Friday, September 01, 2006
Andy Warhol vs. Cronenberg
Andy Warhol zamaninin oncu, gay, cilgin, bunalim sanatcisi. Baski teknigiyle yaptigi bir takim resimler var. Bir sekilde ipek baskiyi kesfetmis. Gazetelerden, dergilerden buldugu resimleri ipek baskiyla, tasarim kurallari icerisinde ust uste yan yana falan basarak yeni bir tarz uretmis. Tasarim tarihinde gormustuk bunlari. O zaman resimlerini gordugum ve simdi sergideki tablolara bakarken de hissettigim sey suydu: "eeee...??"
Kendisinin gayet ezik oldugu cok acik. Hep bir holivud yildizi olmak istemis hayati boyunca. Unlu olmaya karsi ozel bir saplantisi var. O yuzden unlulerin resimlerini ust uste basmis bir cok tablosunda. Ama sanirim biraz tipsiz. O yuzden kendi holivudunu yaratmaya karar vermis ve de "Fabrika" yi acmis. Kendi capinda fabrika baya bir etkili olmus. Zira fabrikanin yildizi olmak icin Elvis kadar yakisikli olmaya gerek yokmus. Sonunda bir gun bir kamera almayi almayi basarmis ve filmler cekmeye baslamis. (Bence cok iyi bir fikir degilmis). Sonra da unlu bir yonetmen olmus. (Aslinda bu benim simdiye kadar neden unlu bir fotograf sanatcisi ya da unlu bir yonetmen olmadigimi acikliyor. Cunku kameram yok. ) Filmleri cok "deneysel".
Orada izledigim filmleri "couch" (Bir koltuk var. Warhol kamerayi acip koltukta olanlari cekiyormus. Koltukta da soyle seyler oluyor; mesela adamlar ve kadinlar muz yiyiyor yavas yavas, sonra adamlar sigara sardilar, sonra adamlar soyundu ve gurestiler(?!)... bunun gibi sacma sapan seyler.) "blowjob" (Sadece adamin yuzunu gosteriyor.) "kiss" (biraz gereksiz olmus) Screentest #1 (bu daha da gereksizdi, fotograf ceker gibi yarim saat bi adami dururken cekiyor), Empire State (Ayni sekilde binayi cekmis.). Bikac tane daha sacma sapan film vardi. Ama hatirlamiyorum simdi. Zaten sonuna kadar izlemiyor kimse filmleri. Bir tabloymus gibi bakip geciyoruz.
Cronenberg idare eder bi adamdi. Existenz de mesela bazen hersey gayet iyi akmasina ragmen filmin oldugu anlar vardi. History of Violence da bu cok daha belirgindi. Bazen hersey cok guzel akiyor. Sonra bir anda birkac sahne arka arkaya geliyor. Ben bunaliyorum. Sonra tekrar yakaliyor akisi film. Bence Cronenberg maalesef Kubrick'ten biraz etkilenmis. Tum sorunu bu. Neyse ben kimim ki?...
Saturday, August 26, 2006
Amca! Yanlis caliyon!
Yanliz bu ezginin bi sorunu var. Hersey guzel gidiyor bir yere kadar. Capon muzigi gibi bisiy. Piyanonun sadece siyah tuslarina basarak birsey caldiginda oyle ezgiler cikar. Notalar falan guzel ama zamanlar bir yerde acayip kopuyor. 2/4 luk gidiyor bir yere kadar. mesela 8 olcu falan. 9. da 3/4 luk oluyor. Ya caponlar halk muziklerinde bu tur ritmsel manyakliklar yapmislar ya da adam yanlis caliyor. Bence adam yanlis caliyor.
Yazik aslinda. Kimbilir neler yasamis buralara dusmustur. Belki de sevgilisi Amerikalilar tarafindan esir alinmis bir Vietnamli komutandir. Sonra Amerikalilar memleket sirlarini vermezse kizi olduruceklerini soylemislerdir. Adam da zavalli naapsin, kalbinin bir yarisi... Ama general de ona guveniyor. Savasin kazanilmasini saglayacak cok onemli mektubu buna vermis. Amerikalilar bunun haberini alinca kizi kacirmislar. (Baslarinda Rambo var). Zavalli adam sevdigini oyle gavur ellerde aci cekerken gorunce dayanamamis mektubu Amerikalilara satmis. Ama tam mektubu teslim ederken General baskin yapmis olabilir. Ya baskin sirasinda kiz vurulup olmusse... Adam da zor kurtulmussa... Adam sonra artik hicbiyere ait olmadigina karar vermis olabilir. Ne Vietnama, ne de bu dunyaya. Sonra yuzmeye baslamis. Ve buralara ulasmis. Yolda buldugu kabaklardan o aleti yapmis ve sonra kizla "bizim sarkimiz" dedikleri sarkiyi calmaya calisiyo olabilir.
Adama gidip "Amca yanlis caliyon" denmez bu saatten sonra.
Iyi bir gun
Sonra herseyi yikadim. Bu arada bira icmeye devam ettim. Buz gibi. Mmmm ozlemisim. Sonra kuveti doldurdum sicak suyla. Masaj merkezinin promosyon olarak dagittigi sabun gibi seyi icine serptim. Mumlarimi yaktim, mp3 calarim ve bilgisayarin hoparlorlerini tasidim. Biralar buzlukta oyle bi kivama gelmisti ki, uclari hafif buzlanmis. Mukemmel. Sonra erkan ogur dinleyerek, sicak sulara girerek, buz gibi birayi icmeye basladim. Biseyler dusunmeyi planlamistim. Ama hicbisey dusunemedim. Aklima hicbisey gelmedi. Kendimi zorlasam da. Sadece durabildim.
Cok sevdim o durumu. Hep biseyler dusundugumu anladim. Uyumadan once, tramvayda, iste, yemek yerken, bilgisayarla ugrasirken, heryerde... Her zaman... Kafam biseylerle dolu... Isler, gucler, hayaller, vizeler, sevdigim, insanlar, animasyon, ...
Dusunememe ragmen bira icebiliyordum hala. Insan gozlerini kapayinca baska birseye donusuyor tum atmosfer. Muzik, isik ve sicak... Acayip birseydi. Iki buzlu birayi tukettim orda.
Sonra toparlanip odama gittim, bi bira daha icip sizdim. Gecenin korunde birileri aradi. Gelmeyin sizdim dedim... Ehehe.
Monday, August 21, 2006
Kotu bir gun dostum
Ac gozluluk yaptigima karar verdim. Canavar gibi olabilecek en zor hareketleri, maksimum kontaklari ya da fiziksel ve anatomik olarak yapilmasi cok zor seyleri yapmaya calisiyorum. Bu sonuncusunda acayip cuvalladim dogal olarak. Ben daha ata binmemis bi insanim, ati nasil oynatiym.
Neyse diyerek gunume devam etmeye basladim. Sonra istekilere caktirmadan is gorusmesine gitmem gerekiyodu. Istekiler cakarsa simdiki olanaklarimdan da mahrum olabilirdim. O yuzden cok tehlikeli bi hareketti. Ogle yemegine cikar gibi gitmek en mantiklisiydi. Ama cantami alirsam nereye diye sorcaklar. O zaman gomlegimin icine DVDmi saklayip kaciym dedim. Sonra yaptim bunu. Kosarak kactim. Tramvaya bindim. Sonra gorusmeye gitmeden dunyanin en igrenc pizzasini yedim. Pizzaya olan inancim sarsildi. Gorusmeye gittigimde DVD ye gerek olmadigini anladim. Onlarda varmis zaten. Neyse gorusme iyi gecti. Sonra geri donerken elimde DVDyle yakalanmamak icin kastim, DVDmi cope attim. (Cok salagim) Ama ise yaradi cunku patron giriste beni karsiladi, elimde DVD olsaydi sicmistim. Bu gerginligi de atlatip kurtadama dondum.
Aksama dogru kurtadamin da bugun cok guzel oynamadigini hissettim. Orayi terketmeye karar verdim. Ama patron kapida nobet tutuyordu. Bu yuzden elemanlardan birinin kesfettigi bodrumdaki otopark cikisini kullanmaya karar verdim. Kacmayi basardim. Muzik dinleyerek eve dogru yururken MP3 playerimin pili bitti. Ve o an bugunun guzel bi gun olmadigina kanaat getirdim- yazmaya karar verdim. Sebebini dusundum. Acaba ugurlu lifimle yikanamadigim icin mi oldu. Yoksa yeni aldigim deodorant mi ugursuz geldi. Orta ugurlu donlarimdan birini giymistim yine de kotu gecti. Sanirim bu donu ugursuz sinifina sokucam bugunku performansindan sonra.
Neyseki sag saglim evime ulastim. Simdi toparlanip yarin yeniden saldirmam gerekiyor dunyaya. Canim hicbisey yapmak istemiyor nedense. Ustelik bissuru is var.
Amaaaan. Boktan bigun. E ama yani. Hergun de iyi mi geccek.
Thursday, August 17, 2006
Lolly Poo Lee
Sonra biz beraber bi festivali kazandik. Gosterilcek filmlerimiz: Ben dedim ki "ben izlemicem senin filmi, kustu butun siber dunya senin filmden". Bunun uzerine assagidaki sevimli posteri yapti benim icin.

Gordugunuz igrenc sey Lolly Poo Lee nin kendisi. Bu kare de filminde bu gerzek hatunun adama saldirip opmeye calistigi sahneden. Tabi Turkceleri biraz zayif. Henuz cok ogretemedim. Ozellikle yazmayi cok becerememisler. Ama iste Hintli. Naaparsin. Yazik.
Buradaki en samimi ve iyi arkadaslarim Hintliler. O yuzden acayip saydirabiliyorum. Ustelik Turkce bilmiyorlar. Bu durumda istedigim kadar saydirabiliyorum. Ve cevremizde baska Turk te yok. O yuzden iyice saydirabiliyorum. Gercekten kotu muyum?
Evet.
Wednesday, August 09, 2006
Kediler
Evimizde iki tane kedi var. Rockee ve Apache. Ikisi de disi ve kisirlar. Rockee gayet uyuz bir kedi. Butun gun kicini o koltuktan bu koltuga yayip duruyor. Bir de sabahlari 6:30 da kapimi tirmalayarak beslenme talebini dile getiriyor. Ben soylene soylene mamasini tasa bosaltirken bar bar bagiriyor. Oburu daha uyanik. Arada bir ekmeklerimizi caliyor. Rockee yi dovdugu oluyor. Ya da balkonda yakaladigi kuslari getirip gozumuzun onune atiyor. Ben birseyler anlatmaya calistiklarini savunsam da biyolog olan Pat (ev arkadasi) o kadar zeki olmadiklarini soyluyor. Bence evden gitmezsek bizi olduruceklerini ima ediyorlar. En azindan Apache.
