yaptigimiz dizideki karakterlerden biri prenses. bi sahneye ozendigimden butun prenses sahnelerini bana verdiler. neyse yaptim. gonderdik. sonra bunu izleyen kokona psikolog komitesinden soyle yorum geldi:
prensesimsi olmamismis, daha buyulu, daha siirsel, daha zarif prenses olmasi gerekliymisss.
simdi once psikologlardan bahsetmek lazim. 3 tane kokona kadin bunlar. sirin mi sirin, sevimli mi sevimli bir hayatlari var. dizinin de gayet sevimli olmasini istiyorlar. boyle sirin sirin, kucuk kucuk cocuklar sevimli hikayeler yasicaklar vs... senaryoyu 40 yasinda evinde barbi bebek oynayan bi psikolog yazarsa boyle olur. pembe kalp seklinde yastiklari oldugundan eminim.
yonetmen bunlardan aldigi gazla bana gelmis diyo ki "icindeki prensesi ortaya cikar, daha kizsal, daha feminen ve buyulu olmali hareketler".
ben metalciyim. Metallica ve Megadeath le buyudum. Iron Maidenin cogu sarkisini biliyorum (ki cok fazla var). Siyah giyerdim lisedeyken.
Is basa dusunce icimdeki prensesi cikarmak zorunda kaldim. once sihirli degnek buldum bi tane. studyoda saga sola kosturmaya, dans etmeye, ve prenses gibi oynamaya basladim. herkes garipsiycek sandiysam da anlayisla karsiladilar. ozellikle prensesi, prenses olarak buyumus kokonalara yutturmak zorunda oldugumu bildiklerinden. sonra aynaya gidip hayatimin en prenses pozlarini yaptim, onlari kagida cizdim. geri donup bir 8 saat daha blokiladim animasyonu, sonra overlapleri falan ayarladim. Hala super akici degildi. ama zamanim bitti. yonetmene gosterdim. tamam dedi. yine gonderdik.
korkuyorum. kokonalar yutmazlarsa... gerci onceki yaptigima bi daha baktim. prenses gercekten "adam" gibi hareket ediyor oncekinde. yani son yaptigima kiyaslarsam. Icimdeki prenses aciga cikmis biraz.
Thursday, February 01, 2007
Thursday, January 25, 2007
Hoh hoh hoyyy
Ay ben de yururken niye bacaklarim usudu diyorum. Bir de baktim ki internetten -26 dereceymis disarsi.
Sunday, January 21, 2007
Dusundum de...
Insanlar hayatin ne kadar degerli oldugunu anlamiyorlar.
Lisedeyken kimyaci Okkes tahtaya soyle yazmsti derslerden birinde.
Atom + Atom -> Molekul-> Amino Asit-> Protein + "?" -> Hucre->Doku->Organ->... ->Insan
Soru isaretini kimsenin bilmedigini de eklemisti. Bosversene demistim. Sonra bi ara soru isaretini buluruz demistim siraya kalem ucuyla kazidigim "Metallica" nin detaylari uzerinde calisirken.
Simdi yillar sonra o soru isaretini baska bir duzlemde ariyorum. Hem de tum gucumle. Soru isareti animasyonda kucucuk ayrintilarda gizli. Ama cok fazla var bu ayrintilardan. Bazen bu isin tanrilarinin yaptiklari islere bakiyorum. Ve goruyorum ki goz kirparken bir goz harekete onderlik edebiliyor. Bir karelik bir fark var orada. Saniyenin 24 te biri. Herangi bir karede biraz daha az estetik bir resim var mi diye bakiyorum. Her kare ayni estetik guzellikte. Biraraya geldiklerinde de ayni guzelliklerini koruyorlar. Hareket ediyorlar. Yasiyorlar. Nefes aliyorlar ve soylemek istedikleri seyi anlatiyorlar.
Ayni seyi ben yapmaya calistigimda, bittikten sonra bakiyorum. Sayilar, denklemler, ve bilgisayar modelleri goruyorum. Ama hayat goremiyorum. Makine orada ve olu. Oyle gozumun icine bakiyor. Mekanik mekanik. Fizik bilgim onu hayata getirmeyi basaramiyor. Soru isareti baska turlu bir his gerektiriyor. Belki zamanla deneyerek ve yanilarak ve gozlemleyerek bir gun o soru isaretinin iluzyonuna yaklasabilirim. Simdilik sadece uzaktan soru isaretini bulanlara bakabiliyorum.
Dunyada soru isareti iluzyonu yaratabilirseniz cok zengin ve unlu olabilirsiniz. Ama bunlarin hicbiri onemli degil aslinda. Orada daha buyuk bir tatmin var. Yasayan birsey kadar iletisim kurabiliyor animasyon. Bazen daha da fazla. Orada "hayat" in ta kendisi olusabiliyor. Daha once bahsettigim acayip detaylari farkedecek kadar zekiyse insan tabi. Bence Glen Keane, Bobby Beck, Walt Disney ve 9 adami, ve birkac kisi daha o gozle gorebilmeyi basarmislar. Yoktan "Hayat" olusturabilecek kadar zekiler. Gerisi safsata.
Bence bizim amacimiz bu. Dunyaya hayat getirmeye, ya da onu korumaya geldik. Herkes bunun icin geldi. Bilim adamlari deneyler yaparak, ilaclar gelistirerek yapiyor bunu. Gida muhendisleri saglikli besinler uretiyor, modacilar, insanlari giydikleri zaman mutlu edecek kiyafetler yapiyorlar.
Hayatin iluzyonunu olusturmaya henuz cok az zaman ve emek harcamis birisi olarak bile ne kadar zor oldugunu gorebiliyorum. Soru isaretini hayatlari boyunca arayip bulamayan insanlar var. Bazilari ise erkenden bulabiliyor. Buna kendi hayatlarini harciyorlar insanlar. Ve gercekten de bu o kadar degerli aslinda. Hayat olusturmak bu kadar zorken, yoketmek o kadar kolay ki. Bir gazeteciyi daha oldurenlerden sonra yine ortalik karisti. Bunu yapan insan, "hayat" i yokettiginin bilincinde olsa, yasayan birseyin ne kadar degerli oldugunu bilse, biseyleri yasatmak icin, hatta yasiyor gibi gostertmek icin bile ne kadar fazla emek ve zeka gerektigini anlasa, acaba yine yapar mi? Bu insana gercekten anlatilabilir mi "hayat" in ne kadar degerli oldugu? Nasil anlatilir? Hayati geri getiremiyoruz, yeniden uretemiyoruz. Birtur mucize o. Bir yerlerde varsa eger, onu korumak yerine oldurmeyi nasil oluyor da secebiliyoruz.
Naapsam ya?
Lisedeyken kimyaci Okkes tahtaya soyle yazmsti derslerden birinde.
Atom + Atom -> Molekul-> Amino Asit-> Protein + "?" -> Hucre->Doku->Organ->... ->Insan
Soru isaretini kimsenin bilmedigini de eklemisti. Bosversene demistim. Sonra bi ara soru isaretini buluruz demistim siraya kalem ucuyla kazidigim "Metallica" nin detaylari uzerinde calisirken.
Simdi yillar sonra o soru isaretini baska bir duzlemde ariyorum. Hem de tum gucumle. Soru isareti animasyonda kucucuk ayrintilarda gizli. Ama cok fazla var bu ayrintilardan. Bazen bu isin tanrilarinin yaptiklari islere bakiyorum. Ve goruyorum ki goz kirparken bir goz harekete onderlik edebiliyor. Bir karelik bir fark var orada. Saniyenin 24 te biri. Herangi bir karede biraz daha az estetik bir resim var mi diye bakiyorum. Her kare ayni estetik guzellikte. Biraraya geldiklerinde de ayni guzelliklerini koruyorlar. Hareket ediyorlar. Yasiyorlar. Nefes aliyorlar ve soylemek istedikleri seyi anlatiyorlar.
Ayni seyi ben yapmaya calistigimda, bittikten sonra bakiyorum. Sayilar, denklemler, ve bilgisayar modelleri goruyorum. Ama hayat goremiyorum. Makine orada ve olu. Oyle gozumun icine bakiyor. Mekanik mekanik. Fizik bilgim onu hayata getirmeyi basaramiyor. Soru isareti baska turlu bir his gerektiriyor. Belki zamanla deneyerek ve yanilarak ve gozlemleyerek bir gun o soru isaretinin iluzyonuna yaklasabilirim. Simdilik sadece uzaktan soru isaretini bulanlara bakabiliyorum.
Dunyada soru isareti iluzyonu yaratabilirseniz cok zengin ve unlu olabilirsiniz. Ama bunlarin hicbiri onemli degil aslinda. Orada daha buyuk bir tatmin var. Yasayan birsey kadar iletisim kurabiliyor animasyon. Bazen daha da fazla. Orada "hayat" in ta kendisi olusabiliyor. Daha once bahsettigim acayip detaylari farkedecek kadar zekiyse insan tabi. Bence Glen Keane, Bobby Beck, Walt Disney ve 9 adami, ve birkac kisi daha o gozle gorebilmeyi basarmislar. Yoktan "Hayat" olusturabilecek kadar zekiler. Gerisi safsata.
Bence bizim amacimiz bu. Dunyaya hayat getirmeye, ya da onu korumaya geldik. Herkes bunun icin geldi. Bilim adamlari deneyler yaparak, ilaclar gelistirerek yapiyor bunu. Gida muhendisleri saglikli besinler uretiyor, modacilar, insanlari giydikleri zaman mutlu edecek kiyafetler yapiyorlar.
Hayatin iluzyonunu olusturmaya henuz cok az zaman ve emek harcamis birisi olarak bile ne kadar zor oldugunu gorebiliyorum. Soru isaretini hayatlari boyunca arayip bulamayan insanlar var. Bazilari ise erkenden bulabiliyor. Buna kendi hayatlarini harciyorlar insanlar. Ve gercekten de bu o kadar degerli aslinda. Hayat olusturmak bu kadar zorken, yoketmek o kadar kolay ki. Bir gazeteciyi daha oldurenlerden sonra yine ortalik karisti. Bunu yapan insan, "hayat" i yokettiginin bilincinde olsa, yasayan birseyin ne kadar degerli oldugunu bilse, biseyleri yasatmak icin, hatta yasiyor gibi gostertmek icin bile ne kadar fazla emek ve zeka gerektigini anlasa, acaba yine yapar mi? Bu insana gercekten anlatilabilir mi "hayat" in ne kadar degerli oldugu? Nasil anlatilir? Hayati geri getiremiyoruz, yeniden uretemiyoruz. Birtur mucize o. Bir yerlerde varsa eger, onu korumak yerine oldurmeyi nasil oluyor da secebiliyoruz.
Naapsam ya?
Saturday, January 20, 2007
Hah hah hayyy
Ben de bugun ev niye soguk diyorum. Isiticiyi kokledim simdi. Bir de baktim ki disarsi -12 dereceymis. Hatta feels like -18 yaziyor. Hah hah hayyy. Cok sapsalim.
Gecen hafta is yerinde calisanlar tarafindan bir e-mail bombardimanina tutulduk. Konu kuresel isinma, greenhouse effect gibi seyler ve artik cok korkmaya baslamamiz gerektigiydi. Bilim adamlari uc bes senedir hic durmadan "sictik... var ya boku yedik..." diye bas bas bagiriyordu zaten. E anca...
Gercekten bilim sitelerine girip baktikca ve bu konuda okudukca (internette milyon tane referans var) gokyuzu ve iklimlerin son zamanlarda ne kadar hizlanarak degistigine inaniyor insan. Dunya sicakligi 1 ila 2 derece arasinda oynamis mesela (bunun bilmemkac yuzyilda bir olabildiginden bahsediyorlar). Biz de bu kis ocagin ortasina kadar neredeyse Antalya kisi gibi hava var idi. Ben o aralar gercekten korkmaya baslamistim. Cunku gecen sene bu zamanlar kicimiz donuyordu. Neyse sonra gercek soguklar basladi. Biraz daha normale dondu hava. Hayir soguklari sevdigimden degil ama iste hersey yolundaymis gibi.
Bu aralar sunu dusunuyorum. Kuresel isinmaya hazir miyim?
Sonucta kuresel isinma kacinilmaz. Ne Cin ve Hindistan ne de Amerika dunyayi kirletmek konusunda geri adim atmaya yanasmiyorlar. Bu ulkelerden Amerika, Recycling falan gibi safsatalarla insanlarin kafalarini biraz rahatlatip kendilerini daha az suclu hissetmelerini sagladiktan sonra altalarina SUV leri dayiyor. Kartonlari karton kutusuna, plastikleri plastik kutusuna atan bilincli ve duyarli cevreci(?) V8 silindirli kamyonunda gaza basiyor.
