımı... Ama bütün hayallerim çok gizliydi. Çünkü süper kahramanlar günlük hayatta basit bir insandırlar.
Sanırım bir süre sonra filmi hatırlamıyordum. Sadece filmden yola çıkarak kurduğum hayaller ilerlemişti. Konu biraz değişmişti. Anadolu Lisesi sınavlarına çalışırken, geceleri yatmadan önce hala bunları hayal ettiğimi hatırlıyorum. Biraz büyümüştüm ama. Artık gerçekçi olmaya başlamıştım. Olamaz mı ki batman'in ip atan zımbırtısı? Olur aslında, şuraya yay koysak... (Hala olamayacağına inanamıyordum).
TV de Michael Keaton un Kim Basinger'a "Ben Batman'im" demeye çalışıp başaramadığı, sonra Jokerin gelip herşeyi berbat ettiği sahneye denk geldim. Bütün bu şeyler kafamda canlandı yeniden. Tim Burton'un küçük bir çocuk üzerinde yarattığı etkiyi anladım. Ne kadar da güçlü... İnsanın kişiliğini değiştiriyor.
Gerçekler mi? Çok komikler. Sınıf birincisi, tıfıl, koskoca gözlükleri olan, futbol maçı yapılırken "aldım verdim" de en sona kalan iki kişiden biri olan birisiydim ben. Muhtemelen de benim sahne şöyle biterdi.

Thursday, December 01, 2005
Hareketli "duruş"lar
John Lasseter (pixar kurucularından) 1994 Sigraph (ünlü bir dijital görüntüler fuarı) ta bu konuda bir röportaj yapmış. Onu yayınlamışlar. Okuyunca daha iyi anladım sorunumu. Lasseter diyor ki: "Bilgisayar ortamında bir nesne durduğu zaman yani hareket etmediği zaman pikseller yüzünden ya da başka bir sebepten imaj anında ölüyor." Doğru söylemiş adam. Geleneksel animasyonda bile karakterin hareket etmediği kareler bazen bir ya da iki kez daha çizilerek üst üste oynatılıyor. Böylece çizginin hala yaşadığını seyirci hissediyor. Bazen pan ya da zoom gibi başka metodlarla da piksellerin yerleri değiştiriliyor.
Bu sorunu sanırım bilinçsiz olarak çok eskiden yaşamışım. Karakterin bir pozda kaldığı bir süre içerisinde ölüyor olması beni çok rahatsız ediyordu ki, bir çözüm de bilmediğimden eski çalışmalarımda bol bol kamerayı hareket ettirdim. Ki korkunç bir çözüm aslında. Karakterin az hareket ettiği yerlerde kamerayı yavaaaşça oynatırsanız piksellerin yeri değişiyordu. Ama benim bile midem bulanıyor şu an izlediğimde. TV de izlediğim ilk türk 3d çizgi film serisinin en büyük sorunu da buydu. Işıklar ve render çok korkunçken bir de fıldır fıldır dönen kamera insanı deli ediyordu. İzlemek işkenceye dönüşüyordu.
Şu an burada animasyonun en büyük problemlerinden biri ile karşı karşıyayım. Hareket etmeyen bir karakterin hayatta kalmasını, ölmemesini sağlamak. Bunu çözmek için çok zamanım yok ama her zamanki gibi elimden geleni yapacağım. Bu tür sahnelerin hemen ölmesi yüzünden bu sahneler filmlerde en tecrübeli ve iyi animatörlere veriliyor. Örneğin Finding Nemo nun final sahnesi (Nemo yerde yarı baygın şekilde babasını sevdiğini söylüyordu, çok durgun ve duygusal bir sahne) Pixar'ın en başarılı animatörlerinden biri olan Bobby Beck tarafından canlandırılmıştı. Bol aksiyon içeren sahneler de çömez animatörlere verilmekte. Çünkü çok hareket eden bir karakterin ölü görünme şansı daha az.
Neyse önümdeki sıkıcı ve zor 100 kareye başlamamak için bahane olarak kullandığım yazımın sonuna gelirken, bana başarılar diliyorum. hehe.
Wednesday, November 23, 2005
Işın hüzmeleri üzerine evrensel söylemler
Bu, yıldızların aynı konuma gelmesi gibi birşey. Yatak, jaluzilerin orta noktası, dışarıdaki güvenlik ışığı, masa ve herşey öyle bir ilahi açı dizilimi içerisinde yeralıyor ki... Anlatamam. Tek bildiğim jaluziyi sonuna kadar kapattığınızda tam orta noktasında küçücük bir açıklık kaldığı, güvenlik ışığının tam o orta noktadan geçerek ve sağ gözüme ulaşarak geceleri bütün bu sisteme, yurda ve dünyaya ana avrat sövdürecek bir şekilde beni deli ettiğidir. Yatağı çevirmek, kafayı diğer tarafa koymak gibi basit çözümleri kabul etmemekteyim. Eğer o şey gözüme geliyorsa bir sebebi vardır. Belki de bu, beraber uyumam gereken şeytandır. Belki bu ebedi adalet ya da şanstır, belki de tanrının ta kendisi... Bu manyaklığa kendi yöntemlerimce cevap vereceğim ve geceleri ışığa şiddetle bakaraktan onun pes etmesini bekleyeceğim. Taa ki bakışlarım ışığı çatlatarak bozana dek. Yılmayacağım.