Sabah erken kalktigim icin ben beslesem de diger tum isleri Pat yapiyordu bugune kadar. Yani kumu temizlemek, suyu koymak, diger beslenme aktiviteleri vs... Pat bir ayligina cole gidiyor. Orda bitkileri arastircakmis. Kediler de bana patladi bu durumda.
Kedileri severim aslinda. Ama bizim icin kediler evde yasayan diger seylerden cok farkli degildir ki. Kediler bizim yemek artiklarimizla beslenirler, hasta olduklarinda ya da dogurduklarinda sut veririz. Yemek bulamazlarsa avlanirlar. Kertenkele, bocek yerler. Zaten her zaman bes alti tane kedi olur ortalikta. Anne kedimiz dogurdukca nesilden nesile kediler gelir, kediler gider. Belli bir yasa kadar anneleri onlara bakar, yeterince buyuyunce tekmeyi basar. Digerleriyle anlasabilirlerse ya da daha yagli bir kapi bulmazlarsa bizimle yasamaya devam ederler. Bir nevi kontratli calismak gibi. Yanliz anne kediyi kadroya almis durumdayiz. O nesillerdir evimizde. Ve calisiyor memur gibi. Avlaniyor, doguruyor, bilumum kedi kopekle dovusuyor arada.
Bu kediler de buranin devlet memuru gibi. Yayiyorlar paso. O koltuktan bu koltuga... Ozel mamalar aliniyor, kendilerine ozel mama taslari var. Tasin ustunde adlari yaziyo. (Yani bu insanlari anlamiyorum. Kedi onu okicak da gelip ordan mi yicek. Yoksa biz iki tasi karistirsak bunlar yemicek mi o tastan. "Yok bu Rockeenin tasi, siz beni ne saniyosunuz?" mu dicek. Tas lan iste) Aristokrat kedisi bunlar. Neyse ki Venus (obur ev arkadasi) var. Arada bir arayip "kediyi besler misin" diye agliyorum. Gerci o da paso dugunlere gidiyo bu ara. Gecen gun gay wedding e gitti.
Neyse bakalim ilerleyen zaman ne gostericek. Kediler ve ben nasil anlasicaz. Bu durum gelecegimizi nasil etkileyecek? Arkasi yarin.
Friday, August 04, 2006
Sokak Adamlari
1 - Bir seferinde biracinin onunde dilenen bi adam vardi. Biz bir iki bira aldik, ciktik, bir arkadasimizi beklerken geldi, " eglence var galiba bu gece, bana da bi ceyreklik versenize" dedi. Ben "biz o ceyreklik ve eglence icin gunde 10 saat calisiyoruz, sen naapiyosun?" dedim. "Haklisin tam bir loser (kaybeden) im " dedi. "Hayir tembelsin ve ceyrekligi haketmiyosun" dedim. Sonra yavastan segirtti, baskalarina falan sormaya basladi.
2 - Eski (calinan) bisikletimi baglarken bir adam geldi. Benimkinden daha yeni gorunen bisikletini benimkinin yanina bagladi. Bikac adim atti. Elini acip "bir dolarin var mi?" dedi. "Ne guzel bisikletin var oyle, benimkinden iyi durumda, satsana" dedim. Sonra bi daha bakmadi yuzume, saga sola bakmaya basladi. Tanimamazliktan geldi.
Saldirgan oluyorum bazen bu insanlara. Gerci dostum Toygar Gedik kadar olamam. Istiklalde "Gel BEN seni tartiym" diye cocuklari kovalardi. Manyak. Herneyse. Bunlar farkli ama. Bunlarin saglik sigortasi var, issizlik sigortasi var, imkanlari var, herseyleri var... Amaclari yok. O yuzden canki oluyorlar. Bu insanlari tokatlayip 3. dunya ulkelerine gondermek istiyorum, orada hayatta kalma savasi vermelerini istiyorum uc bes sene. Sonra geri getirip sokaga birakmak istiyorum. Acaba yine ayni seyi yapicaklar mi? (Ben de artis olmusum yanliz.)
Tuesday, August 01, 2006
Patron vs. Keni 2
Isi gucu biraktilar. Internetten begendiler, patron gitti donlari aldi. Donlar gercekten sapik. G string gibi. Keni defalarca "ben yapmak istemiyorum" dedi. Ama birkere tamam demis artik. Geri donmeyi de yediremiyor. Diger sirketlerde bissuru arkadaslari var. Ve idda geregi tam yemek saatinde bunu yapmalari gerekiyo. VorIn ise cok daha ucuza gitti :400 dolar. (Ya onu pek anlamiyorum). Patron klasik yine kicinda patlayan bahsi bize dagitmaya calisti: izlemek istiyosak 10 dolar vercekmisiz. "Bu ne bicim is yeri".
Abarttilar bence. Aciz biz burda. Bu dangalaklar para saciyo ortaliga. (Tabi yine ben yarin "Keeni" diye bagiranlarin yaninda yerimi alicam.)
Bunun ustune gecen gun bi arkadastan dinledigim fikrayi yaziym: Cok zengin bir adam bir kizla yemek yiyormus. Ona sormus: Sana 1 milyon dolar versem benimle yatar misin? Kiz dusunmus biraz. Yani bi seferlikten noolucak ki falan diyerekten "olur" demis. Adam " 10 dolar versem yatar misin?" demis. Kiz cok kizmis "beni fahise mi sandin" diye bagirmis. Adam da "az once ne oldugun konusunda fikir birligine vardik zaten, simdi fiyatta anlasiyoruz" demis.
Friday, July 28, 2006
Duygu dolu an
Monday, July 24, 2006
Rezalet
Sonra patron bahsi arttirdi. 200 dolar dedi. insanlar biraz daha bakindilar ama kimse yemeye yeltenmedi. Patron 300 dolar dedi. Sonra iclerinden biri bakti bakti, "Keni bunu yer" dedi.
Keni cinli gibi gorunen muhabbet bir adam. Tenis oynar, boks yapar, sigara icer, yaris motoru kullanir. Biraz garip bi adam. Kolunda tum kolunu cevreleyen bir dovmesi var. Nerde abuk subuk bir bahis ya da yapilcak pislik bir is varsa orada oluyor. Arada bir birileriyle falan guresiyor ornegin. Yerlerde yuvarlaniyolar. Yine de kendi kendine piyango duzenleyip paralari ic eden rus kizdan iyidir.
Her neyse, bu adamlar Keni'yi aradi. "biz boyle boyle bisey yaptik (hey allaaam) yer misin?" dediler. Keni 5 dakka sonra geldi motoruyla. Patron bunu duyunca endiselenmeye basladi. Masada buldugu karabiberlikteki tum karabiberi de karisima ekledi. Keni geldi. Bu bahis olayinin kicinda patladigini hissetmeye baslayan patron izlemek icin 2 dolar vermemiz gerektigini soyledi. Dunyanin en gerzek ve gereksiz gosterisine gitmek icin 2 dolar vermek bana garip gelse de kendimi digerleriyle beraber "keeeni keeeni" diye bagirirken buldum. Keni karisimin tadina bile bakmadi. Hepsini yedi. Patron tarafindan belirlenen 2 dakika kusmama suresini rahatlikla gecti, hatta iyi gorunuyodu. Sonra kusmadi bile.
Ertesi gun keni geldi yine. Sadece circir olmus. Ve 300 dolar kazandi. Haketti bence.
Saturday, July 22, 2006
Yagmur
Insanlar yagmur yaginca manyak gibi kaciyorlar yagmurdan. Sanki asit yagiyor. Aman bir damlasi degmesin. Yagmurluklar, semsiyeler, herkes arabalarda, tramvaylarda, sokaklardakiler aralara siginmis... Yagmur bu yagmur, islanirsin, kurur...
Sakir sakir yagan yagmur balkonu delerek assagida bir gol olustururken bunlari dusunerek ise gitmek uzere bisiklet kaskimi giydim. Cantamdaki yedek t-shirt kuru kalsin diye torbaya konmustu. Ne olabilirdi ki? Sonra bisiklete binmeye basladim. ilk 2 dakika icinde coktan islanmistim zaten. Ama buna hazirdim. (degil mi?). Sonra anacaddelerden gecmeye basladim. Yagmur cok sorun degildi (Gercekten). Asil sorun yerlerdeki sulardi. Tekerlegin aralarindan akan sular ben hizlandikca tam da kicima puskurmekteydiler. Ustelik bu sular saf su degil iclerinde birtakim topraklar bulunan sulardi (camur). Pantolonumu yikamak zorunda kalacagimdan biraz hayal kirikligina ugradim (genelde pantolonlarin kirlenmediklerine inanirim, onlari cok ender yikarim) Ha su ha toprakli su diyerek yolculuguma devam eden ben yeni bir suprizle karsilastim bisikletin frenleri tutmuyordu islaninca. Ama cok da onemli degildi cunku ODTU de 2 yil frenleri olmayan bisikletimi kullanmistim. Yavaslamak icin baska yontemlerim vardi. Son olarak yerde birikmis toprakli sulari puskurten otomobillerle tanistim. Ama cabuk ogreniyordum. Yerlerden firlayarak ustume basima sicrayacak sulari onceden tahmin ederek onlarin uzagindan geciyordum. Yanliz arkadan puskurten tekerlek sinirime dokunmaya baslamisti. Cunku ustum orta derecede islanmisken pantolonum bok gibi islanmisti. Ben ise yedek T-shirt getirmistim, yedek don degil.
Ise ulastigimda asansorun aynasinda kendime baktim. Sicarim yagmuruna da kurumasina da diyerekten bisikleti parkettim. Herkes dalga gecti. Circir olmasam bari.
Tuesday, July 18, 2006
Sayntoloji nedir?
