Monday, July 24, 2006

Rezalet

Pazar gunu patron yemek soyledi. 20 kisi falandik. Yemeklerin yaninda bir tur salata sosu ve eksi kremli bisey de geldi. Ama cok eksi ve tuzlu oldugundan (iclerinde sirke, tuz vs... vardi) kimse yemedi soslari. Patron da butun soslari bir kaba bosaltti. Karistirdi guzelce. Sonra bize donup "Bunu yiyene 100 dolar vericem" dedi. Herkes karisima yaklasti, icinde bir takim partikuller yuzen yag, sirke, tuz ve krem karisimina bakti. Bazilari hayatta yemem diye soylenirken digerleri daha dikkatli baktilar, birkac tanesi tadina bakmak istedi. Ama patron tadina bakmanin yasak oldugunu soyleyerek onlari engelledi. Ben oradaki soslardan sadece birini tatmistim dilimin ucuyla, yeterince igrencti. Kocaman kabi dusununce...

Sonra patron bahsi arttirdi. 200 dolar dedi. insanlar biraz daha bakindilar ama kimse yemeye yeltenmedi. Patron 300 dolar dedi. Sonra iclerinden biri bakti bakti, "Keni bunu yer" dedi.

Keni cinli gibi gorunen muhabbet bir adam. Tenis oynar, boks yapar, sigara icer, yaris motoru kullanir. Biraz garip bi adam. Kolunda tum kolunu cevreleyen bir dovmesi var. Nerde abuk subuk bir bahis ya da yapilcak pislik bir is varsa orada oluyor. Arada bir birileriyle falan guresiyor ornegin. Yerlerde yuvarlaniyolar. Yine de kendi kendine piyango duzenleyip paralari ic eden rus kizdan iyidir.

Her neyse, bu adamlar Keni'yi aradi. "biz boyle boyle bisey yaptik (hey allaaam) yer misin?" dediler. Keni 5 dakka sonra geldi motoruyla. Patron bunu duyunca endiselenmeye basladi. Masada buldugu karabiberlikteki tum karabiberi de karisima ekledi. Keni geldi. Bu bahis olayinin kicinda patladigini hissetmeye baslayan patron izlemek icin 2 dolar vermemiz gerektigini soyledi. Dunyanin en gerzek ve gereksiz gosterisine gitmek icin 2 dolar vermek bana garip gelse de kendimi digerleriyle beraber "keeeni keeeni" diye bagirirken buldum. Keni karisimin tadina bile bakmadi. Hepsini yedi. Patron tarafindan belirlenen 2 dakika kusmama suresini rahatlikla gecti, hatta iyi gorunuyodu. Sonra kusmadi bile.

Ertesi gun keni geldi yine. Sadece circir olmus. Ve 300 dolar kazandi. Haketti bence.

Saturday, July 22, 2006

Yagmur

Vucutlarimiz suyun icinde olustu. Hayatimiz boyunca denize girdik, banyo yaptik, islandik. Suyun tamamen altinda yasama araclari kesfettik. Su ucuz, su temiz, su saglikli, ustumuzdeki kirler akip gider suyla. Yikanmak, yikamak suyla olur. Su ucar gider, zararsizdir, kurur.

Insanlar yagmur yaginca manyak gibi kaciyorlar yagmurdan. Sanki asit yagiyor. Aman bir damlasi degmesin. Yagmurluklar, semsiyeler, herkes arabalarda, tramvaylarda, sokaklardakiler aralara siginmis... Yagmur bu yagmur, islanirsin, kurur...

Sakir sakir yagan yagmur balkonu delerek assagida bir gol olustururken bunlari dusunerek ise gitmek uzere bisiklet kaskimi giydim. Cantamdaki yedek t-shirt kuru kalsin diye torbaya konmustu. Ne olabilirdi ki? Sonra bisiklete binmeye basladim. ilk 2 dakika icinde coktan islanmistim zaten. Ama buna hazirdim. (degil mi?). Sonra anacaddelerden gecmeye basladim. Yagmur cok sorun degildi (Gercekten). Asil sorun yerlerdeki sulardi. Tekerlegin aralarindan akan sular ben hizlandikca tam da kicima puskurmekteydiler. Ustelik bu sular saf su degil iclerinde birtakim topraklar bulunan sulardi (camur). Pantolonumu yikamak zorunda kalacagimdan biraz hayal kirikligina ugradim (genelde pantolonlarin kirlenmediklerine inanirim, onlari cok ender yikarim) Ha su ha toprakli su diyerek yolculuguma devam eden ben yeni bir suprizle karsilastim bisikletin frenleri tutmuyordu islaninca. Ama cok da onemli degildi cunku ODTU de 2 yil frenleri olmayan bisikletimi kullanmistim. Yavaslamak icin baska yontemlerim vardi. Son olarak yerde birikmis toprakli sulari puskurten otomobillerle tanistim. Ama cabuk ogreniyordum. Yerlerden firlayarak ustume basima sicrayacak sulari onceden tahmin ederek onlarin uzagindan geciyordum. Yanliz arkadan puskurten tekerlek sinirime dokunmaya baslamisti. Cunku ustum orta derecede islanmisken pantolonum bok gibi islanmisti. Ben ise yedek T-shirt getirmistim, yedek don degil.

Ise ulastigimda asansorun aynasinda kendime baktim. Sicarim yagmuruna da kurumasina da diyerekten bisikleti parkettim. Herkes dalga gecti. Circir olmasam bari.

Tuesday, July 18, 2006

Sayntoloji nedir?

Gecen gun adamin birisi elime bir ilan tutusturdu. Ustunde sayntoloji (scientology) kilisesine gelin, filmimizi izleyin yaziyordu. Ben sayntolojinin ne oldugunu hic bilmiyorum. Ama adini duymaktaydim. Merak ettim. Yolumun ustundeydi, ugradim. Kapidaki kiza "Nedir sayntoloji" dedim. Guldu. "Senin icin bir filmimiz var onu izle sonra konusalim" dedi. Beni bir odaya goturdu. Acayip guzel bir sinema salonu bu oda. 5 + 1 dolby surround ses sistemi ve klimasi vardi. Serin ve hostu. Isiklar yavas yavas sondu, pahalli bir isik sistemi olmaliydi.