Bunun yaninda benim iki aydir uzerinde calistigim Cin-Hindistan savasi plani da bu aralar cok iyi gitmiyor. Butun Hintli arkadaslarima Cinlilerden nefret etmeleri gerektigini anlatmaya calisiyorum. Cinlilere de bir tur Hint nefreti saldim ki cocuklari gerekli savasi baslatabilsin en azindan. Cunku genelde Hintliler Cinlileri ve hatta yemeklerini seviyorlar. Ornegin Hintlilerle Pakistanlilari savastirmak cok kolay (Ingilizler onceden altyapiyi hazirlamis) Ama Hintliler bazen Cinlilerle birlik olmak istediklerini bile soyluyorlar ve benim dunyayi kurtarma planlarim boylece suya dusuyor. Hayatimin ilerleyen donemlerinde insanlarimizin rahat bi sekilde yasamalarini saglamak ve dunya uzerindeki kaynaklarin somurulmesini engellemek icin bizzat Hindistana gidip bu savasi baslatmam gerekecek sanirim. Biri 1.4 milyar oburu 1.2 milyar insan... Nasi temizlencek bilmiyorum bu dunya... Amaaan bi bu eksikti. Zaten su aralar mesleki kabizlik yasiyorum. Yaptigim hic bi is "yasamiyor"...
Her neyse sonucta kendimi Kuresel Isinmaya psikolojik olarak hazirlamaya karar verdim. Cunku bu da yeni yil, dogumgunu, ya da yiyeceklerdeki kanser yapan maddeler gibi kacinilmasi imkansiz bir surec. Bu durumda zevk almayi ogrenmemiz gerekiyor. Kuresel isinmanin iklimleri, bitki ortulerini ve hatta hayvanlari degistirecegini, belki bazilarinin nesillerini tuketecegini ama bazi olmayan hayvanlarin ve bitkilerin de evrimlesip "ol"malarini saglayacagini umut ediyorum. Bu durumda cok eglenebiliriz. Yasadigimiz yerlerde yeni yeni hayvanlar tureyecek mesela. Sonra dunya isinip kutuplar eridigi ve sular yukseldigi zaman heryer deniz, ve hava da cok sicak olacak. Bu bizim "yaz" dedigimiz sey. Belki de hayatimizin orta-sonrasi yaslarinda hic bitmeyecek bir yaza girecegiz. Mmmmmm. O kadar da kotu degil. Keske "yaz" gelmeden emekli olabilsem. Emekli maasimla bi yelkenli alip, butun "yaz" ver elini o deniz ver elini bu deniz (artik kara olmayacak sanirim pek) gezer dururuz arkadaslarla. Balik tutar balik yeriz.
Iste gordum mu? Kuresel Isinma o kadar da korkulucak bisey degilmis. (Kendi kendimi ikna etmeyi basardim sanirim. Herkes benim kadar saf olsa keske.)
Herneyse. Simdi -12 derecede sokaga cikip alisveris yapmak zorunda ve de kuresel isinmaya psikolojik hazirligini bitirmis bir insan olarak sabirsizlikla bekliyorum. Keske ogleden sonra gelse "yaz" da carsiya ciksam... Hah hah hayyy.
Gecen hafta is yerinde calisanlar tarafindan bir e-mail bombardimanina tutulduk. Konu kuresel isinma, greenhouse effect gibi seyler ve artik cok korkmaya baslamamiz gerektigiydi. Bilim adamlari uc bes senedir hic durmadan "sictik... var ya boku yedik..." diye bas bas bagiriyordu zaten. E anca...
Gercekten bilim sitelerine girip baktikca ve bu konuda okudukca (internette milyon tane referans var) gokyuzu ve iklimlerin son zamanlarda ne kadar hizlanarak degistigine inaniyor insan. Dunya sicakligi 1 ila 2 derece arasinda oynamis mesela (bunun bilmemkac yuzyilda bir olabildiginden bahsediyorlar). Biz de bu kis ocagin ortasina kadar neredeyse Antalya kisi gibi hava var idi. Ben o aralar gercekten korkmaya baslamistim. Cunku gecen sene bu zamanlar kicimiz donuyordu. Neyse sonra gercek soguklar basladi. Biraz daha normale dondu hava. Hayir soguklari sevdigimden degil ama iste hersey yolundaymis gibi.
Bu aralar sunu dusunuyorum. Kuresel isinmaya hazir miyim?
Sonucta kuresel isinma kacinilmaz. Ne Cin ve Hindistan ne de Amerika dunyayi kirletmek konusunda geri adim atmaya yanasmiyorlar. Bu ulkelerden Amerika, Recycling falan gibi safsatalarla insanlarin kafalarini biraz rahatlatip kendilerini daha az suclu hissetmelerini sagladiktan sonra altalarina SUV leri dayiyor. Kartonlari karton kutusuna, plastikleri plastik kutusuna atan bilincli ve duyarli cevreci(?) V8 silindirli kamyonunda gaza basiyor.
Bunun yaninda benim iki aydir uzerinde calistigim Cin-Hindistan savasi plani da bu aralar cok iyi gitmiyor. Butun Hintli arkadaslarima Cinlilerden nefret etmeleri gerektigini anlatmaya calisiyorum. Cinlilere de bir tur Hint nefreti saldim ki cocuklari gerekli savasi baslatabilsin en azindan. Cunku genelde Hintliler Cinlileri ve hatta yemeklerini seviyorlar. Ornegin Hintlilerle Pakistanlilari savastirmak cok kolay (Ingilizler onceden altyapiyi hazirlamis) Ama Hintliler bazen Cinlilerle birlik olmak istediklerini bile soyluyorlar ve benim dunyayi kurtarma planlarim boylece suya dusuyor. Hayatimin ilerleyen donemlerinde insanlarimizin rahat bi sekilde yasamalarini saglamak ve dunya uzerindeki kaynaklarin somurulmesini engellemek icin bizzat Hindistana gidip bu savasi baslatmam gerekecek sanirim. Biri 1.4 milyar oburu 1.2 milyar insan... Nasi temizlencek bilmiyorum bu dunya... Amaaan bi bu eksikti. Zaten su aralar mesleki kabizlik yasiyorum. Yaptigim hic bi is "yasamiyor"...
Her neyse sonucta kendimi Kuresel Isinmaya psikolojik olarak hazirlamaya karar verdim. Cunku bu da yeni yil, dogumgunu, ya da yiyeceklerdeki kanser yapan maddeler gibi kacinilmasi imkansiz bir surec. Bu durumda zevk almayi ogrenmemiz gerekiyor. Kuresel isinmanin iklimleri, bitki ortulerini ve hatta hayvanlari degistirecegini, belki bazilarinin nesillerini tuketecegini ama bazi olmayan hayvanlarin ve bitkilerin de evrimlesip "ol"malarini saglayacagini umut ediyorum. Bu durumda cok eglenebiliriz. Yasadigimiz yerlerde yeni yeni hayvanlar tureyecek mesela. Sonra dunya isinip kutuplar eridigi ve sular yukseldigi zaman heryer deniz, ve hava da cok sicak olacak. Bu bizim "yaz" dedigimiz sey. Belki de hayatimizin orta-sonrasi yaslarinda hic bitmeyecek bir yaza girecegiz. Mmmmmm. O kadar da kotu degil. Keske "yaz" gelmeden emekli olabilsem. Emekli maasimla bi yelkenli alip, butun "yaz" ver elini o deniz ver elini bu deniz (artik kara olmayacak sanirim pek) gezer dururuz arkadaslarla. Balik tutar balik yeriz.
Iste gordum mu? Kuresel Isinma o kadar da korkulucak bisey degilmis. (Kendi kendimi ikna etmeyi basardim sanirim. Herkes benim kadar saf olsa keske.)
Herneyse. Simdi -12 derecede sokaga cikip alisveris yapmak zorunda ve de kuresel isinmaya psikolojik hazirligini bitirmis bir insan olarak sabirsizlikla bekliyorum. Keske ogleden sonra gelse "yaz" da carsiya ciksam... Hah hah hayyy.
Saturday, January 13, 2007
Bes parmak
Bugun butun gun bunu dusundum. Neden 5 parmagimiz var? Neden 4 ya da 6 degil? Birseyleri tutmak icin aslinda iki parmak yeterli. Basparmak ve bir tane daha parmak. Ama bizde 3 tane daha var onun disinda. Daha iyi kavramak icin ise 2 tane ekstra yeterli. Ama nasil olur da 5 olur anlamiyorum. Yani 5 asal sayi, cift sayi degil, diger sayilar gibi simetriye uymuyor vs...
Internete baktim. Kimileri tanri oyle yaratti, kimileri doga oyle yaratti diyor. Doga nasil oldu da 5 e karar verdi. 4 te yetiyordu. Evrimde 4 parmaklilar neden elendi ki? Ayni sekilde tutamiyorlar miydi? Kemikler oyle mi gelisebildi. Ya da tanri icin 5 le 6 nin farki neydi? Yani biz 6 parmakli olsak dunya nasil degisicekti?
Tatmin edici cevaplar bulamiyorum...
Internete baktim. Kimileri tanri oyle yaratti, kimileri doga oyle yaratti diyor. Doga nasil oldu da 5 e karar verdi. 4 te yetiyordu. Evrimde 4 parmaklilar neden elendi ki? Ayni sekilde tutamiyorlar miydi? Kemikler oyle mi gelisebildi. Ya da tanri icin 5 le 6 nin farki neydi? Yani biz 6 parmakli olsak dunya nasil degisicekti?
Tatmin edici cevaplar bulamiyorum...
Thursday, January 11, 2007
Basketbol
Ortaokuldayken NBA hastasiydik. Uc ya da dort kisiydik. Sanirim 1 sene falan surdu. Arkadaslarimla basket oynar basket konusurduk. Ben yardimci oyuncuydum. Asil fanatik olan Onur'dur. Biz Amerikanin bilmemne eyaletinde onlara gore bir aksamustu bize gore ise cumartesi sabahi saat 4 te oynanan NBA maclarini canli izlemek uzere saatleri kurardik. Star 1 televizyonundan yayinlanan NBA maclarini Onur paso videolara kaydederdi. Beraber bulusup izler Jordan nasil smac yapiyor agir cekim izlerdik. Murat Muratanoglu gibi Amerikan aksanli Turkce konusur, Carlz barkliiii diye bagirirdik basket atinca. Onur ve biri daha (ki adini bile unuttum) butun takimlarin butun oyuncularini bilir, yilda ortalama kac sayi atiyorlar, ya da kac top caliyorlar, hepsini bilirlerdi. O zamanlar mahallede her aksamustu bulusulur ortalama 3 saa (yuh) oynanirdi. Mac yapilir, 9 aylik oynanir vs...
Toronto sokaklarinda "yerli"lerle basket oynamaya basladigimda kendimi rahat hissettim bu yuzden. Eskiden cok gerilirdim maclarda. Asla takimlarda oynayamazdim. Hata yapicam da takimin kaybetmesine sebep olucam diye. Hic tanimadigim 9 adamla ilk defa burada cift saha sokak maci yapabildim bir sekilde. Cok cekismeli ve heyecan doluydu. (Baslarda baya bi kendin guven sorunu yasadim ama sonra gercekten iyi oynadigima karar verdim. Ben kendime guvenince ustume gelemediler, iyi oynadim bekledigimden 11 sayidan 3 unu ben attim eheh. Futbol konusundaki kazmaligim baskete yansimamis allahtan...) Bu arada sokaklarda assagi yukari bizim oynadiklarimiza yakin oyunlar oynandigini gordum. Mesela bizim oynadigimiz 9 aylikta birisi ebe secilir, potanin altinda dusen toplari toplardi, digerleri belli yerlerden sirayla sut cekerlerdi. Sonuncu adam atamazsa ebe olur pota altina gecerdi. Atan bir daha atardi. 9 aylik olan (9 tane basket yiyen) oyundan cikar, en son kalan kazanirdi. Burada ise "Amerikan" diye bir oyun var. Oyunda herkes tek ve gayet bencil (Oyunun Isminden olsa gerek). Bildigin basket oynuyorsun ama herkes sana savunma yapiyor ayni anda. Yani birini gecince oburuyle
savasiyosun. Herkesin tek tek skorlari var, 11 e ilk ulasan kazaniyor. Ilk ciktigimizda gotumuzu kaldiramadigimiz icin bunu oynamistik (Maclar cok cekismeli oluyor - acayip kosuyosun).