Sonra film basladi "Kafa sagligimiz icin materyalizmin cozum olmadigini anladik" diyerek. "ee neymis cozum ?" diye dusunurken hemen cevap geldi : "sayntoloji". Ben heyecanla "tamam, o ne?" diye dusundum. Sonra yarim saat boyunca bi kitaptan bahsetti bu film. Once mahkemelerin sayntolojiyi din olarak kabul ettigini anlatti. Sonra birsuru adam sirayla cikip bu kitabin ne kadar guzel oldugunu soyledi. Kitap bazilarini basarili isadami yapmis, bazilarini uyusturucudan kurtarmis, ezik insanlari guclu bagimsiz bireyler yapmis. Bir insaat iscisi cikip "bu kitap sayesinde artik isimi seviyorum, saatler hizla akip geciyor" dedi. Bi tane adam cikip "bu kitap sayesinde esimle tanistim" gibi bisey dedi (esi manken falandi bence). Son 30 adamda acayip sikildim. Sonra iki adam konusmaya basladi. Bir tanesi "bu kitap ne kadar guzel" tadinda sorular sorarken oburu "leziz, leziz" tadinda cevaplar verdi. Guya kitabi yazan adam o kadar iyiymis ki yazdigi uc bes kitabi tum insanliga armagan etmis ve biz sansli insanlar 50 dolara bu mukemmel sete sahip olabilirmisiz. (Nasil hediye lan bu - 50 dolar verenlere hediye...). Sonra bu organizasyonun ne kadar buyuk oldugundan, yuzbin tane kilise falan oldugundan bahsetti. Butun kiliselerin yoneltildigi en yuksek makam iseeeeee: Kocaman bir gemi. Mukemmel luks. Sayntoloji papasi orda yasiyo sanirim. (Aslinda bu benim fantazimdi.) Son olarak bi adam cikti. Kameraya dogru yavas yavas yuruyerek cumleler soylemeye basladi. Bu arada arkadan kahramanvari bir muzik geliyordu. 4 tane cumle soyledi adam. Muzik bitti. 2 saniye falan bosluk oldu. "Oh bitti" derken adam yine basladi. Bir once soylediklerine benzer cumleler soyledi. Ama bu sefer cumleler daha uzundu. Muzik yine durdu. "Oh bitti" derken adam yeniden basladi. Bu sayede muzigin cumlelere kisa dustugunu anlayiverdim. Kendimi southparkta hissettim, kahkahalar atmaya basladim. Muzik bitti. Adam yine basladi. Ama bu sefer assalamaya basladi bizi. Cok komikti. "Eziksiniz siz simdi kitabi almazsiniz burdan cikinca" diyo. "Almassaniz salaksiniz valla bak" tadinda biseyler dedi. Bir an "Alsana lan kitabi, AL AL AL" diye bagiricak diye korktum. Adam assaladi, hirsini aldi sonra gitti. Kocaman "HELLO" yazdi ekranda. Nihayet bitti.
Disari ciktim. Disarsi sicakti. Klimali salona bir an geri donmeyi dusundum. Sonra aklima adam geldi. Vazgectim, kapiya yoneldim. Kiza yakalandim tabii ki. "ee filmi begendin mi" diye sordu. "cok guzel olmus, elinize saglik" dedim. "Bak kitaplar burda" dedi. Sonra bi anda benim gozlerimin onune super luks gemide, jakuzinin icinde keyif yapan sayntoloji papasi geldi. Yanindaki civira "bir karides daha yemez misin hayatim?" diyordu. karidese uzandi, gozlerimde karides bir an kitaba verecegim paraya donustu, sonra tekrar karidese donustu. kafasi atan ben kiza donup "sagol kitap almicam" dedim. Kiz kocaman gozleriyle uzgunlugunu belli ettikten sonra "sanirim ilgini kaybettin" dedi. "Evet" dedim. Sonra hayatimda ilk defa saydirdim: "Dinlere cok saygi duysam da hicbirine inanamiyorum, simdi benden kocaman bir reklam ve pazarlama kampanyasina inanmami mi bekliyosunuz?" dedim. Ama sonra dedigimden utandim. Cunku cevabi biliyorum:"evet". Zaten din dedigin ne ki? Sonra dedim ki kendi kendime bu diger dinlere buyuk bir hakaret. Cunku diger dinlerin de bir tur pazarlama kampanyasi olduguna dair bir kanit sanki.
Boylece sayntoloji kilisesinden ciktim. Hala sayntoloji nedir bilmiyorum. Kitabi almicam. Sayntoloji nedir ogrenmicem. Bugun itibariyle, yeni bir din baslatip gemide karidesleri yiyen bir adam olma fantazimden vazgeciyorum. Coktan yapilmis. (Gerci adam olmus) :P
Thursday, July 13, 2006
Bence ...
Saturday, July 08, 2006
Post-Modern Palyaco
Burnundaki kirmizi top ve yuzundeki beyaz makyaj bir adami bu kadar karizmatik gosterebilir. Neden oyle gorundugunu bilmiyorum. Belki de palyacoluk simgelerini gururla tasiyabildigi ve orta caglardan gelen bir gelenegin temsilcisi oldugu icindir. Beyaz elbiseli kiz yaklasik 2,5 metre capinda metalden bir silindirin icine girdi. Bu silindir ayni zamanda kocaman bir arabanin tekerlegiydi ve de farelerin kosturdugu cemberlere benziyordu. Kiz bu koca cembere bindikten sonra palyaco ve kocaman arabaya cevrildi gozler. Arabanin arka tarafinda bir DJ vardi. Sonra bu devasa araba alevler cikarmaya basladi. DJ in arkasinda devasa bir baca vardi. Bu baca bizim eski sobamiza benziyordu, yalnizca ondan cok daha uzundu ve 2 metrelik alevler cikariyordu. Sonra bu araba hareket etmeye basladi. Dosdogru kalabaligin ortasina. Baktim yanarak usutumuze geliyor. Coluk cocuk tum ahali itiserek kenara kacmaya calistik. Araba yavas yavas geldi, yanimizdan gecti. Bir an soba kafama yikilicak diye korktum. Araba kalabaligi yarip karsi tarafa gecmeye calisirken DJ in aletlerinden biri bozuldu. DJ aletlerin dugmelerine basmaya basladi. Bu arada post-modern palyaco kimsenin anlamadigi birseyler soyluyor, bagirip cagiriyordu. Karsi tarafa ulastiklarinda ayaklarina tahtadan cubuklar takilmis bir grup beyaz elbiseli ve yuzlu insan kalabaligin ustune basarak (benim oldugum yerden oyle gorunuyordu) arabaya ulasti. Sonra hep beraber tekrar ustumuze dogru surduler arabayi. Yine kacildik tum ahali, cocuklar, arabalari ve balonlar... Palyaco bagirip cagirmaya devam etti. Fare cemberindeki kiz arabadan ayrildi, yuvarlanarak bir vince gitti. Vince bagladilar silindirin merkezini ve kizi gokyuzune kaldirdilar. Kiz fare cemberinde kosmaya basladi. Cember donerken ustune takili yerlerden atesler sacmaya basladi. Boylece havada donen bir ates topu gibi gorundu. Sonra birden bissuru havai fisek ve patlayan, yanan, ates cikaran seyler attilar. Fare kiz kosmaya devam etti. Palyaco avazi ciktigi kadar bagirdi. Biz tepemizde olup bitenden gaza gelip bagirdik cagirdik.
Sonra bitti.
Sunday, June 11, 2006
Yeni Hayat
Tuesday, May 09, 2006
Bant Genişliği
Disclosure Formlar
Birincisi:
Şehrin öbür yakasında sayılabilecek bir yere doğru yürüyorum. Pek bilmediğim yerler. Bir kamyon parkından geçiyorum. Hava sıcak. Güneş gözlüğümü satın almak isteyen bir adamı atlatıyorum. ("Emin misin?" diye soruyor bi de gerizekalı) Kocaman stüdyolara ulaştım. Aradığım adamı bulana kadar binanın içerisindeki dar koridorlarda dolaştım. Bazı yerleri yıkık dökük bir bina ama içerisinde birsürü ekipman (kamera vs...) ve de stüdyo var. Adını zor telaffuz ettiğim Laurant'la tanıştım sonunda. Bana çektiği bi takım videoları gösterdi. Saçma sapan sanat... Fransız olunca insan kafadan saçmalıyormuş gibi bir his uyandı bir süreliğine. Sonra gerçek işlerini gösterdi. Holivud filmlerinde artık çok aksiyonlu, patlamalı çatlamalı bir sahne çekilmeden önce, çekim çok pahallı olduğu için filmleri önce üç boyutta üretip nasıl göründüğüne bakıyorlar. Laurant burada devreye giriyor. Storyboard u ya da senaryoyu alıp ondan acayip dövüşlü, vurdulu kırdılı animasyonlar üretmiş. Bunları Matrix1, matrix2, the island gibi çok büyük filmler için yapmış. "Watchovski kardeşler ne istediklerini saniyesi saniyesine biliyorlardı" diyor. O yüzden çok fazla hareket tasarlamamış. Ama Mission Impossible da çok özgürmüş. Tüm aksiyonu dövüşleri, patlama çatlamaları tasarlamış. Sonra göndermiş, aynısını çekmişler. Daha izlememiş bile. Benden taş çatlasa 3-5 yaş büyük bi küçük adam.
Sonra bana şu an üzerlerinde çalıştıkları projeyi gösterdi. Daha yayınlanmamış bir film. Yuh dedim. Fantastik aksiyon ve dövüş sahneleri var. Adam da çok iyi yapmış bu işi. Adı Jumper. Acayipti. Sonra ilk disclosure formumu imzaladım.
İkincisi:
Eve geldim. Çok yorgundum ve çok uykum vardı. Uyumaya başladım saat 2. Telefon çaldı. Açtım. Adam Amerikada Kalifornia da bir film şirketinde producer. Bana dedi ki bir kısa animasyon filmi projem var. İnternette filmini izledim. Filmi ucuz olsun diye Çindeki animasyon evlerinden birinde yaptırıcam. Animasyon yönetmeni olur musun??? Yuuuuh dedim. Yani ben öğrenciydim daha dün. Bi 3-5 sene içinde olmak istediğim yer bu benim. Ama yani daha küçüğüm çok. 6 haftalığına Çin'e gidicekmişim, filmi yönetip gelicekmişim. Tüm masraflarımı karşılicak vs... Ya inanılmaz bir teklif bu. Ama yapamam ki. Yani gitsem yaparım ama buradaki işlerim yürümez o zaman. Ama yani çok heyecan verici. Yani şu halimle gidip film falan yönetebilirmişim. İnanamıyorum hala. Keşke daha rahat şartlar altında olsaydım. O zaman hiç düşünmeden giderdim. Çin'i de çok merak ediyorum zaten. Acayip bi deneyim olurdu. Sanırım adam öğrenci olduğumu falan bilmiyor. Ya da belki biliyodur. Yine de gururum okşandı baya, kendime güvenim geldi yerine. Sonra Disclosure formunu yolladı. İmzalayınca bana concept art ı ve senaryoyu göndericek. Ama bu süreç içinde bu işi legal sebeplerden yapamicamı söylemem lazım. Iyyy. Yaaaaa. Ne güzel fırsattı. Aaaah ah...