Sonra film basladi "Kafa sagligimiz icin materyalizmin cozum olmadigini anladik" diyerek. "ee neymis cozum ?" diye dusunurken hemen cevap geldi : "sayntoloji". Ben heyecanla "tamam, o ne?" diye dusundum. Sonra yarim saat boyunca bi kitaptan bahsetti bu film. Once mahkemelerin sayntolojiyi din olarak kabul ettigini anlatti. Sonra birsuru adam sirayla cikip bu kitabin ne kadar guzel oldugunu soyledi. Kitap bazilarini basarili isadami yapmis, bazilarini uyusturucudan kurtarmis, ezik insanlari guclu bagimsiz bireyler yapmis. Bir insaat iscisi cikip "bu kitap sayesinde artik isimi seviyorum, saatler hizla akip geciyor" dedi. Bi tane adam cikip "bu kitap sayesinde esimle tanistim" gibi bisey dedi (esi manken falandi bence). Son 30 adamda acayip sikildim. Sonra iki adam konusmaya basladi. Bir tanesi "bu kitap ne kadar guzel" tadinda sorular sorarken oburu "leziz, leziz" tadinda cevaplar verdi. Guya kitabi yazan adam o kadar iyiymis ki yazdigi uc bes kitabi tum insanliga armagan etmis ve biz sansli insanlar 50 dolara bu mukemmel sete sahip olabilirmisiz. (Nasil hediye lan bu - 50 dolar verenlere hediye...). Sonra bu organizasyonun ne kadar buyuk oldugundan, yuzbin tane kilise falan oldugundan bahsetti. Butun kiliselerin yoneltildigi en yuksek makam iseeeeee: Kocaman bir gemi. Mukemmel luks. Sayntoloji papasi orda yasiyo sanirim. (Aslinda bu benim fantazimdi.) Son olarak bi adam cikti. Kameraya dogru yavas yavas yuruyerek cumleler soylemeye basladi. Bu arada arkadan kahramanvari bir muzik geliyordu. 4 tane cumle soyledi adam. Muzik bitti. 2 saniye falan bosluk oldu. "Oh bitti" derken adam yine basladi. Bir once soylediklerine benzer cumleler soyledi. Ama bu sefer cumleler daha uzundu. Muzik yine durdu. "Oh bitti" derken adam yeniden basladi. Bu sayede muzigin cumlelere kisa dustugunu anlayiverdim. Kendimi southparkta hissettim, kahkahalar atmaya basladim. Muzik bitti. Adam yine basladi. Ama bu sefer assalamaya basladi bizi. Cok komikti. "Eziksiniz siz simdi kitabi almazsiniz burdan cikinca" diyo. "Almassaniz salaksiniz valla bak" tadinda biseyler dedi. Bir an "Alsana lan kitabi, AL AL AL" diye bagiricak diye korktum. Adam assaladi, hirsini aldi sonra gitti. Kocaman "HELLO" yazdi ekranda. Nihayet bitti.

Disari ciktim. Disarsi sicakti. Klimali salona bir an geri donmeyi dusundum. Sonra aklima adam geldi. Vazgectim, kapiya yoneldim. Kiza yakalandim tabii ki. "ee filmi begendin mi" diye sordu. "cok guzel olmus, elinize saglik" dedim. "Bak kitaplar burda" dedi. Sonra bi anda benim gozlerimin onune super luks gemide, jakuzinin icinde keyif yapan sayntoloji papasi geldi. Yanindaki civira "bir karides daha yemez misin hayatim?" diyordu. karidese uzandi, gozlerimde karides bir an kitaba verecegim paraya donustu, sonra tekrar karidese donustu. kafasi atan ben kiza donup "sagol kitap almicam" dedim. Kiz kocaman gozleriyle uzgunlugunu belli ettikten sonra "sanirim ilgini kaybettin" dedi. "Evet" dedim. Sonra hayatimda ilk defa saydirdim: "Dinlere cok saygi duysam da hicbirine inanamiyorum, simdi benden kocaman bir reklam ve pazarlama kampanyasina inanmami mi bekliyosunuz?" dedim. Ama sonra dedigimden utandim. Cunku cevabi biliyorum:"evet". Zaten din dedigin ne ki? Sonra dedim ki kendi kendime bu diger dinlere buyuk bir hakaret. Cunku diger dinlerin de bir tur pazarlama kampanyasi olduguna dair bir kanit sanki.

Boylece sayntoloji kilisesinden ciktim. Hala sayntoloji nedir bilmiyorum. Kitabi almicam. Sayntoloji nedir ogrenmicem. Bugun itibariyle, yeni bir din baslatip gemide karidesleri yiyen bir adam olma fantazimden vazgeciyorum. Coktan yapilmis. (Gerci adam olmus) :P

Thursday, July 13, 2006

Bence ...

Bilgisayarda geri donusum kutusuna attigimiz dosyalar bizlere mp3, bilumum kisa videolar ya da herhangi baska dosyalar olarak geri donmelidir. Aksi takdirde geri donusumun bi olayi kalmiyor.

Saturday, July 08, 2006

Post-Modern Palyaco

Arkadaslarimdan guzel haberler alip disari ciktim. Yurudum. Herkesin toplandigi bir yere geldim. Bir konserin sonuna yetismisim. Konser bitince kovboy sapkali bi adam cikip " size mukemmel bir gosteri hazirladiiiik" diye bagirdi. Sonra bembeyaz elbiseler icinde balerin oldugunu tahmin ettigim kiz bir takim hareketler yapmaya basladi. Big Lebowski'deki sacma sapan modern sanat gosterisinde hissettim kendimi. Sonra isiklar baska bir yere yoneldi ve post-modern palyacoyu gordum.