Herneyse, asil anlatmak istedigim sey, o zamanlar agzimizin sulari akarak televizyondan izledigimiz maclardan birini daha yakindan gorme firsatim oldu. Atlanta Hawks - Toronto Raptors macina Racho ucuza bilet buldu. 20 kafa. Normalde en arka siralar falan 30 - 40. gerci ben yine en arkadaydim. "Fakir"lerle beraber. Tiklim tikis stadyumda yanimdaki insanlarin cogu ya zenci ya uzun sakalli ya da dovmeliydi (ve de bunlarin tum kombinasyonlari). Oturdugum yer cok yukaridaydi. Ama saha o kadar net gorunuyordu ki. Hayret ettim. Sanki cok yakinmis gibiydi.
Bu spor aktivitesi (diger herseyde oldugu gibi) amacindan sapmis ve yine bir eglence ve tuketim pazari haline donusmustu. Her saniyesi birseyler satan, bir tur eglence sunan bir sirket gibiydi. Basketbolu 4 tane 12 dakikalik ceyrek halinde oynayan sistem gerekli tuketim icin mukemmel zaman bosluklari sunabiliyor. Bir koltuga oturdugunuzda gorsel olarak basket sahasi ve izleyenlerin disindaki hersey (ama hersey) reklamdi. Yanip sonen isiklar ve panolar her yerdeydi. Bunun disinda 3 katli sahanin her katinda bir McDonalds, bir Harvey's bir Pizza Pizza bulunmakta, ve bu yerler inanilmaz is yapmaktaydi. (Demek ki sadece oyunlar sirasinda yapilan alisveris tum bu dukkanlari acmaya yetecek ticari basariyi sagliyor.) Kucuk aralar - ornegin molalar bile inanilmaz alisverislerin ve reklamlarin yapilabilecegi bosluklara donusmus. 30 saniye icinde spontane bir sekilde bir insan nasil reklam yapabilir tahmin bile edemezdim. Ornegin bir molada seyircilere kocaman plaj toplari attilar. Bunlara vurarak devamli havada gezinmesini saglayan seyircilere birden "tutun" diye bagirdilar. Toplar elinde kalan seyirciler arasinda cekilis yaptilar ve kazanana 700 dolar verdiler. Bu kazanan adam "genc is adami" kilikli zaten baya bi zengin oldugu anlasilan, onlerde oturan bir adamdi (oralarda biletler 80 - 100 dolar). Bunu goren biz fakirler zaten plaj toplari bize yukarilara hic ulasamadigi icin deliler gibi yuhlamaya basladik. Ben de yuhladim. Ordaki "fakir" kardeslerimle bir butun olduk. Tek yumruk halinde.
Pon pon kizlar hic de "liseli" degillerdi. Profesyonel dansci olduklarini dusunuyorum. Yaptiklari hareketler acayip zor ve hizliydi. Kocaman ve bicimli hacimler kaplayan kitlelerin bu kadar hizli hareket edebilecegini hic dusunemezdim. Yakinlarinda olsam ve bana carpsalar orami burami kirabileceklerini hissettim.
Sonra bitti. Kolalarimizi, pizzalarimizi, ustunde resimler olan bardaklarimizi, ve sapkalarimizi aldik (Ben almadim.). Gecelik eglencemizi yasadik. Evimize postalandik. Geriye eskiden saat 4 lerde kalkip izlenen NBA maclarinin anilari kaldi. O zamanlar yasadigim heyecan ve tat buruk bir huzun oldu bende. Beklemis sarabi icmeye calisirmis gibi hissettim kendimi, dudaklarim buzustu, icim kamasti...
Toronto sokaklarinda "yerli"lerle basket oynamaya basladigimda kendimi rahat hissettim bu yuzden. Eskiden cok gerilirdim maclarda. Asla takimlarda oynayamazdim. Hata yapicam da takimin kaybetmesine sebep olucam diye. Hic tanimadigim 9 adamla ilk defa burada cift saha sokak maci yapabildim bir sekilde. Cok cekismeli ve heyecan doluydu. (Baslarda baya bi kendin guven sorunu yasadim ama sonra gercekten iyi oynadigima karar verdim. Ben kendime guvenince ustume gelemediler, iyi oynadim bekledigimden 11 sayidan 3 unu ben attim eheh. Futbol konusundaki kazmaligim baskete yansimamis allahtan...) Bu arada sokaklarda assagi yukari bizim oynadiklarimiza yakin oyunlar oynandigini gordum. Mesela bizim oynadigimiz 9 aylikta birisi ebe secilir, potanin altinda dusen toplari toplardi, digerleri belli yerlerden sirayla sut cekerlerdi. Sonuncu adam atamazsa ebe olur pota altina gecerdi. Atan bir daha atardi. 9 aylik olan (9 tane basket yiyen) oyundan cikar, en son kalan kazanirdi. Burada ise "Amerikan" diye bir oyun var. Oyunda herkes tek ve gayet bencil (Oyunun Isminden olsa gerek). Bildigin basket oynuyorsun ama herkes sana savunma yapiyor ayni anda. Yani birini gecince oburuyle
savasiyosun. Herkesin tek tek skorlari var, 11 e ilk ulasan kazaniyor. Ilk ciktigimizda gotumuzu kaldiramadigimiz icin bunu oynamistik (Maclar cok cekismeli oluyor - acayip kosuyosun).
Herneyse, asil anlatmak istedigim sey, o zamanlar agzimizin sulari akarak televizyondan izledigimiz maclardan birini daha yakindan gorme firsatim oldu. Atlanta Hawks - Toronto Raptors macina Racho ucuza bilet buldu. 20 kafa. Normalde en arka siralar falan 30 - 40. gerci ben yine en arkadaydim. "Fakir"lerle beraber. Tiklim tikis stadyumda yanimdaki insanlarin cogu ya zenci ya uzun sakalli ya da dovmeliydi (ve de bunlarin tum kombinasyonlari). Oturdugum yer cok yukaridaydi. Ama saha o kadar net gorunuyordu ki. Hayret ettim. Sanki cok yakinmis gibiydi.
Bu spor aktivitesi (diger herseyde oldugu gibi) amacindan sapmis ve yine bir eglence ve tuketim pazari haline donusmustu. Her saniyesi birseyler satan, bir tur eglence sunan bir sirket gibiydi. Basketbolu 4 tane 12 dakikalik ceyrek halinde oynayan sistem gerekli tuketim icin mukemmel zaman bosluklari sunabiliyor. Bir koltuga oturdugunuzda gorsel olarak basket sahasi ve izleyenlerin disindaki hersey (ama hersey) reklamdi. Yanip sonen isiklar ve panolar her yerdeydi. Bunun disinda 3 katli sahanin her katinda bir McDonalds, bir Harvey's bir Pizza Pizza bulunmakta, ve bu yerler inanilmaz is yapmaktaydi. (Demek ki sadece oyunlar sirasinda yapilan alisveris tum bu dukkanlari acmaya yetecek ticari basariyi sagliyor.) Kucuk aralar - ornegin molalar bile inanilmaz alisverislerin ve reklamlarin yapilabilecegi bosluklara donusmus. 30 saniye icinde spontane bir sekilde bir insan nasil reklam yapabilir tahmin bile edemezdim. Ornegin bir molada seyircilere kocaman plaj toplari attilar. Bunlara vurarak devamli havada gezinmesini saglayan seyircilere birden "tutun" diye bagirdilar. Toplar elinde kalan seyirciler arasinda cekilis yaptilar ve kazanana 700 dolar verdiler. Bu kazanan adam "genc is adami" kilikli zaten baya bi zengin oldugu anlasilan, onlerde oturan bir adamdi (oralarda biletler 80 - 100 dolar). Bunu goren biz fakirler zaten plaj toplari bize yukarilara hic ulasamadigi icin deliler gibi yuhlamaya basladik. Ben de yuhladim. Ordaki "fakir" kardeslerimle bir butun olduk. Tek yumruk halinde.
Pon pon kizlar hic de "liseli" degillerdi. Profesyonel dansci olduklarini dusunuyorum. Yaptiklari hareketler acayip zor ve hizliydi. Kocaman ve bicimli hacimler kaplayan kitlelerin bu kadar hizli hareket edebilecegini hic dusunemezdim. Yakinlarinda olsam ve bana carpsalar orami burami kirabileceklerini hissettim.
Sonra bitti. Kolalarimizi, pizzalarimizi, ustunde resimler olan bardaklarimizi, ve sapkalarimizi aldik (Ben almadim.). Gecelik eglencemizi yasadik. Evimize postalandik. Geriye eskiden saat 4 lerde kalkip izlenen NBA maclarinin anilari kaldi. O zamanlar yasadigim heyecan ve tat buruk bir huzun oldu bende. Beklemis sarabi icmeye calisirmis gibi hissettim kendimi, dudaklarim buzustu, icim kamasti...
Thursday, January 04, 2007
Tam metal simyacisi
Hiromu Arakawa
Japon.
Buldugu seyler beni dehsete dusuruyor. Full Metal Alchemist diye bir manga-anime serisinin yazari. Ona gore:
Evrenimiz "deger"lerle dolu. Simyacilar bu degerleri birbirlerine cevirebiliyorlar. Yere bir cember ve bir takim ucgenler ciziyorlar. Gereken malzemeleri bu cemberin icine koyuyorlar ve sonra "transmutasyon" yapiyorlar. Isiklar cikiyor ve o malzemelerden bir nesne olusuyor. Mesela bardak kirilmissa kirik parcalari ve biraz topragi yere cizilen cemberin ortasina koyuyorlar, o cembere dokunup isiklar cikarttiraraktan bardagi eski haline donusturuyorlar.
Cok onemli bir kural var. Eger bir deger olusturmak istiyorsak her zaman esdeger birsey kullanmak zorundayiz. Hicbirsey yok yerden cikmiyor. Yeterince tahta olmadan sandalyeyi uretemiyoruz.
Bu hadiseyi canlilara uygulamak yasak ve tabu. Ama iki tane cocuk bu hadiseleri biraz ogrendikten sonra annelerini geri getirmeye karar veriyorlar. Insan vucudunun icindeki tum elementleri ozel bir cemberin icine koyduktan sonra transmutasyon yapmaya basliyorlar. Tam ortasinda koyduklari maddelerin "es"deger olmadigini anliyorlar. "Hayat" sadece malzemelerden olusmuyor ve hayata esdeger birseyler koymadan "hayat" uretilemiyor. Bunu olayin ortasinda anlayan "Full Metal Alchemist" ler o anda panikle hicbirsey yapamiyorlar. Transmutasyon cemberi birinin "can"ini yutuyor. Digeri oburunu geri getirmek icin kolunu ve bacagini cembere yediriyor ve de kardesinin ruhunu bir teneke zirh icerisine yapistirmayi basariyor.
Anladigim kadariyla boyle. Bu ilk bolumde var zaten ondan sonra asil hikaye basliyor. Sonra bu iki eleman vucutlarini geri getirmek icin bir yolculuga cikiyorlar. Diger tum kavramlarla oynamislar. Ama cok yaratici bir sekilde. 51 bolum indirdim. Devamli izliyorum. 30 a geldim. Hic durmadan. Super surukleyici. Heyecan ve eglence had safhada. Bir bolumu kapatip digerini aciyorum. Haftada bir yayinlaniyor olsaydi heralde dayanamazdim. Agzimdan kopukler cikarak bayilirdim.
Japon.
Buldugu seyler beni dehsete dusuruyor. Full Metal Alchemist diye bir manga-anime serisinin yazari. Ona gore:
Evrenimiz "deger"lerle dolu. Simyacilar bu degerleri birbirlerine cevirebiliyorlar. Yere bir cember ve bir takim ucgenler ciziyorlar. Gereken malzemeleri bu cemberin icine koyuyorlar ve sonra "transmutasyon" yapiyorlar. Isiklar cikiyor ve o malzemelerden bir nesne olusuyor. Mesela bardak kirilmissa kirik parcalari ve biraz topragi yere cizilen cemberin ortasina koyuyorlar, o cembere dokunup isiklar cikarttiraraktan bardagi eski haline donusturuyorlar.
Cok onemli bir kural var. Eger bir deger olusturmak istiyorsak her zaman esdeger birsey kullanmak zorundayiz. Hicbirsey yok yerden cikmiyor. Yeterince tahta olmadan sandalyeyi uretemiyoruz.