Monday, May 08, 2006
Daha da çok şey oldu
Saturday, April 29, 2006
"Funny shit man... Really funny shit!"
Steve Hunter bu adam. Pixar'ın supervisor animatörlerinden biri. Incredibles'ta animation director lerden birisiydi. Dünyanın en iyi 20 30 animatöründen biridir heralde. Bıdık gibi bi adam. Devamlı hareket halinde, hafif tombik, kafası kel ama bi tutam saç tam ortadan çıkıyor huni gibi. Sırtçantasını alıp iş aramaya nasıl Amerika'ya gittiğini anlattı. Bir kısmımızla konuştu. Sınıfın zıpırı ondan kritik almayı başardı. Sonra gitti.
Cok yorgun oldugumdan yazamadım bugun. Ama cok sey oldu arada.
Monday, April 24, 2006
Felekten bir gün
Ve sonra birisi çağırdı beni. Dışarı bir çıktım ki.
Ve sonraaa.
Öheee. Bana bunu almışlar. Küçük gitar. En az büyüğü kadar ses çıkarıyo. Sapık bişey. Çok rahat. Üstelik küçücük. Yani tam sırtçantasına tak, istediğin yere git, çal çalabildiğin kadar... Çalması çok zevkli.
Resimde gördüğünüz sapıklarla biraz takıldım. Sonra odama gittim ve gitarı kurcalamaya başladım.
Çok şanslı bir insanım bea. Nası oldu bu şeyler. Mahcup oldum acayip. Çok sevindim. Artık geceleri çalıp söylemeye devam. Heyooo.
PS: Merak etmeyi yarın traş olucam.
Sunday, April 23, 2006
Çekirdek ve Zaman
Çekirdeğin ne kadar süreceğini hesaplamak kolay değildir. Temel formülü kullanırız:
Çekirdek Miktarı = t(zaman) X Yiyici Hırsı . (Bunun yanında çekirdeğin yiyici ağzına olan uzaklığının da etkili olduğuna tanık olmuşumdur.) Formülü iyi uygularsanız her zaman kazanırsınız. Örneğin dolmuş bi avuç çekirdek sonra gelebilir ya da parka ulaştıktan sonra güneş batana kadar bir cep çekirdek zamanımız olucak.
Dün birisi plastik bir kap içinde çitlenmiş çekirdek aldı. Zaman kavramımde derin hasarlar oluştu. Önce inceledim. Çitlenmiş, sadece çekirdeğin içi olan bir kutu düşünün. Üstelik tahminlerime göre insan tarafından çitlenmemiş (hiç salya yoktu). Ben hemen (Nike ın falan 3. dünya ülkelerinde yaptığı gibi) bir firmanın fakir insanları alıp kitleler halinde çekirdekleri çitleyip içlerini yememe işkencesine tabi tuttuğunu varsaydım. Kendim denemişliğim var. 15 kadar olunca dayanamayıp hepsini yedim. Zor iştir. Ya da küçük bir psikopat yaratık üretip, genetik teknolojiyle salyalarını aldırıp elektrikle eğiterek çekirdekleri çitleyip içlerini üretim bandına atmalarını sağladıklarını düşündüm. (Ya da endüstriyel tasarımcılar sonunda çekirdek çitleme makinesi üretmiş olabilirler mi? Ama bu çok düşük ihtimal.)
İlk avucumu hap diye yuttuktan sonra arkadaşımda dehşetle dönüp "az önce yarım saatlik çekirdek yedim" dedim. Hiçbişey anlamadılar tabi.
Thursday, April 13, 2006
Worst Person Shooter
Bu oyunların müptelası olan bir adam uzun süre oynamış ve çok güçlü bir karakter yaratmış. Bu süre içerisinde de diğer oyuncularla sosyal bir bağ kurmuş. Diğer oyuncular bu adamı seviyorlar. Sonra adam oyunu bırakacağını açıklamış. Oyun dünyasında da karakterinin ölmesi anlamına geliyor bu. Bunu duyan sevenleri ona veda etmek için biraraya geliyorlardı internetten izlediğim videoda. Third person Shooter tarzı bir oyun bu. Yani üçüncü kişi gözünden bakış, yani oyuncunuzun arkasındaki bir kameradan olan bitenleri izliyorsunuz, oyuncunuz dönünce kameranız da dönüyor vs... İzlediğim video oyundan direk olarak kaydedilmiş. Oyuncu koşarak bir göl kenarına ulaştı. Burada yaklaşık 50 60 kadar başka karakter sıraya girmişti. Oyunu terkeden adama veda etmek için ve iyi dileklerini sunmak için. Oyuncu da sıraya girdi.
Oyunun müptelası olan adam ve güçlü karakteri tam da bu sırada delirdiler. Beraberce oradaki 50 ye yakın kişiyi katlettiler.
Birden ortalık büyülerle ve ateşlerle falan doldu. Bazıları kaçmaya çalıştı. Oyunun müptelası olan psikopat bunları bizzat kovalayarak bir bir öldürdü. (Oyunda ölünce bir takım özellikleri kaybediyorsun ve baştan başlıyorsun)
Buradan çıkardığım ders insanın özünün kötü olduğu. Sosyal bir yapı içinde eğer baskı yapacak bir öğe yoksa insanın iç yüzü hızla ortaya çıkıyor. Bu oyunda diğerlerine zarar vermek kötü birşey sayılmıyor. Gerçek dünyadaki kanunlar, dinler ya da sosyal ahlak bulunmamakta. O zaman herşeyden özgür ve bağımsız olmak mümkün. Bu özgür ortamda insan davranış biçimi de böyle.
Yani birini öldürdüğünüzde din "cehenneme gideceksin" demediği ya da polis bizi hapise atmadığı sürece hiçbir suçluluk ya da acı çekmiyoruz. Bu durumda ben gerçekten hastalıklı ruhu olan özgür insanoğluna karşı dini ya da kanunları tercih ediyorum diyebilirim. Bu şeylere hep biraz uzaktan ve tiksintiyle baktım. Dogma ya da monarşiyi sevmiyorum, diktatörlerden haz etmem. Ama şimdi düşünüyorum da insan, kafasına vurulmadıkça sapıtıyor galiba. Tam emin değilim. Örneğin Hitlerin nasıl bir gerekliliği vardı bilemiyorum. Ama bişiyler var yani orda.
Tuesday, April 11, 2006
TV
Ve sonra bomba soru geldi : "Kocanız ve Sanem Çeliğin gazetede yayınlanan şu fotoğrafları hakkında ne düşünüyorsunuz?"
Ben kapattım.
Bu kadının şu halini izlemenin o ana kadar ne kadar canımı yaktığını düşündüm. Sonra şu soruyu yanıtlamasını dinlemeye dayanamayacağımı anladım. Bu işkenceden korkunç zevk alan insan yaratığına olan yabancılığım biraz daha arttı.
Sanırım ana haber bültenini izlicem artık sadece.
Thursday, April 06, 2006
Render Sakalı
Tam da tahmin ettiğim gibi birsürü insan gerçekten çok korkunç ve gereksiz ayarlar yaptı. Bu render tarlasını kitlediler. O zaman sınıftaki bilgisayarları gece kullanmak daha akıllıca birşey haline geldi. Ben de bunu yaptım. Ama bunun için de sınıfta kalıp onları yönetmek gerekiyor. Bir bilgisayarın işi bitince yenisini vermek gerekiyor. Başlarında durup onları tokatlamak gerekiyor. Bir yandan da eksikleri tamamlayabiliyorum. Bu süre içinde diğer uykusuz insanlarla karşılaşmak mümkün geceleri. Hatta onlara takılıp, uzun aralar da verilebiliyor.
Bir süredir o yüzden hiçbişey yazamadım. Sonra dün bu baharın ilk akşamüstü gezintisini yaptım. Hava sıcak değildi. Ama çok soğuk da değildi. Yürüdükçe çekilebilir. Ama durunca üşür insan. O yüzden yürüdüm devamlı. Sevdiğim yerlere gittim, ormanın derinliklerine. Sevdiğim saatler yakındı. Güneş batıyordu. Kuşlar ötüyordu. Herşey süperdi. Sonra bir ara gölgemi gördüm. Boyumu çok çok geçmişti.
İlkokula giderken arka mahallede bir mezarlık vardı. Süper bir yerdi burası. Ağaçlar ve çalılarla çevrili. Yerlerde hep papatyalar açar. Her zaman serindir. Eski bir mezarlıktı. Mezar taşlarının üstündeki yazıları okuyamazdım. Roma rakamları gibi şeyler yazıyordu. Zaten taşlar yerle bir olmuştu. Çoğu dağılmıştı. Ama ölü insanların toprağa kattığı hayattan mıdır nedir, orası öyle yeşildi ki. Çimler mükemmeldi ve herşey çok doğaldı. Çok güzel kokardı. Çamur ve çimen. Evden uzaktı. BMX imle(hastasıydım) 10-15 dakkada orada olabilirdim. Mezarlığın derinliklerinde bir tane çok kocaman ağaç vardı. Bu ağaç eskiden oradaki en büyük ağaçmıştı heralde. Sağından solundan birsürü başka ağaçlar çıkıyordu. Ama ortasında olması gereken en kocaman yer yanmıştı. Yıldırım düştüğünü söylemişlerdi. Neyse orası boştu. Ağaç kendisi büyülüydü.
Oradaki çocuklarla oynarken eve geç kalmıştım. Bir anda bir baktım gece olmuş. Sokak lambaları yanmış. İçimden bir ses "boku yedin" diyordu. Neyse bastım eve geldim. Tabii ki çok geç kalmıştım. Annem acayip kızdı. Çok merak etmiş doğal olarak. Özür diledim, zamanın nası geçtiğini anlayamamıştım ve ne zaman geri dönmem gerektiğini kestiremiyordum. Saatim yoktu. O zaman annem dedi ki eğer gölgen boyunu geçmişse geç kalmışsındır.
Ondan sonra bu benim zaman ölçme aracım oldu. Oynarken oynarken hep bir gözüm gölgemde oluyordu. Boyuma yaklaştığı zaman huzursuzlanıp endişeleniyordum. Ama tam olarak ölçemiyordum ki. Bazen acayip tırsıyordum. "Geçti galiba sıçtık" diye eve koşuyordum ama geç kalmamış oluyordum. Böylece oyundan 15-20 dakka kaçmış oluyordu. Sonunda toprağa ayaklarımın olduğu yere çizgi çizdim. Sonra gölgemin ucuna taş koydum. Sonra yatıp boyumla kıyasladım. Artık mükemmel bir şekilde ölçebiliyordum. Eve hep zamanında geliyordum. Heyoo.