Saturday, November 19, 2005
Oglan cocuklarinin dugme meraki

Yazilimlarda (ozellikle grafikle ilgili olanlarda) dugmeler cokca kullaniliyor. Yukarida bir paket programdan bazi dugmeleri gormekteyiz. Dugme aslinda herseyin temeli gibi. Bilgisayarda yaptigimiz her islemde bircok kucuk dugmenin calistigini hissedebiliyoruz.
Neyse sorun su: Oglan cocuklari icin dugme denen sey gercekten bir tur manyaklik. Dugmelere basmaya bayiliyorlar. Dugmeye basmak icin yasiyorlar. Dugmelere bastiklari surece mutlular. Ama dugmenin ne ise yaradigi onlari cok da ilgilendirmiyor.
Yazilimlar gelistikce artik insanlar kendi dugmelerini uretme sansi buldular. Bu oglan cocuklarinin sapikligini daha da arttirdi. Artik kendi dugmelerini yapabiliyor, onlara basiyor, hatta baskalarinin onlara basisini izleyebiliyorlar. Komik bir sekilde isleri sadece dugmeler uretmek olan adamlar turedi. Bu adamlar buyuk paralar kazaniyor "Teknik Yonetmen" adi altinda.
Isin ne boyutlara vardigini dun bir seminerde farkettim. Semineri veren adam bir tur degisik sistemden bahsediyordu, uc boyutlu animasyonda kemiklerin hareket etmesi sirasinda kaslarin deformasyonunun modele yansimasi konusunda. Bir sure sonra anladim ki adam dugme manyagi. 15 dakka icinde 45 tane dugme yaratti. Sapikligi o kadar ilerlemisti ki yarattigi bazi dugmeleri inceleyince bunlarin gorevlerinin diger dugmelerden birkacina ayni anda basmak oldugunu farkedebiliyordunuz.
Adami sarsmak istedim. Birkac tokat aksedip "Kendine gel" demek istedim. "Bu ne ise yariyacak hayatta, niye yapiyorsun bunu" demek istedim. Pencereler aciliyor, yeni dugmeler ortaya cikiyor, pencereler kapaniyor, yeni sekiller olusuyor, devamli bir devinim var... Ama ortaya hicbirsey cikmiyor. Hicbirsey... Sadece yeni dugmeler. Onlar da eskilerine basiyor zaten.
Insanlara birseyler anlatmak dunyanin en zor seylerinden biri. Bu araclara ihtiyacimiz var. Biliyorum. Ama TD (Technical Director) denen adamlarin bir yerden sonra gereksiz isler yaptiklarina inaniyorum. Bu adamlar ne icin calistiklarini unutup dugmelerin buyusune kapiliyorlar. Kendilerini kaybedip aslinda hicbir ise yaramayan araclar uretmeye basliyorlar. Isin ilginc tarafi bu isten birsuru para kazaniyorlar.
Ilginc...
Friday, November 18, 2005
Akustik Kis
Hocalardan birine parmaklarim gitarsizliktan yumusaklastigi icin cok uzuldugumu soylemistim. Iyi adam. Bir akustik gitar getirdi. Al bu sene cal diyerekten, kendisi calmiyormus.
Disarida tipi, odamda ben, sallama cayim, kucagimda gitar, ayaklarim masanin uzerinde. Kendimi biraz Tom Waits gibi hissettim biraz da Cowboy Bebop gibi... Tom Waits cunku sert, gercek ve acikli, biraz yalniz, Cowboy Bebop cunku cyborglarin arasina blues ve jazz serpilmis, duygular dugmelere bulasmis, yapismis...
Cam bardagi gitar tellerine bastirarak slide bar sesi alabilirsiniz ya. Nerden kalmis bilmiyorum. Kar ve slide barli-Nashwille akustik sesi sanki beynimde bagdasmislar. Isik cok guzel. Hafif karanlik, los, ama soguk degil... yani duygusal olarak... Burayi yavas, sakin ve icten blues tamamlar dedim. Oda arkadasim ve sevgilisinin sevisme sesleri arasinda birkac riff... Insan bir sure sonra alisiyor. Bardagi bazen tam denk getiremiyorum tellere. Ama ogrenirim. Nasil olsa uzun sure buradayim.
Kendimi biraz Tom Waits gibi hissettim, biraz da Cowboy Bebop gibi...