Bu hadiseyi canlilara uygulamak yasak ve tabu. Ama iki tane cocuk bu hadiseleri biraz ogrendikten sonra annelerini geri getirmeye karar veriyorlar. Insan vucudunun icindeki tum elementleri ozel bir cemberin icine koyduktan sonra transmutasyon yapmaya basliyorlar. Tam ortasinda koyduklari maddelerin "es"deger olmadigini anliyorlar. "Hayat" sadece malzemelerden olusmuyor ve hayata esdeger birseyler koymadan "hayat" uretilemiyor. Bunu olayin ortasinda anlayan "Full Metal Alchemist" ler o anda panikle hicbirsey yapamiyorlar. Transmutasyon cemberi birinin "can"ini yutuyor. Digeri oburunu geri getirmek icin kolunu ve bacagini cembere yediriyor ve de kardesinin ruhunu bir teneke zirh icerisine yapistirmayi basariyor.
Anladigim kadariyla boyle. Bu ilk bolumde var zaten ondan sonra asil hikaye basliyor. Sonra bu iki eleman vucutlarini geri getirmek icin bir yolculuga cikiyorlar. Diger tum kavramlarla oynamislar. Ama cok yaratici bir sekilde. 51 bolum indirdim. Devamli izliyorum. 30 a geldim. Hic durmadan. Super surukleyici. Heyecan ve eglence had safhada. Bir bolumu kapatip digerini aciyorum. Haftada bir yayinlaniyor olsaydi heralde dayanamazdim. Agzimdan kopukler cikarak bayilirdim.
Monday, January 01, 2007
Alis-Veris
"It's new.
It's you.
It's everything.
It's nothing"
Yaziyordu pankartlarda. Bu magazanin bu yaklasimina hayran oldum. Londra'nin en buyuk giysi magazalarindan biri sanirim. Bu ve buna benzer bir takim "sozde" tuketim karsiti pankartlar tavanlardan sarkarken, yarim metre assagidan agizlarindan salyalar akarak bluz denemeye calisan kadinlar ordusu deneme yerlerini isgal etmislerdi coktan. Ordu sadece o magazada degil tum Oxford Circustan Picadilly e kadar yayilmis, son kalan indirimleri topa tutuyorlardi. Sokaklar belli basli magazalarin torbalariyla doluydu.
"I shop.
Therefore I am."
Kisa boylu bir kadin askilardaki bluzlere ulasmak icin beni ittiriyor. Bunu hic onemsemiyor bile. Ozur dilemiyor ya da geri donmuyor. Ben, O'nun icin bluzlerle arasinda kalan bir et yiginiyim. Beni gecmek ve askilardaki bluzleri denemek onun en dogal hakki ve icgudusu. O an birisi eline bir pala verse eminim onundeki et yiginlarinin hepsini yagmur ormanlarina dalan bilim adamlari gibi bicerek ilerler. Erkek oldugum icin benden daha da nefret ediyor olmali. Kadinlarin orada olmalari gayet dogalken erkekler sanki orada olmayi haketmiyorlar. O yuzden beni ittirmekte hicbir sakinca gormuyor ve de bluzlere akiyordu, orada eriyor, ozune karisiyordu...
"You want it
You buy it
You forget it"
Ayni tur giyecegi deneyen kadinlar arasinda ortak bir dil var. Bir tur iletisim, bir tur sicaklik var. Denerken birbirlerine bakiyorlar, birisinin uzerinde gordukleri baska bir kiyafet bir anda ilgilerini cekiyor. Ornegin bir ceket kisa gelmisse ya da bir kucuk bedeni kalmamissa birbirleriyle paylasiyorlar, birbirlerine destek oluyorlar. Hep beraber uzuluyorlar, kiziyorlar ya da seviniyorlar. Bu bakimdan alisveris sadece musteri ve mal arasinda kalmaktan kurtuluyor, bir tur iletisim haline geliyor.
"Buy me!
I will change your life"
Bir sure sonra o kadar fazla yer gezmis ve o kadar fazla giyecek gormustum ki artik ayird edememeye basladim. Ornegin bazi renkler benim icin ayniydi, bazi kumaslar ya da modeller bana muz kabuklarini cagristiriyordu. Devamli bir "deja vu" hissiyati icerisinde, sevdigim kiza "buraya daha once gelmemis miydik?" diye sormaya basladim. Benim icin orasi ayni yerdi. Sadece bazi harfler-sayilar ve bazi dugmeler ya da fermuarlar degisiyordu. Geri kalan hersey ayniydi. Arasira gercekten degisik seyler goruyordum. O zaman onlari anlamaya calisiyor, deniyor, denetiyordum (ornegin rob gibi birsey denedik, ama kollari nerden cikiyor karar veremedik ve bulamadik). Ama onun disinda bir elbiseler girdabi icerisindeydik. Tuketim cok hizliydi. Mallar bitiyor ve aninda yerlerine yenileri asiliyordu. Butun hersey birbirine karismisti, herkes denedigini orada bir yere asiyordu. Kiyafetin cinsi cok onemli degildi. Gomlek de olsa, etek de olsa, her ne olursa olsun oraya asilan hersey o fiyata aliniyordu.
Kiyafet deneyen insanlar denizinde birbirimizin elinden tutarak ilerlemeye calistik. Elbise girdaplarina kapilmamak icin savas verdik. Yine de sevdigim kiz tum elleri doluyken ve butun cantalari tasirken ayni anda bir yerlerden bir el cikararak askilari karistirabiliyordu. Bir an icin Onu ne kadar baglarsak baglayalim bir yerlerden bir el cikararak askilari karistirabilecegini dusundum. Hatta oradaki adamlari toplayip 5 kisi onu simsiki tutsak bile bir yerlerden o eli cikarip askilari karistirabilecegini anladim. Bu bakimdan iki eli bos olan benden cok daha verimli bir sekilde alisveris yapabiliyordu.
Iki gun suren kiyasiya savasimizin sonunda ben bir kot pantolon, o da sik bir ceketle bu indirim furyasini atlattik. yillardan sonra kot pantolonum olmasi bana garip geliyor. lise 2 de birakmistim en son kotumu. simdi onlarca pantolon denemis bir insan olarak eni boyu kac numara pantolonun bana oldugunu biliyorum. bu bilgiye onlarca pantolon deneyerek ulastim. bazilari kicima girmedi bile. hayatima giren en son seylerden birisi de pijama. cok rahat bir pijama alti buldum ve aldim. Melekler sehrinde adam kucuk kiza "hayattayken en sevdigin sey neydi" diye sordugunda kiz "pijamalar" diyordu.
It's you.
It's everything.
It's nothing"
Yaziyordu pankartlarda. Bu magazanin bu yaklasimina hayran oldum. Londra'nin en buyuk giysi magazalarindan biri sanirim. Bu ve buna benzer bir takim "sozde" tuketim karsiti pankartlar tavanlardan sarkarken, yarim metre assagidan agizlarindan salyalar akarak bluz denemeye calisan kadinlar ordusu deneme yerlerini isgal etmislerdi coktan. Ordu sadece o magazada degil tum Oxford Circustan Picadilly e kadar yayilmis, son kalan indirimleri topa tutuyorlardi. Sokaklar belli basli magazalarin torbalariyla doluydu.
"I shop.
Therefore I am."
Kisa boylu bir kadin askilardaki bluzlere ulasmak icin beni ittiriyor. Bunu hic onemsemiyor bile. Ozur dilemiyor ya da geri donmuyor. Ben, O'nun icin bluzlerle arasinda kalan bir et yiginiyim. Beni gecmek ve askilardaki bluzleri denemek onun en dogal hakki ve icgudusu. O an birisi eline bir pala verse eminim onundeki et yiginlarinin hepsini yagmur ormanlarina dalan bilim adamlari gibi bicerek ilerler. Erkek oldugum icin benden daha da nefret ediyor olmali. Kadinlarin orada olmalari gayet dogalken erkekler sanki orada olmayi haketmiyorlar. O yuzden beni ittirmekte hicbir sakinca gormuyor ve de bluzlere akiyordu, orada eriyor, ozune karisiyordu...
"You want it
You buy it
You forget it"
Ayni tur giyecegi deneyen kadinlar arasinda ortak bir dil var. Bir tur iletisim, bir tur sicaklik var. Denerken birbirlerine bakiyorlar, birisinin uzerinde gordukleri baska bir kiyafet bir anda ilgilerini cekiyor. Ornegin bir ceket kisa gelmisse ya da bir kucuk bedeni kalmamissa birbirleriyle paylasiyorlar, birbirlerine destek oluyorlar. Hep beraber uzuluyorlar, kiziyorlar ya da seviniyorlar. Bu bakimdan alisveris sadece musteri ve mal arasinda kalmaktan kurtuluyor, bir tur iletisim haline geliyor.
"Buy me!
I will change your life"
Bir sure sonra o kadar fazla yer gezmis ve o kadar fazla giyecek gormustum ki artik ayird edememeye basladim. Ornegin bazi renkler benim icin ayniydi, bazi kumaslar ya da modeller bana muz kabuklarini cagristiriyordu. Devamli bir "deja vu" hissiyati icerisinde, sevdigim kiza "buraya daha once gelmemis miydik?" diye sormaya basladim. Benim icin orasi ayni yerdi. Sadece bazi harfler-sayilar ve bazi dugmeler ya da fermuarlar degisiyordu. Geri kalan hersey ayniydi. Arasira gercekten degisik seyler goruyordum. O zaman onlari anlamaya calisiyor, deniyor, denetiyordum (ornegin rob gibi birsey denedik, ama kollari nerden cikiyor karar veremedik ve bulamadik). Ama onun disinda bir elbiseler girdabi icerisindeydik. Tuketim cok hizliydi. Mallar bitiyor ve aninda yerlerine yenileri asiliyordu. Butun hersey birbirine karismisti, herkes denedigini orada bir yere asiyordu. Kiyafetin cinsi cok onemli degildi. Gomlek de olsa, etek de olsa, her ne olursa olsun oraya asilan hersey o fiyata aliniyordu.
Kiyafet deneyen insanlar denizinde birbirimizin elinden tutarak ilerlemeye calistik. Elbise girdaplarina kapilmamak icin savas verdik. Yine de sevdigim kiz tum elleri doluyken ve butun cantalari tasirken ayni anda bir yerlerden bir el cikararak askilari karistirabiliyordu. Bir an icin Onu ne kadar baglarsak baglayalim bir yerlerden bir el cikararak askilari karistirabilecegini dusundum. Hatta oradaki adamlari toplayip 5 kisi onu simsiki tutsak bile bir yerlerden o eli cikarip askilari karistirabilecegini anladim. Bu bakimdan iki eli bos olan benden cok daha verimli bir sekilde alisveris yapabiliyordu.
Iki gun suren kiyasiya savasimizin sonunda ben bir kot pantolon, o da sik bir ceketle bu indirim furyasini atlattik. yillardan sonra kot pantolonum olmasi bana garip geliyor. lise 2 de birakmistim en son kotumu. simdi onlarca pantolon denemis bir insan olarak eni boyu kac numara pantolonun bana oldugunu biliyorum. bu bilgiye onlarca pantolon deneyerek ulastim. bazilari kicima girmedi bile. hayatima giren en son seylerden birisi de pijama. cok rahat bir pijama alti buldum ve aldim. Melekler sehrinde adam kucuk kiza "hayattayken en sevdigin sey neydi" diye sordugunda kiz "pijamalar" diyordu.
Sunday, December 24, 2006
cukulata cesmesi
bir ay falan once sirketin partisi oldu cumartesi gecesi. iyi giyinme partisi ama. gomlek giymek lazim. iki "yerli" icki bedavaydi. ben de oda arkadasindan kravat kiralayaraktan "yerli" ickilerin pesine gittim. ickileri icerken bir takim kucuk kucuk yiyecekler getirdiler. Bunlardan yiyebildigim kadar fazla cesitini yedim. sanirim bir tanesinin ne oldugunu anlayamadim.
bir ara soyle bir an oldu. iki uc tane kiz baygin baygin bekliyorlardi. Bir tanesi ise masadaki bir tabaga egilmis birseyler yapiyordu. derugrastigi belli, kurdanlarla biseyleri parcalamaya calisiyor. Sonra arkasina dondu. belli ki arastirmasi bitmis. arkadaslarina gururla haber verdi : "it's chicken" (Tavukmus). Birden baygin bekleyen iki uc kiz "hurraaa" diyerekten o tabaga daldilar.
bu etkinlik bana odtudeki "kokteyl toplulugu" nu hatirlatti. Bu topluluk diger topluluklardan farkliydi. Bir odasi ya da bildirgesi yoktu. El ilanlari dagitmaz, baskani ve yonetim kurulunu secip ortamda gereksiz hiyerarsi yaratip milleti germezdi. Hatta sadece internette ve arkadaslarin arasinda yasayan bir yapisi vardi. Ben uye degildim ama Osman uyeydi sanirim. Neyse eger bir sirket ya da herhangi bir kurulus ODTU icinde bir seminer duzenliyorsa ve ortamda bedava yiyecek varsa bunu haber alan kimse kokteyl topluluguna toplu e-mail ataraktan ya da arkadaslar arasinda bu bilgiyi yayaraktan bir etkinlik duzenlerdi. Hep beraber gider kucuk yiyeceklerden somurur, arada "Naz Gida" dan anlinmis saraplari ya da biralari icer cimlerde yayilirdik. Cok sevimli bir ortamdi, herkes gelirdi. Ya simdi dusundum de, superdi...