Neyse sevdiğim yerlerde yürürken gölgemi görünce aklıma bunlar geldi. Gölgem boyumun iki üç katıydı nerdeyse. Eve dönme zamanı mıydı yoksa. Sonra hayatta en sevdiğim saatlerin güneşin gittiği ama ortalığın hala aydınlık olduğu saatler olduğunu hatırladım. O zaman bu tür çağrışımlar kurmanın saçma olduğunu farkettim. Bu hiçbişey demek değil. Yine de hatırlamak güzel.
Monday, March 27, 2006
Tuğhan
Sonra konuştuk. Karakterlere strech-squash nasıl veririz diye tartıştık. Kemikleri scale etmek çözüm müydü? Yoksa anatomiye zarar verip inandırıcılığı azaltıyor muydu? Ama daha çok ağırlık hissiyatı yaratabiliyorduk bazen. Üzerinde uğraştığı fare üzerinde denedik. Ben de o zamanlar küpten bir adamla uğraşıyordum. O kemikleri scale etti. Ben de başka şeyler denedim. Birbirimize gönderdik. Faresi bir settle down animasyonu yapıyordu. Strech sırasında kemikler falan esniyordu. Güzel oluyordu. Ben de adamımı zıplattım, inişte kemikleri birbirine yaklaştırdım. Ama çok mu fazla olmuştu? Beğendik, beğenmedik ama güzeldi animasyondan konuşmak ... "Sen şunu nası yapıyosun" diye heyecanla sormak... Cevabı sabırsızlıkla beklemek... Tanışma fırsatımız olmadı. Ama birbirimizi tanıdık biz öyle...
Tuğhan (MOUSE) Arslan bu sabah dünyaya veda etmiş. İnternet sitesinin guestbook kısmında bir gün önce s.gürgün'ün mesajı var "yeni animasyonları izledim süper olmuş diye". bir sonraki mesaj da "seni unutmayacağız". Durup düşünmek lazım. Gerçekten unutmayacağız. Bir iki haftadır hep aklımın bir köşesindeydi. Yaptığım şeyleri bir göndereyim bakalım ne diyecek diye. Ne diyim. Başımız sağ olsun.
Sunday, March 26, 2006
Niyaygara
Niagara da almış tabi bundan nasibini. Şelale çok hoş. Turizm şelaleyi temel almış sanırım. Ama biraz sapıtmış ondan sonra. Örneğin şöyle şeyler var:
Yok hayaletli evler, yok drakula evi, saçma sapan eğlence mekanları... Ve deee Casinolar. Şelalelerin hemen yanında koskocaman birsürü otel ve casino bulunuyor. Orası bir kumar cenneti. Ucuz yemek, ucuz otel, sınırsız kumar... Birkaç tane "çocuklardan kurtulma merkezi" bulunmakta. Çocuğu olanlar oraya göndererek psikopata bağlayarak kumar oynayabiliyorlar. Bunları görünce eskiden kumarın legal olduğu zamanlarda Antalya Ofo otele "tek kollu canavarlarla" oynamaya giden tanıdıklarımız geldi. Çocuklarını Ofonun "kreş" ine bıraktıklarını hatırladım. Bize gelen bilgilere göre oradaki diğer çocukların gözlerinin altı mor mormuş. Bu psikopat ortamı ve çocukları anlatan bir çizgi film yapmak istedim şimdi.
Birkaç tane gerzek otobüsten kumarhanede indiler. Geri dönerken de kumarhaneden bindiler. (Şaka yapmıyorum.) Bense bir süre şelaleyi ve çevreyi izledikten sonra bu salak mekanların neden buraya konuşlandığını yavaş yavaş anlamaya başladım. İşte bu yüzden:
Evet. Burası bok gibi soğuk. İnsan içerilere kaçmak istiyor. İçeri kaçmak isteyen insanların para harcayabilmesini sağlayabilmek için kumarhaneler yapmışlar. Bir süre sonra da kumarhaneler ve eğlence merkezleri şelaleleri sollamış. Küçük bi şelalenin yanında 100 tane kocaman eğlence merkezi var.
Ben bunlara bakıp umarım Torosları falan kimse keşfetmez dedim.
Friday, March 17, 2006
Hintlilere "Nah" Yapmayı Öğrettim
Önce basitçe nah yaptım. Meraklı gözlerle uzun süre baktılar. Alışkın değildim. Herhangi bir arkadaşıma nah yaptığımda algıladığı an gözlerini kaçırır. Hatta ArdaYaman ve Fıratla ya da Umutla oynadığımız oyunlardan biridir bu. Bir şekilde naha bakan kaybeder, baktıran kazanır. ArdaYaman bu konuda çok yaratıcıydı. Örneğin hani bazen gözü dalar ya insanın, bir yere bakakalır, öyle bir durumda görüş alanınız içine hafif bulanık bir nah yavaşça girer. Tamamen girdikten sonra açısını iyice ayarlayarak başparmağı tam irise odaklar. Bazen bir naylon poşetin içinde, bazen çevirilmemiş bir test kitabı sayfasının arkasında sürpriz nahlarla karşılaşabiliriz.
Neyse uzun süre incelediler. Ben de başlarda ürkektim. Baktım kimse anlamıyo. Gerine gerine nah yaptım. Pis pis güldüğüm için "nooluyo bu ne" gibisinden sorular sordular. Bir süre daha yaptım ve sonra yavaş yavaş anlattım. Konuşmamın sonunda tüm devinimiyle yapabiliyorlardı. Hatta şaklatmayı bile başardılar. Sanırım Hintliler doğuştan yatkın.
Yani en son bunu da yapmış bulunmaktayım. Neden insanlar yeni tanıştıkları yabancı ülke insanlarına hemen küfürleri öğretmeye çalışıyor hala anlamıyorum. Ya da mesela papağanım olsa o da küfrederdi heralde. Çok komik geliyo çünkü küfreden bi hayvan kavramı bana. Sanırım içgüdüsel birşey.
Bu arada "Türki" de Hintçede cinsel sapık anlamına geliyormuş. Hadi bakalım.
Monday, March 13, 2006
Çin Yemeği
Dünyada 1.4 milyar Çinli var. Dünyanın neredeyse 4 te biri Çinli. Bu kadar fazla insanın aynı yörede beslenebilmesi için değişik yöntemler geliştirmelerini bekliyordum zaten. Bu kadar fazla üreyebilmelerinin sebeplerinden biri beslenme imkanı bulabilmeleri. Biraz küçük kalmışlar gerçi. Ama olur o kadar.
Yemek çeşitliliğinde kurban olmamak için bir takım önlemler geliştirdim. Örneğin birkaç çok önemli kuralım var. Hareket eden ya da hala canlı olan şeyleri prensip olarak yemiyorum. Mutlaka bir süre önce ölmüş olmalı, mümkünse pişmiş olmalı. Bir diğer kural ise akışkanlığı düşük sıvılar içinde yüzen şeylere temkinli yaklaşmak. Kokuları da hissedebilmek önemli. Yemeklerin üzerinde isimleri yazıyor. Ama çok faydalı olduğunu söyleyemiyeceğim. Tavuk yazan şeydeki tavuk tadı çok derinlerde gizli.
Çinliler etleri hamur ya da undan topların içinde pişirerek yemeyi çok seviyorlar. Tavuk balık ve kırmızı eti ayrı ayrı şekillerde aynı bulamaça bulayıp kızartmışlar. Yanlız bunları yerken birbirlerinden çok farklı olmadıklarını algılıyorsunuz. Sanki içindeki etler aynı gibi. Çinlilerin bu etleri bu kadar ucuza getirebiliyor olmaları ve birçok farklı tadı sanki aynıymış gibi yakalayabiliyor olmalarından yola çıkarak yeni bir yaratık ürettiklerini düşünüyorum. Bu hayvan hızla üreyebiliyor. Akvaryumlarda yaşıyor. Yüzebiliyor, kanatları var ama uçamıyor. Penguen gibi yani. Fikrimce kuyruğunda balık tadı var, kanatları tavuk kanadı tadında. Göğsü ise bir tavuk budundan oluşuyor. Çinliler bu hayvandan çokca üretmişler ve tüm nüfuslarını bu hayvanı pişirerek doyurabiliyorlar. Aynı hayvan olduğunu anlamamamız için hamurdan topların içerisinde pişiriyorlar.

Çinlilerin de börekleri var. Ama böreklerin içini yosunlarla dolduruyorlar. Ya da ona benzeyen uzun ince makarna gibi bitkilerle. Bu bitkilerin pişirildiğini sanmıyorum. Koparmak için bir hayli çaba sarfetmeniz gerekiyor çünkü bitkiler hala canlılar. Bazı yerleri yeşil ama çoğu beyaz. Yine de böreği ısırdıktan sonra yosunları ısırıp koparmadan yandakine dönüp ağızdan sarkan yosunlarla "Öğğğğağaaga" demeye çalışınca gerçekten çok komik görünüyor.
Diğer komik görünen şeylerden birisi de jöle. Ben hiç yememiştim. Çin yemeği de değil. Ama turuncu, şeffaf ve bıngıl bıngıldı. Aldım yarım saat falan oynadım. Sonra yedim. Ağzın içini tamamen doldurma duygusu var. Değişik birşey.
Her yediğim şeyde Çinli arkadaşlarımdan malumat aldım. "Bu ne? Bu ne?" diye sora sora eğlenceli bir yemek yedim.

Thursday, March 09, 2006
Futurama
Yanlışlıkla 1000 yıl geleceğe giden Fry o zamanlarda yaşayan bir akrabası olduğunu öğreniyor. Onu aramak için yola çıkıyor. Telefon açmak istiyor. Bir kabin görüyor. İnsanlar sıra olmuş. O da sıraya giriyor. Bir süre sonra kabinin önünde "Suicide Booth" yazdığını görüyoruz (intihar kabini). Zaten giren de çıkmıyor. Fry yavaşça yaklaşıyor içeri bakarken arkasındaki Bender (Robot) "hadisene kardeşim" tadında bunu ittiriyor. Beraber içeri giriyorlar. Kabin "Nasıl ölmek istersiniz?" diye soruyor. İki seçenek var hızlı ve acısız, yavaş ve çok acılı. Fry "benim bir akrabam var onu aramak istiyorum" gibi bişeyler sayıklarken Bender "yavaş ve çok acılı" düğmesine basıyor. Devamını anlatmicam.