Burnundaki kirmizi top ve yuzundeki beyaz makyaj bir adami bu kadar karizmatik gosterebilir. Neden oyle gorundugunu bilmiyorum. Belki de palyacoluk simgelerini gururla tasiyabildigi ve orta caglardan gelen bir gelenegin temsilcisi oldugu icindir. Beyaz elbiseli kiz yaklasik 2,5 metre capinda metalden bir silindirin icine girdi. Bu silindir ayni zamanda kocaman bir arabanin tekerlegiydi ve de farelerin kosturdugu cemberlere benziyordu. Kiz bu koca cembere bindikten sonra palyaco ve kocaman arabaya cevrildi gozler. Arabanin arka tarafinda bir DJ vardi. Sonra bu devasa araba alevler cikarmaya basladi. DJ in arkasinda devasa bir baca vardi. Bu baca bizim eski sobamiza benziyordu, yalnizca ondan cok daha uzundu ve 2 metrelik alevler cikariyordu. Sonra bu araba hareket etmeye basladi. Dosdogru kalabaligin ortasina. Baktim yanarak usutumuze geliyor. Coluk cocuk tum ahali itiserek kenara kacmaya calistik. Araba yavas yavas geldi, yanimizdan gecti. Bir an soba kafama yikilicak diye korktum. Araba kalabaligi yarip karsi tarafa gecmeye calisirken DJ in aletlerinden biri bozuldu. DJ aletlerin dugmelerine basmaya basladi. Bu arada post-modern palyaco kimsenin anlamadigi birseyler soyluyor, bagirip cagiriyordu. Karsi tarafa ulastiklarinda ayaklarina tahtadan cubuklar takilmis bir grup beyaz elbiseli ve yuzlu insan kalabaligin ustune basarak (benim oldugum yerden oyle gorunuyordu) arabaya ulasti. Sonra hep beraber tekrar ustumuze dogru surduler arabayi. Yine kacildik tum ahali, cocuklar, arabalari ve balonlar... Palyaco bagirip cagirmaya devam etti. Fare cemberindeki kiz arabadan ayrildi, yuvarlanarak bir vince gitti. Vince bagladilar silindirin merkezini ve kizi gokyuzune kaldirdilar. Kiz fare cemberinde kosmaya basladi. Cember donerken ustune takili yerlerden atesler sacmaya basladi. Boylece havada donen bir ates topu gibi gorundu. Sonra birden bissuru havai fisek ve patlayan, yanan, ates cikaran seyler attilar. Fare kiz kosmaya devam etti. Palyaco avazi ciktigi kadar bagirdi. Biz tepemizde olup bitenden gaza gelip bagirdik cagirdik.

Sonra bitti.

Sunday, June 11, 2006

Yeni Hayat

Bilgisayarım yok. Ama olacak. Ordayım. Burdayım. Yürüyorum. Yemek yapıyorum. İşe gidiyorum. Yeni bi kalem keşfettim. Tebeşir kalem. Elinle dağıtınca çok güzel tonlama yapıyor. Hotdogcular rekabet ettiler, şehrin bir köşesinde Hotdog 1 liraya düştü. Ordan yedim. Şimdi okuldayım. Süper bir koltuk aldım. Babamın eski muaynanesindeki gibi. Arkaya doğru kaykılabilen patron koltuğu. 10 dolardı. (garaj sale süper bişey). Aldığım herşeyi ikinci el alıyorum ya da sokaklardan topluyorum. bir rafı dolduracak kadar atılmış kitap topladım şehirden. Çok ilginç konuları var. İnsanların neler okuduğunu öğreniyorum bu sayede. Birisi sandalyelerini atıyordu. Aldım bir tane. Sokaktan Suskind in "Koku" kitabını, film yapımcılığıyla ve anneliğin analiziyle ilgili kitaplar buldum. Herşeyi ikinci el almaya devam edeceğim. Benim yüzümden dünyaya atılıcak bişey daha gelmesini istemiyorum. Böylece üretimi ve sanayiyi baltalicam fikrimce. Fotolarımı (acil gitmem lazım)

Tuesday, May 09, 2006

Bant Genişliği

Web sitelerinin bant genişliği oluyor. Belli bir transfer limiti var. Mesela benimki ayda 1.5 gb. Sonra filmimi internet siteme koyup biraz reklam yaptım. Forumlara falan gönderdim. Birkaç gün sonra http://3dyanimacion.com/ http://www.milkandcookies.com/links.php?op=viewlink&cid=2 http://www.cgtimes.com.cn/ gibi internet siteleri alıp kendi sayfalarında göstermişler bi şekilde. Üstelik anasayfalarına koymuşlar. Öyle olunca benim bant genişliği patlamış. 13 gb ye dayanmış. İyi mi kötü mü anlamadım. Dünya yüzeyindeki bi takım İspanyollar ve Çinliler (ki çok fazla çinli olduğunu bir kez daha teyid ettim. istatistiklerde harita var. bi bastım haritaya bi tek çin kıpkırmızı. diğer yerler sarı falan. çok kişi indirince kırmızı oluyor.) alakasız filmimi izliyolar. Bu arada herkes acayip şikayetçi çok yavaş olduğu için. Biraz toparlanınca değiştiricem hizmet sağlayan şirketimi. Ama iyidir. ehehe internet nası bişey yahu??

Disclosure Formlar

Bunları imzaladığınızda gödüğünüz şeyleri kimseye söylememeye yemin etmiş oluyorsunuz. Ya da söylerseniz acayip kızıyorlar. Holivud filmleri uyguluyor bunu. Bugün ikincisini imzalamak üzereyim. Böheahahea.

Birincisi:

Şehrin öbür yakasında sayılabilecek bir yere doğru yürüyorum. Pek bilmediğim yerler. Bir kamyon parkından geçiyorum. Hava sıcak. Güneş gözlüğümü satın almak isteyen bir adamı atlatıyorum. ("Emin misin?" diye soruyor bi de gerizekalı) Kocaman stüdyolara ulaştım. Aradığım adamı bulana kadar binanın içerisindeki dar koridorlarda dolaştım. Bazı yerleri yıkık dökük bir bina ama içerisinde birsürü ekipman (kamera vs...) ve de stüdyo var. Adını zor telaffuz ettiğim Laurant'la tanıştım sonunda. Bana çektiği bi takım videoları gösterdi. Saçma sapan sanat... Fransız olunca insan kafadan saçmalıyormuş gibi bir his uyandı bir süreliğine. Sonra gerçek işlerini gösterdi. Holivud filmlerinde artık çok aksiyonlu, patlamalı çatlamalı bir sahne çekilmeden önce, çekim çok pahallı olduğu için filmleri önce üç boyutta üretip nasıl göründüğüne bakıyorlar. Laurant burada devreye giriyor. Storyboard u ya da senaryoyu alıp ondan acayip dövüşlü, vurdulu kırdılı animasyonlar üretmiş. Bunları Matrix1, matrix2, the island gibi çok büyük filmler için yapmış. "Watchovski kardeşler ne istediklerini saniyesi saniyesine biliyorlardı" diyor. O yüzden çok fazla hareket tasarlamamış. Ama Mission Impossible da çok özgürmüş. Tüm aksiyonu dövüşleri, patlama çatlamaları tasarlamış. Sonra göndermiş, aynısını çekmişler. Daha izlememiş bile. Benden taş çatlasa 3-5 yaş büyük bi küçük adam.
Sonra bana şu an üzerlerinde çalıştıkları projeyi gösterdi. Daha yayınlanmamış bir film. Yuh dedim. Fantastik aksiyon ve dövüş sahneleri var. Adam da çok iyi yapmış bu işi. Adı Jumper. Acayipti. Sonra ilk disclosure formumu imzaladım.