Sonra birisi geldi ve assada cukulata cesmesi var dedi. Ulan o nedir diyerek kosarak indik. Cukulata fiskiyesi vardi gercekten. Cukulatalar fiskiyeden fiskiriyor, kucuk bir selaleden kucuk bir havuza dogru akiyor, sanirim bir tur devir daim sistemiyle tekrar fiskiyeye gelip bir daha fiskiriyor. Kenarlarda kurdanlara gecirilmis bir takim yiyecekler var: mesela cilek, mesela kucuk ekmek gibi bisey, ya da boyle poaca gibi tatli biseyler. o seyleri kurdanlardan tutup kucuk cukulata selalesinde banyo yaptiriyorsunuz, sonra da iyice yikanan seyi yiyorsunuz. ben tatli sevmeyen bir insan olarak bu cukulata cesmesinden acayip yedim. Herkes yedi gerci.
hic gormemistim ben cukulata cesmesi.
bir ara soyle bir an oldu. iki uc tane kiz baygin baygin bekliyorlardi. Bir tanesi ise masadaki bir tabaga egilmis birseyler yapiyordu. derugrastigi belli, kurdanlarla biseyleri parcalamaya calisiyor. Sonra arkasina dondu. belli ki arastirmasi bitmis. arkadaslarina gururla haber verdi : "it's chicken" (Tavukmus). Birden baygin bekleyen iki uc kiz "hurraaa" diyerekten o tabaga daldilar.
bu etkinlik bana odtudeki "kokteyl toplulugu" nu hatirlatti. Bu topluluk diger topluluklardan farkliydi. Bir odasi ya da bildirgesi yoktu. El ilanlari dagitmaz, baskani ve yonetim kurulunu secip ortamda gereksiz hiyerarsi yaratip milleti germezdi. Hatta sadece internette ve arkadaslarin arasinda yasayan bir yapisi vardi. Ben uye degildim ama Osman uyeydi sanirim. Neyse eger bir sirket ya da herhangi bir kurulus ODTU icinde bir seminer duzenliyorsa ve ortamda bedava yiyecek varsa bunu haber alan kimse kokteyl topluluguna toplu e-mail ataraktan ya da arkadaslar arasinda bu bilgiyi yayaraktan bir etkinlik duzenlerdi. Hep beraber gider kucuk yiyeceklerden somurur, arada "Naz Gida" dan anlinmis saraplari ya da biralari icer cimlerde yayilirdik. Cok sevimli bir ortamdi, herkes gelirdi. Ya simdi dusundum de, superdi...
Sonra birisi geldi ve assada cukulata cesmesi var dedi. Ulan o nedir diyerek kosarak indik. Cukulata fiskiyesi vardi gercekten. Cukulatalar fiskiyeden fiskiriyor, kucuk bir selaleden kucuk bir havuza dogru akiyor, sanirim bir tur devir daim sistemiyle tekrar fiskiyeye gelip bir daha fiskiriyor. Kenarlarda kurdanlara gecirilmis bir takim yiyecekler var: mesela cilek, mesela kucuk ekmek gibi bisey, ya da boyle poaca gibi tatli biseyler. o seyleri kurdanlardan tutup kucuk cukulata selalesinde banyo yaptiriyorsunuz, sonra da iyice yikanan seyi yiyorsunuz. ben tatli sevmeyen bir insan olarak bu cukulata cesmesinden acayip yedim. Herkes yedi gerci.
hic gormemistim ben cukulata cesmesi.
Friday, December 15, 2006
Icinde calistigim filmi neden caliyorum???
Bilmiyorum.
Hangisi dogru bilmiyorum.
Telif haklari denen seyin iyi mi kotu mu olduguna karar veremiyorum. Hirsiz olup olmadigima da karar veremiyorum. Sucluluk duyup duymamam gerektigine de karar veremiyorum. Sanat, endustri, para ve fikir... Kayboldum.
Icinde calistigim film piyasaya suruldu. Bu Narnia diye bi filmin uzatilmis versiyonu. Piyasaya cikali birkac gun oldu ve ben hemen internetten indirmeye basladim. Bilgisayar ekranindaki yesil yuvarlak dugmeli pencerede yazan seyler dogruysa 8 saat sonra bu filmi izlemeye baslayabilecegim.
3 sene once Queen CD si aldim. Queen i cok severim ben. Dedim ki: artik kendi parami kazaniyorum. Bu paranin bir kismini hayatta bana cok guzel seyler yasatan Queen'e bizzat vermek istiyorum. Bunun uzerine en sevdigim albumlerinden biri olan "A Night at the Opera" nin CD sini aldim. Heyecanla eve gelip lithaen e yaptigimi anlattim. Eger Fredi orada olsaydi bizzat ellerimle ona 15 milyonu verirdim. Sonra lithaen fredinin coktan oldugunu bana hatirlatti. Verdigim paranin ise plak sirketlerinin patronlarinin jakuzilerinin kenarlarindaki karideslere donusecegini dusundurttu. Hakliydi. Cunku Fredi oldu. Artik paramla kendisine Moet&Chandon alamayacak. Buna ragmen dunyada fredi bir album daha satmayi basardi, olumunden yillar sonra, bana... Bu gelecek nesillere belki etkili olur. frediye hayranlik duyarlar cok satti diye belki.
Neyse ayni seyleri bu aralar bir daha yasadim. Icinde calistigim filmi satin almak istesem 35 kafa toslamam gerekiyordu. (Bu benim bir haftalik mutfak masrafima esit neredeyse). Degip degmeyecegine karar vermeye calistim. Sonra yesil yuvarlakli pencerenin altindaki gri dugmeye basiverdim.
Ben ve benim gibi hirsizlar yuzunden film endustrisi her sene yaklasik 8 milyar dolar kaybediyor. Bu kayip ben ve benim gibilere issizlik ve maaslarin dusmesi olarak geri donuyor. Bircok insan aslinda hakettikleri parayi alamiyorlar, eziliyorlar, haklari yeniyor. Bircok insan haketmedikleri halde, binbir emekle uretilen sanat eserlerini izleyip dinliyorlar, ufuklari aciliyor(?), daha zeki oluyorlar (???).(Ya da her neyse...)
Bence, butun hayatim ve deneyimlerim tersini soylese de ve tersini yapmak zorunda olsam da, bu isler para kazanmak icin yapilmaz. Degmez. Insanlar bankacilik gibi baska meslekler yaparak daha cok para kazanabilirler. Mutlulukla emekli olabilirler. O zaman gercekten birseyler ureten bir adam, yaptigi seylerin herkes tarafindan izlenmesinden mutluluk duyar, calinti ya da degil, dunyanin her yerine yayilabiliyorsa yayilir, parasini dusunmez. Cunku bence para cok sacma sapan yerlerden gelirse geliyor. Bu is ise sacma sapan olmamasi gereken bir is. Yine de dunya boyle donmuyor. Walt Disney basta olmak uzere dunyadaki herkes (ki buna Tom Waits de dahil) calinan sarki ve filmlerini calanlari mahkemeye vermis ve de haklarini almislar. Ben de ne kadar boyle desem de birgun birileri benim hakkimi yediginde (? ki oyle mi acaba???) ondan hesabini sorucam. Ya da nedir olay?
Karar veremiyorum. 35 gayme de cok be kardesim...
Hangisi dogru bilmiyorum.
Telif haklari denen seyin iyi mi kotu mu olduguna karar veremiyorum. Hirsiz olup olmadigima da karar veremiyorum. Sucluluk duyup duymamam gerektigine de karar veremiyorum. Sanat, endustri, para ve fikir... Kayboldum.
Icinde calistigim film piyasaya suruldu. Bu Narnia diye bi filmin uzatilmis versiyonu. Piyasaya cikali birkac gun oldu ve ben hemen internetten indirmeye basladim. Bilgisayar ekranindaki yesil yuvarlak dugmeli pencerede yazan seyler dogruysa 8 saat sonra bu filmi izlemeye baslayabilecegim.
3 sene once Queen CD si aldim. Queen i cok severim ben. Dedim ki: artik kendi parami kazaniyorum. Bu paranin bir kismini hayatta bana cok guzel seyler yasatan Queen'e bizzat vermek istiyorum. Bunun uzerine en sevdigim albumlerinden biri olan "A Night at the Opera" nin CD sini aldim. Heyecanla eve gelip lithaen e yaptigimi anlattim. Eger Fredi orada olsaydi bizzat ellerimle ona 15 milyonu verirdim. Sonra lithaen fredinin coktan oldugunu bana hatirlatti. Verdigim paranin ise plak sirketlerinin patronlarinin jakuzilerinin kenarlarindaki karideslere donusecegini dusundurttu. Hakliydi. Cunku Fredi oldu. Artik paramla kendisine Moet&Chandon alamayacak. Buna ragmen dunyada fredi bir album daha satmayi basardi, olumunden yillar sonra, bana... Bu gelecek nesillere belki etkili olur. frediye hayranlik duyarlar cok satti diye belki.
Neyse ayni seyleri bu aralar bir daha yasadim. Icinde calistigim filmi satin almak istesem 35 kafa toslamam gerekiyordu. (Bu benim bir haftalik mutfak masrafima esit neredeyse). Degip degmeyecegine karar vermeye calistim. Sonra yesil yuvarlakli pencerenin altindaki gri dugmeye basiverdim.
Ben ve benim gibi hirsizlar yuzunden film endustrisi her sene yaklasik 8 milyar dolar kaybediyor. Bu kayip ben ve benim gibilere issizlik ve maaslarin dusmesi olarak geri donuyor. Bircok insan aslinda hakettikleri parayi alamiyorlar, eziliyorlar, haklari yeniyor. Bircok insan haketmedikleri halde, binbir emekle uretilen sanat eserlerini izleyip dinliyorlar, ufuklari aciliyor(?), daha zeki oluyorlar (???).(Ya da her neyse...)
Bence, butun hayatim ve deneyimlerim tersini soylese de ve tersini yapmak zorunda olsam da, bu isler para kazanmak icin yapilmaz. Degmez. Insanlar bankacilik gibi baska meslekler yaparak daha cok para kazanabilirler. Mutlulukla emekli olabilirler. O zaman gercekten birseyler ureten bir adam, yaptigi seylerin herkes tarafindan izlenmesinden mutluluk duyar, calinti ya da degil, dunyanin her yerine yayilabiliyorsa yayilir, parasini dusunmez. Cunku bence para cok sacma sapan yerlerden gelirse geliyor. Bu is ise sacma sapan olmamasi gereken bir is. Yine de dunya boyle donmuyor. Walt Disney basta olmak uzere dunyadaki herkes (ki buna Tom Waits de dahil) calinan sarki ve filmlerini calanlari mahkemeye vermis ve de haklarini almislar. Ben de ne kadar boyle desem de birgun birileri benim hakkimi yediginde (? ki oyle mi acaba???) ondan hesabini sorucam. Ya da nedir olay?
Karar veremiyorum. 35 gayme de cok be kardesim...
Monday, December 11, 2006
Konuk Sebze
Yemek tasarimlarimda belli bir talk show yaklasimi var. Her icad ettigim yemekte ayni temel kalibi kullaniyorum. Once sogan ve sarimsak dograniyor. Onlarla beraber protein olacak olan sey tavaya atiliyor. Et, kiyma ya da tavuk... Bunlar biraz pistikten sonra haftanin konuk sebzesi ortama getiriliyor. Bu hafta konuk sebzem karnibahardi. Daha onceleri patlican ve mantarla da calismisligim oldu. Ama karnibahari gorunce dayanamayip aldim ve yesil yerlerini kesip atmam gerektigini tahmin ettim. Biyolog olan ev arkadasim tarafindan da bu tahminim onaylandi.