Bu bana o kadar yaratıcı geldi ki. Fena halde güldüm ama bir yandan da etkilendim. Abartının ve taşlamanın son noktası gibi. Birşeylere acayip bir tepkisi var bu esprinin ama öyle bir sunmuş ki kendisini insanın gülesi geliyor. Korkası geliyor. Düşünesi geliyor. Gelecekte herşey öyle çok birbirine girmiş ki insanlar intihar etmeyi telefon açmak gibi görebiliyorlar. İnsanlar hep sevmedikleri işlerde çalışıyorlar. Herkes mutsuz. Hepsi de kabullenmiş bunu. Öyle yaşıyorlar. Canları sıkılınca bozuklukları atıp kabine gidiyorlar.
Sunday, February 26, 2006
Japon Rüyası
Koei bir büyük Japon bilgisayar oyunu firması. Birkaç başarıdan sonra dünya çevresinde şubeler açmaya başlamış. Karşımdaki sevimli çift bu şubelerden biri. Sen kalk karı koca Japonya'dan dilini bile bilmediğin bir ülkeye gel ve orada küçük krallığını inşa etmeye başla... Olacak iş mi...
Japon rüyası böyle birşey. Bir çift Japon yeni ülkeye ayak basıyorlar. Orada kurallar farklı, diller ve adetler farklı. Japonlar çalışmaya başlıyor. Bütün zorlukları aşana dek çalışıyorlar. Japonya'daki merkezlerinin de destekleriyle 30 dan fazla çalışanı olan büyük bir firmaya dönüşüyorlar. Çok büyük bir on-line oyun sistemi geliştiriyorlar. Birçok teknik sorunu çözüyorlar ve bu sene tamamen kendi tasarımları olan oyunlarını geliştirmeye başlıyorlar.
Bu insanlar bütün işleri kendileri yapıyorlar. Adam her türlü görsel ve kavramsal tasarımı yapıyor. Fikirleri üretiyor, mühendislerin çözüm bulmalarına yardımcı oluyor. İnsanları işe alıyor, pazarlama, reklam herşeyi bu adam yapıyor. Üstüne üstlük gelmiş bizim gibi gereksiz insanlara neler yaptıklarını anlatmaya çalışıyor. Treni kaçırdıkları için özür bile diliyor. Ve hatta hala trenle gelip gidiyor.
Şirkette bir karar verirlerken hep beraber tartıştıklarını söylüypr. İlgisi olmayan adamların bile fikirleri dinleniyor. Hatta bu adamlar verilen kararın doğruluğuna ikna ediliyor. İkna olmazlarsa orta bir yol bulunuyor. Mühendisler grafiklere karışıyor, animatörler program koduna yardım ediyor. Bir Amerikan şirketinde bu tür şeyler hiç tartışılmaz. Kararları bir ya da iki kişi verir. Herkes işini yapar, parasını alır, çeker gider. Bu adamlar 30 kişiyle birden bir fikir birliğine varmayı başarıyorlar. Kimse parasını alıp gitmek peşinde değil. Gerçekten yardım etmek istiyorlar. İşi sahiplenip, aktif rol alıyorlar, sonuna kadar takip ediyorlar ve bittiğini görüyorlar. Mesela bir sorun çıktığında ya da proje başarısız olduğunda Amerikalılar suçu birbirlerinin üstüne atarak kurtulmaya çalışıyorlar. Hatta çalışanlar işin başırısız olmasından memnun bile olabilirler. Birilerinin başarısız olması bu adamların yolunu açıyor çünkü. Baştaki adam para kaybedip üzülüyor. Japonlar ise hep beraber üzülüyorlar. Baştaki adam ise çalışanlarını üzdüğü için harakiri falan yapıyor.
Japonyadaki merkezlerine inanılmaz bir saygıları var. Yaptıkları her şeyi, tüm gelişmeleri oraya gönderiyorlar ve onay bekliyorlar. Kendi kendilerine yetebilseler bile her zaman merkezleri ile iletişim içindeler, en küçük detayı bile danışıyorlar. Merkez bunları takdir ettiğinde çok seviniyorlar. Merkezlerine layık olmak için ellerinden geleni yapıyorlar, gece 12 lere kadar çalışıyorlar. Amerikalı bir şirket şubesi eğer kendi kendine yetebileceğini hissederse (yetemese bile) direk ayrılıp merkezine kafa tutar, rakip olur. İşleri sadece şirketleri parçalayıp birleştirip bundan bir takım paralar kazanmak olan adamlar var.
Amerikalıların motivasyonunu anlayabiliyorum:Para. Kolay. Ama Japonları anlayamıyorum. Bu adamlar çok mutlu. Deli gibi çalışıyorlar. İmkansızlıkların içinden krallıklar kuruyorlar. Hiçbir pişmanlık duymuyorlar, emekli olmuyorlar, devamlı bir üretim bir yenilik peşindeler ve herşeyi merkezlerine bildiriyorlar. Başarısız olunca merkezin yüzünü kara çıkardıkları için üzülüyorlar, para kaybettikleri için değil. Ve bütün bunlara rağmen rekabetin herşeyi ezen dünyasında ayakta kalmayı başarıyorlar. Nerden geliyor bu inanç ve güç?
Saygı duydum...
Monday, February 20, 2006
Pink Martini
Pink Martini birsürü kültürden ve altyapıdan 10 kadar insanın (tam sayısını bilemicem) bir araya gelip oluşturdukları bir grup. Piyanist (adı Thomas Lauderdale) tıknaz, sapsarı diken diken saçları ve yusyuvarlak gözlüğü olan bir adam. Bu haliyle civcive benzediğini düşünüyorum. Güzel müzik yapıyor. Grubun en ünlü şarkısını da o bestelemiş.
Bu şarkıyla ilgili çelişkilerim var. Fransız bir şairin şiiriymiş. Şarkının sözleri şöyle:
Çalışmak istemiyorum
Yemek yemek istemiyorum
Unutmak istiyorum
Sigara içmek istiyorum
Bir süredir bu tarz yaklaşımları takip etmekteyim. Ukala, kendini beğenmiş, tembel ama etkileyici insan türü. Bu konuda karmaşık duygularım var. Ben de çözemedim. O yüzden yorum yapmicam.
China Forbes, grupta şarkı söyleyen kadın. Yazdığı şarkıların çoğu birtakım partilerde tanıştığı birtakım adamların telefon numarasını almaları ve sonra aramamalarıyla ilgili. Yani ne yalan söyliyim çok da güzel bir kadın değil bu China. Sempatik belki. Ben içkinin etkisiyle adamların biraz daha atılgan olabildiklerini görmüş bir insan olarak çok şaşırmadım bu duruma. Ama arasalarmış o güzel şarkılar olmayacakmış belki de. Zaten belki bu kız çok güzel olsaydı şarkı yazmazdı. Ya da çok güzel ve çok güzel şarkı yazıyor olsaydı, ne biliym mutsuz falan olurdu. Ya da huysuz. Ya da ukala. Doğa bir yolunu buluyor.
Borazan (ya da herneyse) çalan tüm adamlar bu kadar karizmatik olmak zorunda mı? Stingin trumpetçisi de çok yakışıklı ve karizmatik bir adamdı. Borazan da gerçekten çok anlatımcı birşey. Fena halde ses derinliği ve ses genişliği var. Ayrıca akustik wahwah ya da diğer efektler çok güzel çalışıyor. İnsan nefesinin ürettiği ses başka oluyor. Gerçi adamlar gayet rahattılar. Yanlış çaldıkları yerlerde yeniden başlıyorlar. Piyanist ve borazancı yaptılar bunu. Biraz şaşırdım. Mesela Mehmet Okonşar ya da Gülsin Onay dinlerken hata yapıcaklar mı acaba diye düşünemezdim bile. En hızlı en zor parçalarda bile notaları buldozer gibi eziyor bu insanlar. Belki kültürsel farklılıktandır. Zaten kültürel farklılık hat safhada. Yani bu grubun içinde olmayan ülke yok. Japonundan fransızına, italyanından latin amerikalısına hepsinden mevcut. Geyşa için yazılmış şarkıdan sonra Rusyada geçen şarkı çaldılar. Yine iyi tutturmuşlar bence. Bence bu insanların hepsinin birleşip bütünlüklü bir müzik üretmeleri gerçekten zormuş. Başarmışlar bir ölçüde.
Monday, February 13, 2006
İçimdeki Eric Cartman
Sınıftaki adamlardan biri istediği sonuçları alamıyordu. Benden yardım istedi. Dedim ki benim yaptığım sisteme bak. Oradan kendine uyarla. Sana göstereyim ne nasıl çalışıyor. Biraz gösterdim. Ama adam başka birşey istiyor. Kendisi çok tembel olduğu için benim alternatif birşeyleri araştırıp, sorunu çözüp ona öğretmemi istedi. Ben de işim gücüm var kardeşim senle mi uğraşcam dedim doğal olarak. Öyle kapandı.
Sonra adam gidip öğrenci işleriyle falan konuşmuş ve benim özel öğretmeni olmamı istedi. Bu durumda saat başına bana para vericekler. Adam okula 2 para vericek okul bana 1 para vericek. Bu adam fakir bu arada. Sonra ben bir düşüniym dedim.
Yani bu mudur? İnsan arkadaşına bunu yapar mı? Hiç hayatımda yapmadığım şey. Bizde birinin yardıma ihtiyacı oldu mu herkez seferber olur. Maketin düğmesi mi yetişmedi, alırız elimize zımparayı... Ama insanlar tembellik yapacaklarsa yardım istemezler. Çabalayıp da zamana sıkışmışsan istersin yardım. Arkadaşın çalışırken sen yaymazsın. Bizde herşey ortaktır. Kartonlar, boyalar, makas (Özge sağolsun 2 yıl makasını kullanmışımdır) ve hatta 1. ve 2. sınıflarda zaman da ortaktı. Beraber uyuyup büyüdük stüdyolarda. Şimdi ilk defa bu adam para vererek ona öğretmenlik yapmamı istiyor. Hakaret gibi bişey. Ama adama da demedim biz böyle yetişmedik diye. Baktım burda işler böyle yürüyor. Hintli de dedi ki ilerde çok işine yarar, bir takım legal avantajları var. Ama dedim ki bizde böyle yürümez işler. O da dedi ki "bizde de böyle yürümez, ama bunlar gavur. sen ben birbirimizi kollarız. ama bunların tuzu kuru". Kabul ettim. Haftada bir iki saat. İşlerimi aksatmicak şekilde...