İkincisi:

Eve geldim. Çok yorgundum ve çok uykum vardı. Uyumaya başladım saat 2. Telefon çaldı. Açtım. Adam Amerikada Kalifornia da bir film şirketinde producer. Bana dedi ki bir kısa animasyon filmi projem var. İnternette filmini izledim. Filmi ucuz olsun diye Çindeki animasyon evlerinden birinde yaptırıcam. Animasyon yönetmeni olur musun??? Yuuuuh dedim. Yani ben öğrenciydim daha dün. Bi 3-5 sene içinde olmak istediğim yer bu benim. Ama yani daha küçüğüm çok. 6 haftalığına Çin'e gidicekmişim, filmi yönetip gelicekmişim. Tüm masraflarımı karşılicak vs... Ya inanılmaz bir teklif bu. Ama yapamam ki. Yani gitsem yaparım ama buradaki işlerim yürümez o zaman. Ama yani çok heyecan verici. Yani şu halimle gidip film falan yönetebilirmişim. İnanamıyorum hala. Keşke daha rahat şartlar altında olsaydım. O zaman hiç düşünmeden giderdim. Çin'i de çok merak ediyorum zaten. Acayip bi deneyim olurdu. Sanırım adam öğrenci olduğumu falan bilmiyor. Ya da belki biliyodur. Yine de gururum okşandı baya, kendime güvenim geldi yerine. Sonra Disclosure formunu yolladı. İmzalayınca bana concept art ı ve senaryoyu göndericek. Ama bu süreç içinde bu işi legal sebeplerden yapamicamı söylemem lazım. Iyyy. Yaaaaa. Ne güzel fırsattı. Aaaah ah...

Monday, May 08, 2006

Daha da çok şey oldu

Yazıcak çok şey birikti. Bissürü şey oldu. Kendimi Terminatör 1 in sonundaki Sarah O'Connor gibi hissediyorum. Meksikaya giderken günlük yazıyordu. Aynı o günlüğü yazan Sarah O'Connor gibiyim. Bi ara daha uzun yazcam. Şimdi çok yorgunum.

Saturday, April 29, 2006

"Funny shit man... Really funny shit!"

dedi yavaş yavaş uzaklaşırken. Arkasını döndü. Yürümeye başladı. Sonra durdu. Tekrar geri döndü. "Really funny shit" dedi. "Thanks" dedim. Yürüdü gitti. Herkes - ben de dahil olmak üzere - aval aval baktık arkasından.

Steve Hunter bu adam. Pixar'ın supervisor animatörlerinden biri. Incredibles'ta animation director lerden birisiydi. Dünyanın en iyi 20 30 animatöründen biridir heralde. Bıdık gibi bi adam. Devamlı hareket halinde, hafif tombik, kafası kel ama bi tutam saç tam ortadan çıkıyor huni gibi. Sırtçantasını alıp iş aramaya nasıl Amerika'ya gittiğini anlattı. Bir kısmımızla konuştu. Sınıfın zıpırı ondan kritik almayı başardı. Sonra gitti.

Cok yorgun oldugumdan yazamadım bugun. Ama cok sey oldu arada.

Monday, April 24, 2006

Felekten bir gün

Hocanın bana verdiği gitarı ona geri vermem gerekiyor yakında. Dolayısıyla geceleri eve gidince çalacak birşeyim kalmıyor. Hmm ne yapmalıyım bu konuda. Acaba flüt falan mı alsam. Ya da mızıka. Geceleri müziksiz çekilmez. Günün yorgunluğu nasıl atılır. Bir süre sonra sırt çantamı alıp yola çıkacağım. Zaten çok heyecanlı bir durum bu. Gittiğim yerlerde geceleri naaparım acaba... diye düşünmekteydim.

Ve sonra birisi çağırdı beni. Dışarı bir çıktım ki.

Ve sonraaa.



Öheee. Bana bunu almışlar. Küçük gitar. En az büyüğü kadar ses çıkarıyo. Sapık bişey. Çok rahat. Üstelik küçücük. Yani tam sırtçantasına tak, istediğin yere git, çal çalabildiğin kadar... Çalması çok zevkli.


Resimde gördüğünüz sapıklarla biraz takıldım. Sonra odama gittim ve gitarı kurcalamaya başladım.


Çok şanslı bir insanım bea. Nası oldu bu şeyler. Mahcup oldum acayip. Çok sevindim. Artık geceleri çalıp söylemeye devam. Heyooo.

PS: Merak etmeyi yarın traş olucam.

Sunday, April 23, 2006

Çekirdek ve Zaman

Bizde çekirdek zamanla ölçülür. Örneğin kabak çekirdeği, ay çekirdeği (tuzlu, tuzsuz, yanları beyaz olan vs...) bitmeye yaklaştığında aramızdan birisi "Eyvah 20 dakikalık çekirdeğimiz kalmış" der. Ya da bakkala gidip "2 saatlik çekirdek" alırız.

Çekirdeğin ne kadar süreceğini hesaplamak kolay değildir. Temel formülü kullanırız:
Çekirdek Miktarı = t(zaman) X Yiyici Hırsı . (Bunun yanında çekirdeğin yiyici ağzına olan uzaklığının da etkili olduğuna tanık olmuşumdur.) Formülü iyi uygularsanız her zaman kazanırsınız. Örneğin dolmuş bi avuç çekirdek sonra gelebilir ya da parka ulaştıktan sonra güneş batana kadar bir cep çekirdek zamanımız olucak.