Konul sebzenin ardindan domates dogruyorum. Bunlar biraz kaynadiktan sonra ise yemegin ana dolgunlugunu olusturacak olan iki bardak pirinc ilave ediliyor. sonra da 4 bardak su. yarim saat sonra 3 gunluk yemegim hazir oluyor.
Ise gec kaldiiiiiiim....
Konul sebzenin ardindan domates dogruyorum. Bunlar biraz kaynadiktan sonra ise yemegin ana dolgunlugunu olusturacak olan iki bardak pirinc ilave ediliyor. sonra da 4 bardak su. yarim saat sonra 3 gunluk yemegim hazir oluyor.
Ise gec kaldiiiiiiim....
Tuesday, December 05, 2006
Son kararim : Cin yemegini sevmiyorum
Yaklasik bir senedir muhtelif yerlerde maruz kaldigim Cin yemegiyle ilgili bir genellemeye ancak varabildim. Bu kadar uzun sure beklememin sebebi baska baska yerlerde de tadaraktan rasyonel bir sonuca ulasabilmektir. Bazen icindekileri okuyarak, bazen arkadaslarim ne aliyorsa ondan ismarlayarak, birkac kez de cince harfleri okuyamadigim icin kicimdan atarak ismarladigim bir dizi ogun sonunda genel bir yargiya vardigimi soyleyebilirim:
Cin yemegini sevmiyorum.
Sebepler:
1 - Cinlilerin hayvanlari yemekten gayet gurur duyduklarini dusunuyorum. Cunku yemeyi planladiklari hayvanlari cansiz ve pismis bir sekilde kapinin yanindaki vitrine asiyorlar. Bazen hangi hayvan oldugunu kestiremedigim bu pembe et parcalari Cinlilere besin zincirinde bu zavallilardan bir basamak daha yukarida olduklarini hatirlatip onlari rahatlatirken beni geriyor, uzuyor, moralimi bozuyor.
2 - Sabahlari yenmek uzere yaptiklar poaca gibi seyler var. Bunlar cok ucuz ve isimleri de heyecan uyandiriyor. Mesela sosisli poaca, yumurtali baconlu poaca, hamli poaca, peynirli salamli poaca gibi. Nitekim bunlari yemege kalktigimda hepsinin tatli oldugunun ayirdina variyorum. Sosisi tatli tatli yediginizi dusunun. Heyecanim kursagimda kaliyor. Cinlilere bir kez daha saydiriyorum icimden. Ben yapsam simdi poacanin icine koysam salami kasari nasi olur diye de hayal etmekten kendimi alamiyorum sabah sabah.
3 - Deniz urunleri corbalarini yemenin tek yolu bakmamak. Eger assagi bakarsaniz o seyi yemezsiniz. Ama tadi guzel bi sekilde. Yine de deniz urunu corbalarini yerken icinde yuzen seyleri gormemeye calismak, dikkati karsinizdakine vermek, saga ya da sola vermek buldugum en guzel yol. Bu sekilde ikide bir "bu ne, bu ne?" diye sormuyor, dinledikce kendi kendime "keske sormasaymisim" demiyorum.
4 - Bu insanlarin herseyin icine tatli koymak gibi bir huylari var. Bir iki seferlik idare edebiliyorum. Fakat her ismarladigim tavukta da seker tadi alinca tepem ativeriyor.
5 - Kesfettigim diger birsey bu insanlari bir sekilde tum et turlerini ayni ete cevirebilen bir terbiye bulmus olmalari. Bu terbiyeyle yapilmis etleri gozu kapali yerseniz ayiramiyorsunuz. Ornegin tavuk dana gibi, dana koyun gibi, balik tavuk gibi kokuyor ve tadlari ayni. Ustelik hepsi sanirim ayni turden bir sosun icerisinden cikiyorlar. Bu sosun da yumurtali oldugu konusunda suphelerim var.
6 - Pilavlari bizim mutfagimizin tam tersini hedeflemis ve 12 den vurmus. Birbirine yapistirilan pirinclerden lokmalar olusturup cubuklarla yemeye calisiyoruz. Nerde tane tane leziz pilav... Bizim memlekette yasayan Cinli kiz evde kalir.
Bu simdilik aklima gelen birkac tane ana sebep. Gecenlerde arkadaslardan biri heyecanla "Haydi Cin lokantasina gidelim" dedi. Ben "hayir" dedim. Herkes bana huysuz dedi. Daha boktan bir yere gittik. Ama yani Cin lokantasina gitmedim. Yanliz daha denemedigim bisey var. Adi Dim Sum. Cok methini duyuyorum. Endiseliyim ama yine de denicem. Hadi bakalim.
Cin yemegini sevmiyorum.
Sebepler:
1 - Cinlilerin hayvanlari yemekten gayet gurur duyduklarini dusunuyorum. Cunku yemeyi planladiklari hayvanlari cansiz ve pismis bir sekilde kapinin yanindaki vitrine asiyorlar. Bazen hangi hayvan oldugunu kestiremedigim bu pembe et parcalari Cinlilere besin zincirinde bu zavallilardan bir basamak daha yukarida olduklarini hatirlatip onlari rahatlatirken beni geriyor, uzuyor, moralimi bozuyor.
2 - Sabahlari yenmek uzere yaptiklar poaca gibi seyler var. Bunlar cok ucuz ve isimleri de heyecan uyandiriyor. Mesela sosisli poaca, yumurtali baconlu poaca, hamli poaca, peynirli salamli poaca gibi. Nitekim bunlari yemege kalktigimda hepsinin tatli oldugunun ayirdina variyorum. Sosisi tatli tatli yediginizi dusunun. Heyecanim kursagimda kaliyor. Cinlilere bir kez daha saydiriyorum icimden. Ben yapsam simdi poacanin icine koysam salami kasari nasi olur diye de hayal etmekten kendimi alamiyorum sabah sabah.
3 - Deniz urunleri corbalarini yemenin tek yolu bakmamak. Eger assagi bakarsaniz o seyi yemezsiniz. Ama tadi guzel bi sekilde. Yine de deniz urunu corbalarini yerken icinde yuzen seyleri gormemeye calismak, dikkati karsinizdakine vermek, saga ya da sola vermek buldugum en guzel yol. Bu sekilde ikide bir "bu ne, bu ne?" diye sormuyor, dinledikce kendi kendime "keske sormasaymisim" demiyorum.
4 - Bu insanlarin herseyin icine tatli koymak gibi bir huylari var. Bir iki seferlik idare edebiliyorum. Fakat her ismarladigim tavukta da seker tadi alinca tepem ativeriyor.
5 - Kesfettigim diger birsey bu insanlari bir sekilde tum et turlerini ayni ete cevirebilen bir terbiye bulmus olmalari. Bu terbiyeyle yapilmis etleri gozu kapali yerseniz ayiramiyorsunuz. Ornegin tavuk dana gibi, dana koyun gibi, balik tavuk gibi kokuyor ve tadlari ayni. Ustelik hepsi sanirim ayni turden bir sosun icerisinden cikiyorlar. Bu sosun da yumurtali oldugu konusunda suphelerim var.
6 - Pilavlari bizim mutfagimizin tam tersini hedeflemis ve 12 den vurmus. Birbirine yapistirilan pirinclerden lokmalar olusturup cubuklarla yemeye calisiyoruz. Nerde tane tane leziz pilav... Bizim memlekette yasayan Cinli kiz evde kalir.
Bu simdilik aklima gelen birkac tane ana sebep. Gecenlerde arkadaslardan biri heyecanla "Haydi Cin lokantasina gidelim" dedi. Ben "hayir" dedim. Herkes bana huysuz dedi. Daha boktan bir yere gittik. Ama yani Cin lokantasina gitmedim. Yanliz daha denemedigim bisey var. Adi Dim Sum. Cok methini duyuyorum. Endiseliyim ama yine de denicem. Hadi bakalim.
Saturday, December 02, 2006
Kar yine
Her sene ilk kar yagdiginda ayni seyi hissediyorum sanki. Boris Vian - Bukowski - Tom Waits karisimi bir ruh haline geliveriyorum. Neden bilmiyorum. Ama bu kitada yasayan ve yazan insanlara sanki bir adim daha yaklasiyorum. Yanliz neden Bukowski ve Tom Waits e yaklasiyorum acaba. Yani onlari daha yakin mi hissediyorum.
Tam bir sene once ilk kar yagdigi gun Clarkson diye bir tren istasyonunda tren bekliyordum. Siniftakilerin "Photoshop Uncle" diye dalga gectikleri isimden geri donuyordum. "Photoshop Uncle(Amca)" benim ilk isimdi. 65 yasindaki bu adam (Richard Pokorny) sanirim bir Alman gocmeniydi. Cektigi fotograflari fotoshopta oynamak istiyordu ve sonunda da dostlarina bir dia gosterisi yapacakti. Amerika ve Avrupada birkac yere gitme firsati olmus. Oralarda bircok fotograf cekmis. Sag elinin isaret ve orta parmagi yoktu. El sikisirken bu durumu anlayip saniyenin binde biri kadar bile bozuntuya vermeden devam etmistim. Kendimi kutladim sonra. (Gerci deklansore nasil bastigini hala dusunuyorum ara sira.) Benden ona birtakim programlari ogretmemi ve de gosteriyi hazirlamami istiyordu. Okulda rastlamistim ilana. Bir iki ay falan gitmistim bu is icin.
Neyse Clarksonda tren beklerken yukari isiga bakmistim. Sonra kar tanelerini gormustum. Sanki cok onemli bir anin baslangici gibi hissetmistim. Ama ayni zamanda caresiz ve umutsuz hissetmistim. Elim kolum bagli hissetmistim. Ve kotu hissetmistim. Bukowski gibi kufretmistim. Tom Waits'in sarkilarinda anlattigi komsularindan biri gibi hissetmistim. Gri polarimin kafaligini kafama gecirmistim somurtarak. Bir tren gecmisti.
Bugun yine ayni sey oldu. Bir arkadasimla alisverise gidiyorduk. Yola cikinca gordum kar yagdigini. Yine ayni moda girdim. Gri polarim yirtildigi icin artik cok ender giyiyorum. Ama paltomun kafaligini kapatirken yine somurtup kufrettim.
Hadi bakalim...
Tam bir sene once ilk kar yagdigi gun Clarkson diye bir tren istasyonunda tren bekliyordum. Siniftakilerin "Photoshop Uncle" diye dalga gectikleri isimden geri donuyordum. "Photoshop Uncle(Amca)" benim ilk isimdi. 65 yasindaki bu adam (Richard Pokorny) sanirim bir Alman gocmeniydi. Cektigi fotograflari fotoshopta oynamak istiyordu ve sonunda da dostlarina bir dia gosterisi yapacakti. Amerika ve Avrupada birkac yere gitme firsati olmus. Oralarda bircok fotograf cekmis. Sag elinin isaret ve orta parmagi yoktu. El sikisirken bu durumu anlayip saniyenin binde biri kadar bile bozuntuya vermeden devam etmistim. Kendimi kutladim sonra. (Gerci deklansore nasil bastigini hala dusunuyorum ara sira.) Benden ona birtakim programlari ogretmemi ve de gosteriyi hazirlamami istiyordu. Okulda rastlamistim ilana. Bir iki ay falan gitmistim bu is icin.
Neyse Clarksonda tren beklerken yukari isiga bakmistim. Sonra kar tanelerini gormustum. Sanki cok onemli bir anin baslangici gibi hissetmistim. Ama ayni zamanda caresiz ve umutsuz hissetmistim. Elim kolum bagli hissetmistim. Ve kotu hissetmistim. Bukowski gibi kufretmistim. Tom Waits'in sarkilarinda anlattigi komsularindan biri gibi hissetmistim. Gri polarimin kafaligini kafama gecirmistim somurtarak. Bir tren gecmisti.
Bugun yine ayni sey oldu. Bir arkadasimla alisverise gidiyorduk. Yola cikinca gordum kar yagdigini. Yine ayni moda girdim. Gri polarim yirtildigi icin artik cok ender giyiyorum. Ama paltomun kafaligini kapatirken yine somurtup kufrettim.
Hadi bakalim...
Wednesday, November 29, 2006
Kontrast
Tom Waits - "Soldiers Things" dinleyerek 4-6 yas arasi cocuklar icin
sevimli animasyon yapmak
En kalabalik, yogun ve karmasik zamanlarimda aklima en yaratici film fikirlerinin gelmesi, onlari bir yerlere basitce not edecek kadar vakit bulabilmek. Sonra hayat sakinlesince bu fikirlerin bazilari uzerinde calismaya yemin etmek, ve lakin sonradan da yapmamak/yapamamak.