Ama yani kendimi Eric Cartman gibi hissetmedim değil. Hayatta da olamam ya...
Friday, February 10, 2006
Zihinsel Işık ve Uyuyan köpek
Neyse seminer başladı. Köpek çantanın sapını kemiriyordu. Mental Ray kullanmak biraz riskli. Gerçekçilik olarak aşmış; ışıkların yansımalarını, kırılmalarını, renk kanamalarını (color bleeding) ya da yumuşak ışıkları, duvardan zıplayan ışığın obje üstündeki etkilerini vs... cillop gibi hesaplıyor. Ama detay seviyesini ayarlamak çok önemli. Belli bir değerin üzerinde ekranda hep aynı sonuçları alıyoruz. Köpek çantayı kemirmekten yoruldu. Ama atari o değerin artmasıyla daha da çok işlem yapmaya çalışıyor. Mesela ışığı somuran bir yüzey varsa eğer atari zorlanmıyor. Ama o yüzeyi unuttuysak atari ışığın sonsuza gittiğini sanarak onu takip ediyor ve aklı yoruluyor. Köpeğin uykusu geldi. Sanırım uyuyacak. Buna benzer bir takım püf noktalar var.
Katman katman boyamak gibi birşey vardır ya. Yeni Mental ray bu konuda aşmış. Bilmediğim şeyler de öğrendim, örneğin occlusion katmanı boyatırken final gather noktalarının max displacement ı tüm ekranın 10 da biri kadar olmalıymış. Köpek horluyor. O kadar küçük köpekten bu kadar horultu nasıl çıkıyor anlamadım. Adam birşeyi denemek için rendera basıyor ve bir sessizlik oluyor. Bekliyoruz atari boyasın... Ve küçük köpek horultusundan başka ses kalmıyor. Şimdi rüya görüyor. Kolları bacakları istemsizce hareket ediyor. Kasılıp gevşiyor. Sınıfın ışıklandırma ve compositing manyağı çok zekice bir soru soruyor: final gather ve G.I. aynı anda kullanılacaksa hangisine abanılmalı. Final gatherın atarinin beynini çok yediğini söylüyor adam. "Sonuçlar birbirine yakınsa G.I. a abanın." Köpek kabus görüyor. Tekmeler atıyor. Arkalardan birileri aptalca bir soru soruyor. Sorular zekice olmayınca çok sıkılıyorum. Hemen hayal falan kurmaya başlıyorum. Zaman kaybetmemek lazım. Adam da sallıyor zaten, aç kitabı oku gibisinden.
Biliyorum ki arkamda oturan zavallılar bu renderları görünce "ehehe abi ne güzel render abi ben de açiym final gather'ı, G.I. yı" diyecekler. Ve biliyorum ki bu adamlar o düğmelere basınca alacakları sonucun güzel olacağını sanacaklar. Hatta parametreleri ayarlamak için saatlerce uğraşacaklar ama istedikleri gibi olmayınca yine parametrelerin suçu olacak. Ve eminim bazıları bugün perdede gördükleri şeylerden gaza gelip 10 dakikada bir frame hesaplayan gerzekçe ayarlar yapacaklar birşeyler yetişmeyecek vs... Köpek uyandı galiba. Bütün gösteri boyunca havlamadı çok ilginç.
Saturday, February 04, 2006
Dehşet

Şimdi ben bu ayakkabıyı her gördüğümde bir irkiliyorum. Niye irkildiğimi bilmiyordum ama bir tedirginlik, bir endişe kaplıyor beni. İstemsiz birşey. Birisi bu ayakkabılarla bana yaklaşıyorsa içgüdüsel olarak yolumu değiştiriyorum ve en önemlisi bu ayakkabılara dik dik bakıyorum.
Geçen gün neden olduğunu keşfettim yurtta. Tek bir korkum var. O da şöyle birşey:

Karşıdan gelen kız tam benim çenemin altından kafama doğru bir tekme atarsa olacaklardan korkuyormuşum. Bilinçaltım şu ayakkabıyı görünce direk yaşama içgüdülerimi devreye sokuyor. Her an saldırıcak olan ayakkabıyı dikkatle takip ediyorum. Ondan uzaklaşmaya çalışıyorum. Korkuyorum. Heralde tedirginlik te o yüzden oluyor. Ama yani kız bir tekme atsa olur bu. Korkmakta haksız değilim.
Thursday, February 02, 2006
Allahın belası limon
Sol üst çene azı dişlerinde. Çıkmıyor. Saatlerce dilimle ittirmeye çalıştım. Sonra elimi ağzımın içine sokarak tutmaya çalıştım. Allahın belası tutulmuyor. Kayıyor. Arkadaşlardan biri diş ipi verdi. Ama o kadar gerilerde ki diş ipini oraya götürtmek imkansız. Birkaç kere oralara ulaştı ama çok geride olduğundan diş ipi dudaklarımın kenarlarını kesiyor.
Sonra biraz durdum. Sakinleşmem gerekiyordu. İçimden birses "onu affet" dedi. Bırak orada yaşasın. Beraber uyum ve huzurla yaşayın. Ona alış. Senin bir parçan olsun bundan sonra. Hatta sevdiğin bir parçan olsun. Kulakların ya da burnun gibi. Limon parçan... Senin limon parçan. Bir süre sonra artık varlığını bile hatırlamayacağım bir yeri vücudunun. Mesela küçük dilin gibi.
Neden beraber olamayalım ki? Onun da bana verdiği bir his var. Ağzımın içinde bir değişiklik, başka bir mod var.
Ama allahın belası ordan damağıma değmeye devam ediyor. Dilimle dokunuyorum ve alay edermişçesine kendini hissettiriyor ama çıkıp gitmiyor. Eninde sonunda çıkıcak şerefsiz. Ve çıktığı zaman ben orada olucam. Dişlerim orada olucak. Öyle bi geberticem ki onu. ALLAHIN BELASI ÇIK ARTIIIIIIK. (ühühühühü)
Sunday, January 22, 2006
İnternet Düğünü
// Nikah_Memuru has just joıned the chat ***
(11:12) Damat: Hoşgeldiniz memur bey.
(11:12) Nikah_Memuru: Hoşbulduk
// Gelin_:) has just joined the chat ***
(11:13) Gelin_:): Merhabalar
(11:13) Nikah_Memuru: Arkadaşlar yüzük hazır mı?
(11:13) Damat: Evet evet herşey hazır. (yüzük “smiley”’i ) Başlayabilirsiniz. :)
(11:13) Nikah_Memuru: Evladım böyle olmuyor ama. Daha adamakıllı bir yüzük bulamadınız mı?
(11:14) Damat: Ya bulamadık, google da falan arattım ama…
(11:14) Nikah_Memuru: Neyse hadi. Şimdi biz sizin başvurunuzu inceledik. Evlenmenize engel olacak birşey bulamadık.
// Damadın_Annesi has just joined the chat ***
(11:15) Nikah_Memuru: Haydaaa.
(11:15) Damadın_Annesi: Sami nooluyor burada? :(
(11:15) Damat: Aa Anne? Nasıl geldin buraya?
(11:15) Damadın_Annesi: Kim bu kız Sami? O nasıl avatar öyle? Profilini okudum bu kızın. Bu kızdan sana hayır gelmez.
(11:15) Gelin_:): Sami neler oluyor?
(11:15) Damat: Anne lütfen…
(11:16) Gelin_:): Ben buna dayanamicam Sami.
// Gelin_:) has just left the chat ***
(11:16) Damat: Ya Ayça bi dakka…
// You have just received a NUDGE ***
(11:16) Damadın_Annesi: Bırak gitsin Sami.
(11:16) Nikah_Memuru: Kardeşim aranızda anlaşmadan başvuru yapıyosunuz, olan bize oluyor. Belediyeye gelen internet faturasının haddi hesabı yok. Aranızda anlaşın mail atın bana. Damadın Annesi de atsın.
// Nikah_Memuru has signed off ***
(11:17) Damat: Ya anne naaptın? :(
(11:17) Damadın_Annesi: Sus. Anneye öyle surat yapılmaz.
// You have just received a NUDGE ***
// Damat has just left the chat ***
(11:16) Damadın_Annesi: Sami çabuk buraya gel.
(hallac pamugu ile ortak bir geyiğin ürünüdür.)
Wednesday, January 18, 2006
Hiddet Yönetimi
Bilgisayar ve adamın araları hiç iyi değil. Ne tür sorunları olduğunu kimse soramadı. Çünkü korkuyoruz.
Genellikle geceleri oluyor. Bilgisayar yerinde vücuttaki parmak sayısından az insan kaldığı zamanlarda... Bilgisayar adamın dediği şeylerden birini yapmıyor olmalı. Ya da yaptığı birşeyleri bozuyor da olabilir. Tam kestiremedik. Ama adam çok kızıyor. Kızdığı zaman önce bağırmaya ve küfretmeye başlıyor. Sonra masaları yumrukluyor. Eğer çok kızmışsa mouse u hızlıca masaya vuruyor. Ben hep saklandığım için göremedim ama klavyeye kafa attığını söylüyorlar. Duvarları tekmelediğini görenler varmış.
Adam delirmeye başladığı zaman ben "orada yok"muşçuluk oynuyorum. Bir tür kamuflaj. Şöyle ki: Sandalyede biraz daha aşşağı doğru kaymak suretiyle önce yerden yükseklik azaltılıyor. Omuzları aşşağı doğru çekiyorsunuz. Bundan sonra hareketleri minimuma indirmek gerekiyor. Edinilen poz sesler dinene kadar saklanmalı. İkinci önemli konu ses çıkarmamak: Eller klavyede ise tuşlara yavaşça basılıyor, sanki tuşlar pamuktanmış gibi düşünmek faydalı olabilir.
Gündüzleri gayet mülayim bir adam. Sanki karıncayı bile incitmezmiş gibi görünüyor. Bazen diğer çocuklarla biraraya gelip korkularımızı paylaşıyoruz.
İlginç...