Dün birisi plastik bir kap içinde çitlenmiş çekirdek aldı. Zaman kavramımde derin hasarlar oluştu. Önce inceledim. Çitlenmiş, sadece çekirdeğin içi olan bir kutu düşünün. Üstelik tahminlerime göre insan tarafından çitlenmemiş (hiç salya yoktu). Ben hemen (Nike ın falan 3. dünya ülkelerinde yaptığı gibi) bir firmanın fakir insanları alıp kitleler halinde çekirdekleri çitleyip içlerini yememe işkencesine tabi tuttuğunu varsaydım. Kendim denemişliğim var. 15 kadar olunca dayanamayıp hepsini yedim. Zor iştir. Ya da küçük bir psikopat yaratık üretip, genetik teknolojiyle salyalarını aldırıp elektrikle eğiterek çekirdekleri çitleyip içlerini üretim bandına atmalarını sağladıklarını düşündüm. (Ya da endüstriyel tasarımcılar sonunda çekirdek çitleme makinesi üretmiş olabilirler mi? Ama bu çok düşük ihtimal.)

İlk avucumu hap diye yuttuktan sonra arkadaşımda dehşetle dönüp "az önce yarım saatlik çekirdek yedim" dedim. Hiçbişey anlamadılar tabi.

Thursday, April 13, 2006

Worst Person Shooter

İnsanların internet yoluyla karakterleri canlandırdığı üç boyutlu oyunlar var. Ortalama 500.000 kişi ayda 15 dolar kadar para vererek bir ay boyunca bir karakteri canlandırıyorlar. Karakterlerini eğitiyorlar, diğer karakterlerle savaşıyorlar, bir takım objeleri alıp satıyorlar. Güçleniyorlar zamanla, deneyimleri ve yetenekleri artıyor sanal dünyanın kuralları içerisinde.

Bu oyunların müptelası olan bir adam uzun süre oynamış ve çok güçlü bir karakter yaratmış. Bu süre içerisinde de diğer oyuncularla sosyal bir bağ kurmuş. Diğer oyuncular bu adamı seviyorlar. Sonra adam oyunu bırakacağını açıklamış. Oyun dünyasında da karakterinin ölmesi anlamına geliyor bu. Bunu duyan sevenleri ona veda etmek için biraraya geliyorlardı internetten izlediğim videoda. Third person Shooter tarzı bir oyun bu. Yani üçüncü kişi gözünden bakış, yani oyuncunuzun arkasındaki bir kameradan olan bitenleri izliyorsunuz, oyuncunuz dönünce kameranız da dönüyor vs... İzlediğim video oyundan direk olarak kaydedilmiş. Oyuncu koşarak bir göl kenarına ulaştı. Burada yaklaşık 50 60 kadar başka karakter sıraya girmişti. Oyunu terkeden adama veda etmek için ve iyi dileklerini sunmak için. Oyuncu da sıraya girdi.

Oyunun müptelası olan adam ve güçlü karakteri tam da bu sırada delirdiler. Beraberce oradaki 50 ye yakın kişiyi katlettiler.

Birden ortalık büyülerle ve ateşlerle falan doldu. Bazıları kaçmaya çalıştı. Oyunun müptelası olan psikopat bunları bizzat kovalayarak bir bir öldürdü. (Oyunda ölünce bir takım özellikleri kaybediyorsun ve baştan başlıyorsun)

Buradan çıkardığım ders insanın özünün kötü olduğu. Sosyal bir yapı içinde eğer baskı yapacak bir öğe yoksa insanın iç yüzü hızla ortaya çıkıyor. Bu oyunda diğerlerine zarar vermek kötü birşey sayılmıyor. Gerçek dünyadaki kanunlar, dinler ya da sosyal ahlak bulunmamakta. O zaman herşeyden özgür ve bağımsız olmak mümkün. Bu özgür ortamda insan davranış biçimi de böyle.

Yani birini öldürdüğünüzde din "cehenneme gideceksin" demediği ya da polis bizi hapise atmadığı sürece hiçbir suçluluk ya da acı çekmiyoruz. Bu durumda ben gerçekten hastalıklı ruhu olan özgür insanoğluna karşı dini ya da kanunları tercih ediyorum diyebilirim. Bu şeylere hep biraz uzaktan ve tiksintiyle baktım. Dogma ya da monarşiyi sevmiyorum, diktatörlerden haz etmem. Ama şimdi düşünüyorum da insan, kafasına vurulmadıkça sapıtıyor galiba. Tam emin değilim. Örneğin Hitlerin nasıl bir gerekliliği vardı bilemiyorum. Ama bişiyler var yani orda.

Tuesday, April 11, 2006

TV

Yan sınıftaki adam kanal D yi internetten izleyebileceğimi söyledi. Gerçekten de izlenebiliyor. Hemen heyecanla açtım. Geceyarısı magazini. Tamam çok eğlenceli. İlk birkaç haberi dinledim. Okan Bayülgen dalga geçti gazetecilerle. "Hadi arkadaşlar dağılalım" dedi. Sonra "Ayakkabıları çektiniz mi?" diyo... Sonra bir kadın çıktı. Bu kadınla bir restoranda röportaj yapmaya başladılar. Kadının kocası Sanem Çelikle basılmış. Her neyse adam sorular sormaya başladı aldatılan kadına. Kadın konuşmaya başladı. Derin duygusal travmalar yaşamış olduğunu belli eden sesiyle kendisinin ne kadar güçlü olduğunu anlatmaya çalıştı. Arkadaşlarıyla yemek yiyebileceğini, yeni sevgilileri olacağından falan bahsetti. Ama sesi herşeyi anlatıyordu. Kelimeler çok hızlı ve baskın bir şekilde çıkıyor ağzından. Psikolojisinin bir hayli bozuk olduğu kesin. Sanki rol yapıyor gibi. Ama ne kadar acı çektiğini hissedebiliyor insan. Ne kadar kızdığını ve intikam için her türlü şeyi (bu örnekte kendi psikolojisi sanırım) feda edebileceğini görebiliyor insan. Bütün bunlara rağmen ne kadar güçlü olduğunu, çıkıp yemeğe gittiğini ve hatta magazin basınına kendini kanıtlamaya çalıştığını da görüyor.