Gaza gelmek. Gaza gelmeyi sevmek. Imkansizliklar icinde yavas yavas sonen gazin goz yasartici kokusu. Gecenin 11 inde (ki uyku saatimi tam 1 saat gecmis oluyor) "hadi film yapicam - super fikir" diyerek gaza gelmek - modellemeye baslamak. 12 gibi daha modellemenin yarisina gelmeden onumde - rigging, blend shapeler, yuz ifadeleri, texturelar, shaderlar, isiklar, mekanlar, diger karakterler, render setuplari, compositing gibi seyler oldugunu hatirlayip mutsuz bi sekilde uyumak. Ama yine de baslayabilmek butun bu seye. Defterime notlar almak.
Her seye ragmen dolma yapmak. Biberlerin icine evde buldugum herseyi tikmak - Sosis, mercimek, pirinc, domates... Dolmanin super olmasi, saskinlikla karisik mutluluk (yanliz tuzu unutmusum).
Animasyon kiyafetim olmasi. (Animasyon yapmanin en iyi yolu kendin oynamak. Oynadigini videoya cekmek, ya da aynadan bakmak. Mesela yerden kalkan adam yapmam gerekirse yere yatiyorum. Sonra kalkiyorum aynaya bakarak. O yuzden kiyafetimin yerlerde yuvarlanmaya musait olmasi lazim. Digerleri utandiklari icin ya da kendilerine yediremedikleri icin oynamiyorlar.)
MP3 calarimin gun gectikce bazi konularda hassaslasmasi. Ilk aldigimda her kosulda calarken bugun en kucuk darbede ya da sallantida kusmesi, bunalima girmesi, kendini kapatmasi, sonra kaldigim sarkiyi tekrar bulana kadar bana bissuru zaman kaybettirmesi (cin mali)...
Dunyanin bir yerinde hersey yolunda giderken diger yerinde herseyin allak bullak olmasi, bu ikisinin ayni anda olmasi...
Sevdiginden bu kadar uzak olmak ve onu bu kadar derin ve tutkulu sevebilmek...
sevimli animasyon yapmak
En kalabalik, yogun ve karmasik zamanlarimda aklima en yaratici film fikirlerinin gelmesi, onlari bir yerlere basitce not edecek kadar vakit bulabilmek. Sonra hayat sakinlesince bu fikirlerin bazilari uzerinde calismaya yemin etmek, ve lakin sonradan da yapmamak/yapamamak.
Gaza gelmek. Gaza gelmeyi sevmek. Imkansizliklar icinde yavas yavas sonen gazin goz yasartici kokusu. Gecenin 11 inde (ki uyku saatimi tam 1 saat gecmis oluyor) "hadi film yapicam - super fikir" diyerek gaza gelmek - modellemeye baslamak. 12 gibi daha modellemenin yarisina gelmeden onumde - rigging, blend shapeler, yuz ifadeleri, texturelar, shaderlar, isiklar, mekanlar, diger karakterler, render setuplari, compositing gibi seyler oldugunu hatirlayip mutsuz bi sekilde uyumak. Ama yine de baslayabilmek butun bu seye. Defterime notlar almak.
Her seye ragmen dolma yapmak. Biberlerin icine evde buldugum herseyi tikmak - Sosis, mercimek, pirinc, domates... Dolmanin super olmasi, saskinlikla karisik mutluluk (yanliz tuzu unutmusum).
Animasyon kiyafetim olmasi. (Animasyon yapmanin en iyi yolu kendin oynamak. Oynadigini videoya cekmek, ya da aynadan bakmak. Mesela yerden kalkan adam yapmam gerekirse yere yatiyorum. Sonra kalkiyorum aynaya bakarak. O yuzden kiyafetimin yerlerde yuvarlanmaya musait olmasi lazim. Digerleri utandiklari icin ya da kendilerine yediremedikleri icin oynamiyorlar.)
MP3 calarimin gun gectikce bazi konularda hassaslasmasi. Ilk aldigimda her kosulda calarken bugun en kucuk darbede ya da sallantida kusmesi, bunalima girmesi, kendini kapatmasi, sonra kaldigim sarkiyi tekrar bulana kadar bana bissuru zaman kaybettirmesi (cin mali)...
Dunyanin bir yerinde hersey yolunda giderken diger yerinde herseyin allak bullak olmasi, bu ikisinin ayni anda olmasi...
Sevdiginden bu kadar uzak olmak ve onu bu kadar derin ve tutkulu sevebilmek...
Saturday, November 25, 2006
Southpark Season 9 Episode 12
Katiliyorum.
Sayntolojiyle ilgili yaptiklari bolum. Koptum. Tom Cruise bunu yayinlarsaniz MI3 te oynamam demisti. Simdi izledim.
Katiliyorum.
Birkez daha Trey Parker ve Matt Stone ikilisiyle kalplerimiz ayni anda atiyormus. Assagi yukari hayattaki her seyde ayni dusunuyoruz. Izledigim her bolumde biraz daha emin oluyorum. Hayat, mutluluk, uzuntu, populer kultur, Rambo ve son olarak sayntoloji...
Katiliyorum...
(indirmesi biraz mesakkatli ama buradan deneyebilirsiniz http://www.southparkx.net/episodes/912-trapped-in-the-closet )
Sayntolojiyle ilgili yaptiklari bolum. Koptum. Tom Cruise bunu yayinlarsaniz MI3 te oynamam demisti. Simdi izledim.
Katiliyorum.
Birkez daha Trey Parker ve Matt Stone ikilisiyle kalplerimiz ayni anda atiyormus. Assagi yukari hayattaki her seyde ayni dusunuyoruz. Izledigim her bolumde biraz daha emin oluyorum. Hayat, mutluluk, uzuntu, populer kultur, Rambo ve son olarak sayntoloji...
Katiliyorum...
(indirmesi biraz mesakkatli ama buradan deneyebilirsiniz http://www.southparkx.net/episodes/912-trapped-in-the-closet )
Tuesday, November 21, 2006
Yeni is
Yeni isim cok ilginc. Cocuklar icin bir TV dizisi yapiyoruz. Cizgi dizi. Yavastan karakterlere ve Houdini ye alismaya basladim. Birkac walkcycle falan yaptim. Hersey iyi gidiyor yalniz...
Bu cizgi film yaptigimiz cocuklar 4 - 6 yas arasi cocuklar. Ve sanirim hepsi kiz. Ve ayrica sanirim pek normal degiller. Ben biraz geri zekali olduklarini dusunuyorum. Yani o yaslarda zaten bence insanin cok zeki olmasini bekleyemeyiz. 4 yasindayken denizatlarinin nasil urediklerini bilmiyordum ben mesela... (bi dakka ben hala bilmiyorum bunu). Herneyse 4 yasindaki bu cocuklarin bence zekalarinin gelismesine katkida bulunmamiz lazimdi bu cizgi filimle. Fakat fikrimce onlari daha derin ve icinden cikilmaz bir ucuruma dogru itecegiz. Yani su ana kadar gordugum karakterlerden ve bana anlatilanlardan cikardiklarim bunlar. Ama belli olmaz. Belki de cok akillica ve politik konulara da deginirler. Boylece kucuk insanlarin gelisiminde belki de bir katkimiz olur. Yani belki de onlara birseyler asilamak icin onlarin dilinden konusmak gerekiyordur. O yuzden bu kadar sevimli karakterler falan yapmislardir. Bir kere guvenlerini kazaninca onlara insan haklari, demokrasi ve orgu ormek gibi konularda bir takim bilgiler vericeklerdir.
Hadi bakalim. Bindik bir alamete, gidiyoruz heyecanla...
Bu cizgi film yaptigimiz cocuklar 4 - 6 yas arasi cocuklar. Ve sanirim hepsi kiz. Ve ayrica sanirim pek normal degiller. Ben biraz geri zekali olduklarini dusunuyorum. Yani o yaslarda zaten bence insanin cok zeki olmasini bekleyemeyiz. 4 yasindayken denizatlarinin nasil urediklerini bilmiyordum ben mesela... (bi dakka ben hala bilmiyorum bunu). Herneyse 4 yasindaki bu cocuklarin bence zekalarinin gelismesine katkida bulunmamiz lazimdi bu cizgi filimle. Fakat fikrimce onlari daha derin ve icinden cikilmaz bir ucuruma dogru itecegiz. Yani su ana kadar gordugum karakterlerden ve bana anlatilanlardan cikardiklarim bunlar. Ama belli olmaz. Belki de cok akillica ve politik konulara da deginirler. Boylece kucuk insanlarin gelisiminde belki de bir katkimiz olur. Yani belki de onlara birseyler asilamak icin onlarin dilinden konusmak gerekiyordur. O yuzden bu kadar sevimli karakterler falan yapmislardir. Bir kere guvenlerini kazaninca onlara insan haklari, demokrasi ve orgu ormek gibi konularda bir takim bilgiler vericeklerdir.
Hadi bakalim. Bindik bir alamete, gidiyoruz heyecanla...
Friday, November 17, 2006
Home Bitter Sweet Home
Lise 1 den beri boyle bir tatil yapmamisim. Bu kadar uzun ve kaygusuz. Neredeyse 2 ay dunya yuzeyinden silindim. Denizler astim. Aileme gittim bir sure. Uzun bir sure de sevdigim kizin yaninda yasadim. Gulumsuyorum ben simdi. Icim umutla doldu.
Sanki cok tatil beni bayar gibi gelirdi hep. Cok caliskan birisiyimdir normalde (masallah). Yanliz su iki ay kopuk gecti. Sanirim bir onceki isimde cok calistirdiklari icin oldu. Ne kaygilandim (sinirlari gecme hadiseleri disinda) ne de sucluluk hissettim. Mouse denen seye maillerim disinda dokunmadim. Bazen kucuk notlar aldim ve birseyler cizdim. Onun disinda hicbirsey yapmadim. Sadece yasamaya devam ettim. Tatil hic baymadi. Tatil bir ruya gibiydi. Tatil benimle, ben tatille birbirimizi bulduk. Birbirimizi unutmustuk. Hatirladim, iyi oldu.
Blog yazmadim. Cunku yazmama gerek yoktu. Bisey yapmamiza da gerek yoktu. Ama her an dopdoluydu. Cok yere gittik, fildir fildir donduk orada burada... Bu kadar guzel biseyi hakettim mi acaba? Ingiliz dunyasina, iskoc dunyasina, antalya ve ankara piyasalarina girme firsatim oldu. Raki ictik, saraap ictik. Eeeyleeendik. Hangi birini yazayim. Yazamam hepsini. Yavuklumu gordum. Anami babami gordum. Gurbete geri geldim. Gelir gelmez de calismaya basliyorum. Bunye geri gitmek istiyor dogal olarak. Benim ev obur taraf.
Allah hepimize akil, fikir, iyilik ve saglik versin.
Sanki cok tatil beni bayar gibi gelirdi hep. Cok caliskan birisiyimdir normalde (masallah). Yanliz su iki ay kopuk gecti. Sanirim bir onceki isimde cok calistirdiklari icin oldu. Ne kaygilandim (sinirlari gecme hadiseleri disinda) ne de sucluluk hissettim. Mouse denen seye maillerim disinda dokunmadim. Bazen kucuk notlar aldim ve birseyler cizdim. Onun disinda hicbirsey yapmadim. Sadece yasamaya devam ettim. Tatil hic baymadi. Tatil bir ruya gibiydi. Tatil benimle, ben tatille birbirimizi bulduk. Birbirimizi unutmustuk. Hatirladim, iyi oldu.
Blog yazmadim. Cunku yazmama gerek yoktu. Bisey yapmamiza da gerek yoktu. Ama her an dopdoluydu. Cok yere gittik, fildir fildir donduk orada burada... Bu kadar guzel biseyi hakettim mi acaba? Ingiliz dunyasina, iskoc dunyasina, antalya ve ankara piyasalarina girme firsatim oldu. Raki ictik, saraap ictik. Eeeyleeendik. Hangi birini yazayim. Yazamam hepsini. Yavuklumu gordum. Anami babami gordum. Gurbete geri geldim. Gelir gelmez de calismaya basliyorum. Bunye geri gitmek istiyor dogal olarak. Benim ev obur taraf.
Allah hepimize akil, fikir, iyilik ve saglik versin.
Thursday, September 21, 2006
00:18/00:11
Internet kafedeki bilgisayarin kosesinde boyle yaziyor. Yani 18 dakka harcamisim geriye 11 dakka kalmis. Maillerime baktim. Kritik bir mail gonderdim.