Ve sonra bomba soru geldi : "Kocanız ve Sanem Çeliğin gazetede yayınlanan şu fotoğrafları hakkında ne düşünüyorsunuz?"

Ben kapattım.

Bu kadının şu halini izlemenin o ana kadar ne kadar canımı yaktığını düşündüm. Sonra şu soruyu yanıtlamasını dinlemeye dayanamayacağımı anladım. Bu işkenceden korkunç zevk alan insan yaratığına olan yabancılığım biraz daha arttı.

Sanırım ana haber bültenini izlicem artık sadece.

Thursday, April 06, 2006

Render Sakalı

Böyle bir kavram var. Render sakalı diye. Animasyon bittikten sonra onu boyatmak gerekiyor. Bunun için de birçok işlemci gerekli. Boyatma işlemine render diyorlar. Bu dosyaları boyayan birçok işlemcisi olan bir sistem var, adı render farm (render tarlası)

Tam da tahmin ettiğim gibi birsürü insan gerçekten çok korkunç ve gereksiz ayarlar yaptı. Bu render tarlasını kitlediler. O zaman sınıftaki bilgisayarları gece kullanmak daha akıllıca birşey haline geldi. Ben de bunu yaptım. Ama bunun için de sınıfta kalıp onları yönetmek gerekiyor. Bir bilgisayarın işi bitince yenisini vermek gerekiyor. Başlarında durup onları tokatlamak gerekiyor. Bir yandan da eksikleri tamamlayabiliyorum. Bu süre içinde diğer uykusuz insanlarla karşılaşmak mümkün geceleri. Hatta onlara takılıp, uzun aralar da verilebiliyor.

Bir süredir o yüzden hiçbişey yazamadım. Sonra dün bu baharın ilk akşamüstü gezintisini yaptım. Hava sıcak değildi. Ama çok soğuk da değildi. Yürüdükçe çekilebilir. Ama durunca üşür insan. O yüzden yürüdüm devamlı. Sevdiğim yerlere gittim, ormanın derinliklerine. Sevdiğim saatler yakındı. Güneş batıyordu. Kuşlar ötüyordu. Herşey süperdi. Sonra bir ara gölgemi gördüm. Boyumu çok çok geçmişti.

İlkokula giderken arka mahallede bir mezarlık vardı. Süper bir yerdi burası. Ağaçlar ve çalılarla çevrili. Yerlerde hep papatyalar açar. Her zaman serindir. Eski bir mezarlıktı. Mezar taşlarının üstündeki yazıları okuyamazdım. Roma rakamları gibi şeyler yazıyordu. Zaten taşlar yerle bir olmuştu. Çoğu dağılmıştı. Ama ölü insanların toprağa kattığı hayattan mıdır nedir, orası öyle yeşildi ki. Çimler mükemmeldi ve herşey çok doğaldı. Çok güzel kokardı. Çamur ve çimen. Evden uzaktı. BMX imle(hastasıydım) 10-15 dakkada orada olabilirdim. Mezarlığın derinliklerinde bir tane çok kocaman ağaç vardı. Bu ağaç eskiden oradaki en büyük ağaçmıştı heralde. Sağından solundan birsürü başka ağaçlar çıkıyordu. Ama ortasında olması gereken en kocaman yer yanmıştı. Yıldırım düştüğünü söylemişlerdi. Neyse orası boştu. Ağaç kendisi büyülüydü.

Oradaki çocuklarla oynarken eve geç kalmıştım. Bir anda bir baktım gece olmuş. Sokak lambaları yanmış. İçimden bir ses "boku yedin" diyordu. Neyse bastım eve geldim. Tabii ki çok geç kalmıştım. Annem acayip kızdı. Çok merak etmiş doğal olarak. Özür diledim, zamanın nası geçtiğini anlayamamıştım ve ne zaman geri dönmem gerektiğini kestiremiyordum. Saatim yoktu. O zaman annem dedi ki eğer gölgen boyunu geçmişse geç kalmışsındır.

Ondan sonra bu benim zaman ölçme aracım oldu. Oynarken oynarken hep bir gözüm gölgemde oluyordu. Boyuma yaklaştığı zaman huzursuzlanıp endişeleniyordum. Ama tam olarak ölçemiyordum ki. Bazen acayip tırsıyordum. "Geçti galiba sıçtık" diye eve koşuyordum ama geç kalmamış oluyordum. Böylece oyundan 15-20 dakka kaçmış oluyordu. Sonunda toprağa ayaklarımın olduğu yere çizgi çizdim. Sonra gölgemin ucuna taş koydum. Sonra yatıp boyumla kıyasladım. Artık mükemmel bir şekilde ölçebiliyordum. Eve hep zamanında geliyordum. Heyoo.

Neyse sevdiğim yerlerde yürürken gölgemi görünce aklıma bunlar geldi. Gölgem boyumun iki üç katıydı nerdeyse. Eve dönme zamanı mıydı yoksa. Sonra hayatta en sevdiğim saatlerin güneşin gittiği ama ortalığın hala aydınlık olduğu saatler olduğunu hatırladım. O zaman bu tür çağrışımlar kurmanın saçma olduğunu farkettim. Bu hiçbişey demek değil. Yine de hatırlamak güzel.

Monday, March 27, 2006

Tuğhan

Birgün işteydim. Birisi beni msn listesine ekledi. Ardından mesaj "merhaba" diye. Tuğhan (MOUSE) Arslan'dı adı. "İşlerini takip ediyorum bir süredir, bir merhaba diyeyim dedim" dedi. Hemen yahoo ya yazdım adını buldum sitesini (http://www.tughan.com). Uzun süredir tanıyordum ben onu. CGTalk'tan oradan buradan. Hatta İstanbul Animasyon Festivalini kazandığında yanındaymışım haberim yokmuş. " Yaratıklarla o kadar uğraşıcağına oynatmakla uğraşsaydın ya" dedi. Haklıydı tabii ki. Güldük smileylerle. TRT için yaptığı sevimli kız animasyonu CGBugda bir sürü övgü almıştı. Gerçekten de çok sevimli bir animasyondu.

Sonra konuştuk. Karakterlere strech-squash nasıl veririz diye tartıştık. Kemikleri scale etmek çözüm müydü? Yoksa anatomiye zarar verip inandırıcılığı azaltıyor muydu? Ama daha çok ağırlık hissiyatı yaratabiliyorduk bazen. Üzerinde uğraştığı fare üzerinde denedik. Ben de o zamanlar küpten bir adamla uğraşıyordum. O kemikleri scale etti. Ben de başka şeyler denedim. Birbirimize gönderdik. Faresi bir settle down animasyonu yapıyordu. Strech sırasında kemikler falan esniyordu. Güzel oluyordu. Ben de adamımı zıplattım, inişte kemikleri birbirine yaklaştırdım. Ama çok mu fazla olmuştu? Beğendik, beğenmedik ama güzeldi animasyondan konuşmak ... "Sen şunu nası yapıyosun" diye heyecanla sormak... Cevabı sabırsızlıkla beklemek... Tanışma fırsatımız olmadı. Ama birbirimizi tanıdık biz öyle...

Tuğhan (MOUSE) Arslan bu sabah dünyaya veda etmiş. İnternet sitesinin guestbook kısmında bir gün önce s.gürgün'ün mesajı var "yeni animasyonları izledim süper olmuş diye". bir sonraki mesaj da "seni unutmayacağız". Durup düşünmek lazım. Gerçekten unutmayacağız. Bir iki haftadır hep aklımın bir köşesindeydi. Yaptığım şeyleri bir göndereyim bakalım ne diyecek diye. Ne diyim. Başımız sağ olsun.

Sunday, March 26, 2006

Niyaygara

Doğal güzelliklerin kralından geldiğim için etkilenmedim çok. Kurşunlu şelalesi örneğin. Bitki örtüsü, şelaleleri, hayvancıkları herşeyiyle çok güzeldi eskiden. Antalya yerlilerine maruz kaldıktan sonrası tabi farklı. Yine de bence dünyanın en güzel yerlerinden biri, hatta Toroslarda öyle güzel şelaleler, göller vardı ki... Kimse bilmiyor. Zaten bilmesinler. Turizm ulaştığı her yeri pisliğe ve şaklabanlığa boğuyor. Doğanın sürpriz yaptığı zavallı yerler de turizmin bir numaralı kurbanı olmaktan kurtulamıyor. Sanırım tüm dünyada böyle bu.

Niagara da almış tabi bundan nasibini. Şelale çok hoş. Turizm şelaleyi temel almış sanırım. Ama biraz sapıtmış ondan sonra. Örneğin şöyle şeyler var:

Yok hayaletli evler, yok drakula evi, saçma sapan eğlence mekanları... Ve deee Casinolar. Şelalelerin hemen yanında koskocaman birsürü otel ve casino bulunuyor. Orası bir kumar cenneti. Ucuz yemek, ucuz otel, sınırsız kumar... Birkaç tane "çocuklardan kurtulma merkezi" bulunmakta. Çocuğu olanlar oraya göndererek psikopata bağlayarak kumar oynayabiliyorlar. Bunları görünce eskiden kumarın legal olduğu zamanlarda Antalya Ofo otele "tek kollu canavarlarla" oynamaya giden tanıdıklarımız geldi. Çocuklarını Ofonun "kreş" ine bıraktıklarını hatırladım. Bize gelen bilgilere göre oradaki diğer çocukların gözlerinin altı mor mormuş. Bu psikopat ortamı ve çocukları anlatan bir çizgi film yapmak istedim şimdi.

Birkaç tane gerzek otobüsten kumarhanede indiler. Geri dönerken de kumarhaneden bindiler. (Şaka yapmıyorum.) Bense bir süre şelaleyi ve çevreyi izledikten sonra bu salak mekanların neden buraya konuşlandığını yavaş yavaş anlamaya başladım. İşte bu yüzden:


Evet. Burası bok gibi soğuk. İnsan içerilere kaçmak istiyor. İçeri kaçmak isteyen insanların para harcayabilmesini sağlayabilmek için kumarhaneler yapmışlar. Bir süre sonra da kumarhaneler ve eğlence merkezleri şelaleleri sollamış. Küçük bi şelalenin yanında 100 tane kocaman eğlence merkezi var.

Ben bunlara bakıp umarım Torosları falan kimse keşfetmez dedim.

Friday, March 17, 2006

Hintlilere "Nah" Yapmayı Öğrettim

Başarılarıma bir yenisini daha eklemiş bulunmaktayım. Miyasaki nin son filmi üzerine entel bir sohbetten sonra biraz düşündüm. Zamanın geldiğini anlamıştım. Seviyenin düşmesi gerekliydi.

Önce basitçe nah yaptım. Meraklı gözlerle uzun süre baktılar. Alışkın değildim. Herhangi bir arkadaşıma nah yaptığımda algıladığı an gözlerini kaçırır. Hatta ArdaYaman ve Fıratla ya da Umutla oynadığımız oyunlardan biridir bu. Bir şekilde naha bakan kaybeder, baktıran kazanır. ArdaYaman bu konuda çok yaratıcıydı. Örneğin hani bazen gözü dalar ya insanın, bir yere bakakalır, öyle bir durumda görüş alanınız içine hafif bulanık bir nah yavaşça girer. Tamamen girdikten sonra açısını iyice ayarlayarak başparmağı tam irise odaklar. Bazen bir naylon poşetin içinde, bazen çevirilmemiş bir test kitabı sayfasının arkasında sürpriz nahlarla karşılaşabiliriz.

Neyse uzun süre incelediler. Ben de başlarda ürkektim. Baktım kimse anlamıyo. Gerine gerine nah yaptım. Pis pis güldüğüm için "nooluyo bu ne" gibisinden sorular sordular. Bir süre daha yaptım ve sonra yavaş yavaş anlattım. Konuşmamın sonunda tüm devinimiyle yapabiliyorlardı. Hatta şaklatmayı bile başardılar. Sanırım Hintliler doğuştan yatkın.

Yani en son bunu da yapmış bulunmaktayım. Neden insanlar yeni tanıştıkları yabancı ülke insanlarına hemen küfürleri öğretmeye çalışıyor hala anlamıyorum. Ya da mesela papağanım olsa o da küfrederdi heralde. Çok komik geliyo çünkü küfreden bi hayvan kavramı bana. Sanırım içgüdüsel birşey.