Is konulariyla ilgili yapmaya calistigim politikalar kicimda patladi. Bu islerin adami olmadigim bir kez daha ortaya cikti. Yine de bir sekilde ayakta kalmayi basardim. Bu kadar rekabet dolu bir endustride savasci, hircin ve celik gibi sinirlere sahip olmak lazim. Basarabileceginin bir kismini gorusmeler, blofler, ve bir takim ruhsal denklemler icerisinde carcur etmen gerekiyor. Ya da benimki oyle oluyor en azindan. Yine de herkesi memnun tutmak icin her turlu cabayi gosteriyorum.
00:22/00:07
Yasadiklarimizin ne kadarini hakediyoruz, ya da haketmiyoruz... Bence haketmedigimiz seyleri yasayamiyoruz. Bir sekilde bir tur evrensel adalet bizi durduruyor. Ya da basarsak bile onlardan almamiz gereken duygusal degisikligi alamiyoruz. Birseyler bizi engelliyor, kisitliyor. Ne kadar ugrasirsak ugrasalim yasayabilmemiz gerektigi ve hakettigimiz kadarini yasayabiliyoruz. O yuzden bir yerde durup birakmak gerekiyor. Eeeh artik bu kadar oluyor diyebilmek gerekiyor. Yelkenleri suya indirmek, gemiyi terkedip suya atlamak, "amaaaan neyse ne" diyerekten bosluga dogru yuzebilmek gerekiyor.
Hersey yolunda. Zaten boyle olmasi gerekiyordu.
00:27/00:02
artik riske atmiyip postaliyorum bu seyi.
Is konulariyla ilgili yapmaya calistigim politikalar kicimda patladi. Bu islerin adami olmadigim bir kez daha ortaya cikti. Yine de bir sekilde ayakta kalmayi basardim. Bu kadar rekabet dolu bir endustride savasci, hircin ve celik gibi sinirlere sahip olmak lazim. Basarabileceginin bir kismini gorusmeler, blofler, ve bir takim ruhsal denklemler icerisinde carcur etmen gerekiyor. Ya da benimki oyle oluyor en azindan. Yine de herkesi memnun tutmak icin her turlu cabayi gosteriyorum.
00:22/00:07
Yasadiklarimizin ne kadarini hakediyoruz, ya da haketmiyoruz... Bence haketmedigimiz seyleri yasayamiyoruz. Bir sekilde bir tur evrensel adalet bizi durduruyor. Ya da basarsak bile onlardan almamiz gereken duygusal degisikligi alamiyoruz. Birseyler bizi engelliyor, kisitliyor. Ne kadar ugrasirsak ugrasalim yasayabilmemiz gerektigi ve hakettigimiz kadarini yasayabiliyoruz. O yuzden bir yerde durup birakmak gerekiyor. Eeeh artik bu kadar oluyor diyebilmek gerekiyor. Yelkenleri suya indirmek, gemiyi terkedip suya atlamak, "amaaaan neyse ne" diyerekten bosluga dogru yuzebilmek gerekiyor.
Hersey yolunda. Zaten boyle olmasi gerekiyordu.
00:27/00:02
artik riske atmiyip postaliyorum bu seyi.
Thursday, September 14, 2006
Stress Overdose
Alistim artik sanki. Tek sorun geceleri uyuyamiyorum. Eskiden sabahlari zor kalkardim. Simdi kedilerden once kalkiyorum. Kapimi tirmalamarina gerek kalmadan yemeklerini veriyorum.
Aslinda neden bu kadar stres oldugunu anlamiyorum. Hersey yolunda. Sanirim hep daha fazlasini istiyor insanoglu. Ondan.
Geceleri sabaha dogru uyaniyorum. O gun hangi adamlara hangi cumleleri soylemem gerektigini hesaplamaya calisiyorum. Nerelere hangi kagitlari gondermem gerektigini, kimlere telefon acip neleri sormam gerektigini, neleri nasil isteyecegimi planlamaya calisiyorum.
Is hayatinda daha az politika olmasini isterdim. Bazen hersey o kadar birbirine bagli oluyor ki. Birisine birsey soyluyorsun, digeri baska birsey yapiyor ve tum hayatin degisebiliyor. Bazi cumlelerin soylenmemesi gerekiyor. Bazi anahtar kelimelerin bilhassa soylenmesi gerekiyor. Bazi durumlarda somurtmak gerekiyor. Bazen ise gulumsemek.
Ne yazik ki ben boyle seylerin adami degilim. Hayatimin cok basit olmasini istiyorum ben. Hersey giderek karmasiklasiyor, ve sonra bir zirve yapiyor ve bir sureligine basitlesiyor. O zaman durup dusunuyor insan. Ne yazik ki bugunler oyle degil cok. Sabah 6:30 da blog yaziyorum. Ama hayat guzel...
Aslinda neden bu kadar stres oldugunu anlamiyorum. Hersey yolunda. Sanirim hep daha fazlasini istiyor insanoglu. Ondan.
Geceleri sabaha dogru uyaniyorum. O gun hangi adamlara hangi cumleleri soylemem gerektigini hesaplamaya calisiyorum. Nerelere hangi kagitlari gondermem gerektigini, kimlere telefon acip neleri sormam gerektigini, neleri nasil isteyecegimi planlamaya calisiyorum.
Is hayatinda daha az politika olmasini isterdim. Bazen hersey o kadar birbirine bagli oluyor ki. Birisine birsey soyluyorsun, digeri baska birsey yapiyor ve tum hayatin degisebiliyor. Bazi cumlelerin soylenmemesi gerekiyor. Bazi anahtar kelimelerin bilhassa soylenmesi gerekiyor. Bazi durumlarda somurtmak gerekiyor. Bazen ise gulumsemek.
Ne yazik ki ben boyle seylerin adami degilim. Hayatimin cok basit olmasini istiyorum ben. Hersey giderek karmasiklasiyor, ve sonra bir zirve yapiyor ve bir sureligine basitlesiyor. O zaman durup dusunuyor insan. Ne yazik ki bugunler oyle degil cok. Sabah 6:30 da blog yaziyorum. Ama hayat guzel...
Friday, September 01, 2006
Andy Warhol vs. Cronenberg
Cronenberg bir Andy Warhol sergisi duzenledi. Bizzat kendisi de sergi boyunca Warhol'un islerini anlatiyor. Telefon gibi birsey araciligla. Kulagimiza tutuyoruz. Dinlemek istedigimiz resmin numarasina basiyoruz. Cronenberg anlatiyor. Eglenceli. Ama disaridan bakinca cok komik gorunuyor. Bir ara telefon gibi seyi birakip uzaktan insanlara baktim. Bir Andy Warhol tablosu gibi gorunuyorlardi. Birsuru garip garip insan ellerinde birsey tutarak ya da o seyi dinlemeye calisarak bir resime bakiyor. Hersey seri uretilmis. Insanlar birbirinden cok farkli ama seri uretilmis bir ortak deneyim yasiyorlar. Sonra ben de telefonumu dinlemeye devam ettim.
Andy Warhol zamaninin oncu, gay, cilgin, bunalim sanatcisi. Baski teknigiyle yaptigi bir takim resimler var. Bir sekilde ipek baskiyi kesfetmis. Gazetelerden, dergilerden buldugu resimleri ipek baskiyla, tasarim kurallari icerisinde ust uste yan yana falan basarak yeni bir tarz uretmis. Tasarim tarihinde gormustuk bunlari. O zaman resimlerini gordugum ve simdi sergideki tablolara bakarken de hissettigim sey suydu: "eeee...??"
Kendisinin gayet ezik oldugu cok acik. Hep bir holivud yildizi olmak istemis hayati boyunca. Unlu olmaya karsi ozel bir saplantisi var. O yuzden unlulerin resimlerini ust uste basmis bir cok tablosunda. Ama sanirim biraz tipsiz. O yuzden kendi holivudunu yaratmaya karar vermis ve de "Fabrika" yi acmis. Kendi capinda fabrika baya bir etkili olmus. Zira fabrikanin yildizi olmak icin Elvis kadar yakisikli olmaya gerek yokmus. Sonunda bir gun bir kamera almayi almayi basarmis ve filmler cekmeye baslamis. (Bence cok iyi bir fikir degilmis). Sonra da unlu bir yonetmen olmus. (Aslinda bu benim simdiye kadar neden unlu bir fotograf sanatcisi ya da unlu bir yonetmen olmadigimi acikliyor. Cunku kameram yok. ) Filmleri cok "deneysel".
Orada izledigim filmleri "couch" (Bir koltuk var. Warhol kamerayi acip koltukta olanlari cekiyormus. Koltukta da soyle seyler oluyor; mesela adamlar ve kadinlar muz yiyiyor yavas yavas, sonra adamlar sigara sardilar, sonra adamlar soyundu ve gurestiler(?!)... bunun gibi sacma sapan seyler.) "blowjob" (Sadece adamin yuzunu gosteriyor.) "kiss" (biraz gereksiz olmus) Screentest #1 (bu daha da gereksizdi, fotograf ceker gibi yarim saat bi adami dururken cekiyor), Empire State (Ayni sekilde binayi cekmis.). Bikac tane daha sacma sapan film vardi. Ama hatirlamiyorum simdi. Zaten sonuna kadar izlemiyor kimse filmleri. Bir tabloymus gibi bakip geciyoruz.
Cronenberg idare eder bi adamdi. Existenz de mesela bazen hersey gayet iyi akmasina ragmen filmin oldugu anlar vardi. History of Violence da bu cok daha belirgindi. Bazen hersey cok guzel akiyor. Sonra bir anda birkac sahne arka arkaya geliyor. Ben bunaliyorum. Sonra tekrar yakaliyor akisi film. Bence Cronenberg maalesef Kubrick'ten biraz etkilenmis. Tum sorunu bu. Neyse ben kimim ki?...
Andy Warhol zamaninin oncu, gay, cilgin, bunalim sanatcisi. Baski teknigiyle yaptigi bir takim resimler var. Bir sekilde ipek baskiyi kesfetmis. Gazetelerden, dergilerden buldugu resimleri ipek baskiyla, tasarim kurallari icerisinde ust uste yan yana falan basarak yeni bir tarz uretmis. Tasarim tarihinde gormustuk bunlari. O zaman resimlerini gordugum ve simdi sergideki tablolara bakarken de hissettigim sey suydu: "eeee...??"
Kendisinin gayet ezik oldugu cok acik. Hep bir holivud yildizi olmak istemis hayati boyunca. Unlu olmaya karsi ozel bir saplantisi var. O yuzden unlulerin resimlerini ust uste basmis bir cok tablosunda. Ama sanirim biraz tipsiz. O yuzden kendi holivudunu yaratmaya karar vermis ve de "Fabrika" yi acmis. Kendi capinda fabrika baya bir etkili olmus. Zira fabrikanin yildizi olmak icin Elvis kadar yakisikli olmaya gerek yokmus. Sonunda bir gun bir kamera almayi almayi basarmis ve filmler cekmeye baslamis. (Bence cok iyi bir fikir degilmis). Sonra da unlu bir yonetmen olmus. (Aslinda bu benim simdiye kadar neden unlu bir fotograf sanatcisi ya da unlu bir yonetmen olmadigimi acikliyor. Cunku kameram yok. ) Filmleri cok "deneysel".
Orada izledigim filmleri "couch" (Bir koltuk var. Warhol kamerayi acip koltukta olanlari cekiyormus. Koltukta da soyle seyler oluyor; mesela adamlar ve kadinlar muz yiyiyor yavas yavas, sonra adamlar sigara sardilar, sonra adamlar soyundu ve gurestiler(?!)... bunun gibi sacma sapan seyler.) "blowjob" (Sadece adamin yuzunu gosteriyor.) "kiss" (biraz gereksiz olmus) Screentest #1 (bu daha da gereksizdi, fotograf ceker gibi yarim saat bi adami dururken cekiyor), Empire State (Ayni sekilde binayi cekmis.). Bikac tane daha sacma sapan film vardi. Ama hatirlamiyorum simdi. Zaten sonuna kadar izlemiyor kimse filmleri. Bir tabloymus gibi bakip geciyoruz.
Cronenberg idare eder bi adamdi. Existenz de mesela bazen hersey gayet iyi akmasina ragmen filmin oldugu anlar vardi. History of Violence da bu cok daha belirgindi. Bazen hersey cok guzel akiyor. Sonra bir anda birkac sahne arka arkaya geliyor. Ben bunaliyorum. Sonra tekrar yakaliyor akisi film. Bence Cronenberg maalesef Kubrick'ten biraz etkilenmis. Tum sorunu bu. Neyse ben kimim ki?...
Subscribe to:
Posts (Atom)