Bu arada "Türki" de Hintçede cinsel sapık anlamına geliyormuş. Hadi bakalım.

Monday, March 13, 2006

Çin Yemeği

Açık büfe. 30 kadar değişik çeşit Çin yemeği bulunmakta. Çoğunu denediğimi söyleyebilirim. Deneyimlerimden sonra şaşırdığım şeylerden biri bu kadar fazla çeşit yemeği nasıl bu kadar ucuza getirebildikleri oldu. Benim evde bir yemek hazırlama paramın 3 katına falan sınırsız yemek yiyebiliyorum burada. Üstelik yiyecekler güzel. Yerler yapışkan. Sanırım yemekleri alırken düşüren insanlar yüzünden. Belki de soslardan da olabilir. Ama insanın ayakkabısı yapışıyor hafifcene.

Dünyada 1.4 milyar Çinli var. Dünyanın neredeyse 4 te biri Çinli. Bu kadar fazla insanın aynı yörede beslenebilmesi için değişik yöntemler geliştirmelerini bekliyordum zaten. Bu kadar fazla üreyebilmelerinin sebeplerinden biri beslenme imkanı bulabilmeleri. Biraz küçük kalmışlar gerçi. Ama olur o kadar.

Yemek çeşitliliğinde kurban olmamak için bir takım önlemler geliştirdim. Örneğin birkaç çok önemli kuralım var. Hareket eden ya da hala canlı olan şeyleri prensip olarak yemiyorum. Mutlaka bir süre önce ölmüş olmalı, mümkünse pişmiş olmalı. Bir diğer kural ise akışkanlığı düşük sıvılar içinde yüzen şeylere temkinli yaklaşmak. Kokuları da hissedebilmek önemli. Yemeklerin üzerinde isimleri yazıyor. Ama çok faydalı olduğunu söyleyemiyeceğim. Tavuk yazan şeydeki tavuk tadı çok derinlerde gizli.

Çinliler etleri hamur ya da undan topların içinde pişirerek yemeyi çok seviyorlar. Tavuk balık ve kırmızı eti ayrı ayrı şekillerde aynı bulamaça bulayıp kızartmışlar. Yanlız bunları yerken birbirlerinden çok farklı olmadıklarını algılıyorsunuz. Sanki içindeki etler aynı gibi. Çinlilerin bu etleri bu kadar ucuza getirebiliyor olmaları ve birçok farklı tadı sanki aynıymış gibi yakalayabiliyor olmalarından yola çıkarak yeni bir yaratık ürettiklerini düşünüyorum. Bu hayvan hızla üreyebiliyor. Akvaryumlarda yaşıyor. Yüzebiliyor, kanatları var ama uçamıyor. Penguen gibi yani. Fikrimce kuyruğunda balık tadı var, kanatları tavuk kanadı tadında. Göğsü ise bir tavuk budundan oluşuyor. Çinliler bu hayvandan çokca üretmişler ve tüm nüfuslarını bu hayvanı pişirerek doyurabiliyorlar. Aynı hayvan olduğunu anlamamamız için hamurdan topların içerisinde pişiriyorlar.


Çinlilerin de börekleri var. Ama böreklerin içini yosunlarla dolduruyorlar. Ya da ona benzeyen uzun ince makarna gibi bitkilerle. Bu bitkilerin pişirildiğini sanmıyorum. Koparmak için bir hayli çaba sarfetmeniz gerekiyor çünkü bitkiler hala canlılar. Bazı yerleri yeşil ama çoğu beyaz. Yine de böreği ısırdıktan sonra yosunları ısırıp koparmadan yandakine dönüp ağızdan sarkan yosunlarla "Öğğğğağaaga" demeye çalışınca gerçekten çok komik görünüyor.

Diğer komik görünen şeylerden birisi de jöle. Ben hiç yememiştim. Çin yemeği de değil. Ama turuncu, şeffaf ve bıngıl bıngıldı. Aldım yarım saat falan oynadım. Sonra yedim. Ağzın içini tamamen doldurma duygusu var. Değişik birşey.

Her yediğim şeyde Çinli arkadaşlarımdan malumat aldım. "Bu ne? Bu ne?" diye sora sora eğlenceli bir yemek yedim.


Thursday, March 09, 2006

Futurama

Matt Groening, (Simpsonları yaratan adam yeni bir seri ile karşımızda.) Bir süredir izleyip duruyordum ama dün ilk bölümüne denk geldim. Mükemmeldi.

Yanlışlıkla 1000 yıl geleceğe giden Fry o zamanlarda yaşayan bir akrabası olduğunu öğreniyor. Onu aramak için yola çıkıyor. Telefon açmak istiyor. Bir kabin görüyor. İnsanlar sıra olmuş. O da sıraya giriyor. Bir süre sonra kabinin önünde "Suicide Booth" yazdığını görüyoruz (intihar kabini). Zaten giren de çıkmıyor. Fry yavaşça yaklaşıyor içeri bakarken arkasındaki Bender (Robot) "hadisene kardeşim" tadında bunu ittiriyor. Beraber içeri giriyorlar. Kabin "Nasıl ölmek istersiniz?" diye soruyor. İki seçenek var hızlı ve acısız, yavaş ve çok acılı. Fry "benim bir akrabam var onu aramak istiyorum" gibi bişeyler sayıklarken Bender "yavaş ve çok acılı" düğmesine basıyor. Devamını anlatmicam.

Bu bana o kadar yaratıcı geldi ki. Fena halde güldüm ama bir yandan da etkilendim. Abartının ve taşlamanın son noktası gibi. Birşeylere acayip bir tepkisi var bu esprinin ama öyle bir sunmuş ki kendisini insanın gülesi geliyor. Korkası geliyor. Düşünesi geliyor. Gelecekte herşey öyle çok birbirine girmiş ki insanlar intihar etmeyi telefon açmak gibi görebiliyorlar. İnsanlar hep sevmedikleri işlerde çalışıyorlar. Herkes mutsuz. Hepsi de kabullenmiş bunu. Öyle yaşıyorlar. Canları sıkılınca bozuklukları atıp kabine gidiyorlar.