Thursday, December 08, 2005
Modern Zamanlar
Önce ağırlığımı yazdım. Lb de ne ola ki? Ben kilo biliyorum. Neyse attım; 150 lb varımdır. Sonra hangi programda koşmak istiyorsunuz dedi. Cardio yu seçtim, heralde kalple ilgilidir. Hızımı yazdım:3 . En son yaşımı ve kaç dakka koşmak istediğimi sordu. Daha ilginç sorular bekliyordum ki bant yavaştan kaymaya başladı. Güzel. Önce biraz yürüttü. Isıncakmışım. Sonra koşmaya başladık. "Ellerini şuraya koy" yazmaya başladı. Tamam koydum. Bu arada koşmaya devam ediyorum. Kalbin şu kadar hızlı atıyor dedi. İyi peki. Ellerimi bıraktım. "Yine koy ellerini" dedi. E ama yani şimdi böyle koşması da zor oluyor. "Hadi len" dedim. Koymadım ellerimi. Ondan sonra gıcıklaşmaya başladı. Yanıp sönen kalpler mi ararsınız, yoksa çizgiler var artıp azalıyolar, yanda bir yerde %3 yazıyor, o artıp azalıyor falan. Bunları izlerken baktım baya bi zaman geçmiş. Baktım çok yavaş koşturuyor. Hemen düğmeye basmaya başladım. Büyük hata. Alet gıcıklığının doruklarında. Çarptı beni hafifçe. Ben dengemi kaybederekten düşmeye başlamıştım ki aşağıda gördüğünüz mükemmel hareketle düşmemeyi başardım.

Tabi çevikliğim karşısında dehşeye düşen diğerleri... Yok yalan söylemiyeceğim. Şaban gibi göründüğümden herkes güldü. Hintli arkadaşım kendini makineden atıp yardıma geliyordu ki, iyiyim yaparaktan durdurdum onu. Sonra da "sıçarım bandına da koşusuna da" diyerekten yandaki hiçbir yere gitmeyen bisikletlere binmeye yöneldim. Yalnız makineden inince insan yürüdüğünde "git"tiği için seviniyor. Makinenin tek eğlenceli tarafı indiğinizde aslında yürüyünce konumunuzun değiştiğini hatırlamanız. Onun dışında bir olayı yok.
Aklıma Charlie Chaplin in Modern Zamanlar filmi geldi. Teknolojinin gelişmesiyle filmlere ses girmiş, ama Chaplin sesi kullanarak film yapmayı reddetmişti. Bu onun sanat anlayışıydı. (Belki de sesi çok çirkindi, herneyse). Modern Zamanlar'da Chaplin sinema sanatını yeni bir düzleme taşıyarak bozan "ses" i, teknoloji ve makine ile bağdaştırmıştı. Yemek yedirme makinesi Chaplini döverken adeta teknolojinin Chaplin'in yarattığı sanat anlayışını nasıl yokettiğini ve eli kolu bağlı (filmde gerçekten bağlıdır) olan biteni izleyen sanatçının çaresiz haykırışını hissetmiştim. Ne yazık ki hiç sesi çıkmıyordu.
Dün makineden düşerken Chaplin'in sesini duydum...
Monday, December 05, 2005
"Missed a spot"
Bugün çocuklardan biri aynı konuda uyardı beni. Şaşırdım önce. Sonra sevindim. Diller, insanlar, ülkeler, traş bıçakları değişmişti. Havalar, sular ve reklamlar çok farklıydı. Ama ben hala traş olurken bir yerleri kaçırıyordum. Hatta birileri beni uyarıyordu. O zaman dedim ki bütün bu değişen şeyler kafamı allak bullak ederken bir şekilde bazı özelliklerim aynı kalabiliyor. O zaman o kadar da kötü değil hiçbirşey. Kendime sarılmak istedim. Çocuklara da sarılmak istedim. Çok sevdiğim zamanlardan birşeyler gelmiş benimle, kalmış bende. Traş olurken çenemin altında biraz kalmış mesela. Yaşasın.
Bunları düşünürken oluşan sessizlikten insanlar rahatsız olacaktı ki, ben hep yaparım bunu dedim. Millet güldü tabi. Aman anı olarak yazdım bunu. Niyeyse.
Saturday, December 03, 2005
Zeynep; Ben Batman'im!!
Hayatımda ilk sinemaya gidişimdir bu. Antalya Saray Sineması. 1989. O zamanlar şimdiki Antalya 2000 iş merkezinin olduğu yerdeydi bu sinema. Kentin tek sinemasıydı. 9 yaşımdaydım. Annem, babam ben ve kardeşim, ailecek akşamüstü seansına, Tim Burton un Batman filmine gitmiştik. Daha önce hiç o kadar büyük bir kapalı mekan içine girmediğim için zaten salona girer girmez çok heyecanlanmıştım.
Ama izlediğim şey daha büyük devrimler yaptı beynimde. Hiç kimseden, filmden, yönetmenden, oyunculardan ya da karakterlerden, hiçbirşeyden haberim yoktu. Bunları ve sinemayı hiç bilmeden gittim oraya. 9 yaşımda, bu tür şeylerden en çok etkilenebileceğim yaşta Tim Burton dünyasına maruz kaldım. Gotik ve inanılmaz dışavurumcu mekanlar, mükemmel çizilmiş karakterler ve öykü... Jack Nickholson... Müzikler Danny Elfman'ın. Kim Basinger... Tim Burton dünyası...
Bu filmden sonra 3 sene boyunca şu anı hayal ettim.

Zeynep ilkokulda herkesin aşık olduğu kız mıydı? Öyle bişeydi işte. Sonra Batman'in uçağına binip mahallede uçtuğumu, sonra uçakla kayalardan denize doğru süzüldüğümü, sonra evimizin tavanarasında deneyler ve acayip garip aletler yaptığım bir atölyem olduğunu ve o aletlerle apartmanlar arasında Batman gibi uçaraktan, oraya buraya ipler fırlataraktan ilerlediğimi hayal ettim. Ve sonra Batmanin arabası gibi bi araba yaptığımı, içinde birsürü yanıp sönen ışığın, göstergenin ve düğmenin olduğunu, sonra arabanın içinde gecenin karanlığında gizlendiğimi ve canavar köpekleri küçük oklar atarak püskürttüğümü ve güzel kızı kurtardığımı... Ama bütün hayallerim çok gizliydi. Çünkü süper kahramanlar günlük hayatta basit bir insandırlar.
Sanırım bir süre sonra filmi hatırlamıyordum. Sadece filmden yola çıkarak kurduğum hayaller ilerlemişti. Konu biraz değişmişti. Anadolu Lisesi sınavlarına çalışırken, geceleri yatmadan önce hala bunları hayal ettiğimi hatırlıyorum. Biraz büyümüştüm ama. Artık gerçekçi olmaya başlamıştım. Olamaz mı ki batman'in ip atan zımbırtısı? Olur aslında, şuraya yay koysak... (Hala olamayacağına inanamıyordum).
TV de Michael Keaton un Kim Basinger'a "Ben Batman'im" demeye çalışıp başaramadığı, sonra Jokerin gelip herşeyi berbat ettiği sahneye denk geldim. Bütün bu şeyler kafamda canlandı yeniden. Tim Burton'un küçük bir çocuk üzerinde yarattığı etkiyi anladım. Ne kadar da güçlü... İnsanın kişiliğini değiştiriyor.
Gerçekler mi? Çok komikler. Sınıf birincisi, tıfıl, koskoca gözlükleri olan, futbol maçı yapılırken "aldım verdim" de en sona kalan iki kişiden biri olan birisiydim ben. Muhtemelen de benim sahne şöyle biterdi.

Thursday, December 01, 2005
Hareketli "duruş"lar
John Lasseter (pixar kurucularından) 1994 Sigraph (ünlü bir dijital görüntüler fuarı) ta bu konuda bir röportaj yapmış. Onu yayınlamışlar. Okuyunca daha iyi anladım sorunumu. Lasseter diyor ki: "Bilgisayar ortamında bir nesne durduğu zaman yani hareket etmediği zaman pikseller yüzünden ya da başka bir sebepten imaj anında ölüyor." Doğru söylemiş adam. Geleneksel animasyonda bile karakterin hareket etmediği kareler bazen bir ya da iki kez daha çizilerek üst üste oynatılıyor. Böylece çizginin hala yaşadığını seyirci hissediyor. Bazen pan ya da zoom gibi başka metodlarla da piksellerin yerleri değiştiriliyor.
Bu sorunu sanırım bilinçsiz olarak çok eskiden yaşamışım. Karakterin bir pozda kaldığı bir süre içerisinde ölüyor olması beni çok rahatsız ediyordu ki, bir çözüm de bilmediğimden eski çalışmalarımda bol bol kamerayı hareket ettirdim. Ki korkunç bir çözüm aslında. Karakterin az hareket ettiği yerlerde kamerayı yavaaaşça oynatırsanız piksellerin yeri değişiyordu. Ama benim bile midem bulanıyor şu an izlediğimde. TV de izlediğim ilk türk 3d çizgi film serisinin en büyük sorunu da buydu. Işıklar ve render çok korkunçken bir de fıldır fıldır dönen kamera insanı deli ediyordu. İzlemek işkenceye dönüşüyordu.
Şu an burada animasyonun en büyük problemlerinden biri ile karşı karşıyayım. Hareket etmeyen bir karakterin hayatta kalmasını, ölmemesini sağlamak. Bunu çözmek için çok zamanım yok ama her zamanki gibi elimden geleni yapacağım. Bu tür sahnelerin hemen ölmesi yüzünden bu sahneler filmlerde en tecrübeli ve iyi animatörlere veriliyor. Örneğin Finding Nemo nun final sahnesi (Nemo yerde yarı baygın şekilde babasını sevdiğini söylüyordu, çok durgun ve duygusal bir sahne) Pixar'ın en başarılı animatörlerinden biri olan Bobby Beck tarafından canlandırılmıştı. Bol aksiyon içeren sahneler de çömez animatörlere verilmekte. Çünkü çok hareket eden bir karakterin ölü görünme şansı daha az.
Neyse önümdeki sıkıcı ve zor 100 kareye başlamamak için bahane olarak kullandığım yazımın sonuna gelirken, bana başarılar diliyorum. hehe.
Wednesday, November 23, 2005
Işın hüzmeleri üzerine evrensel söylemler
Bu, yıldızların aynı konuma gelmesi gibi birşey. Yatak, jaluzilerin orta noktası, dışarıdaki güvenlik ışığı, masa ve herşey öyle bir ilahi açı dizilimi içerisinde yeralıyor ki... Anlatamam. Tek bildiğim jaluziyi sonuna kadar kapattığınızda tam orta noktasında küçücük bir açıklık kaldığı, güvenlik ışığının tam o orta noktadan geçerek ve sağ gözüme ulaşarak geceleri bütün bu sisteme, yurda ve dünyaya ana avrat sövdürecek bir şekilde beni deli ettiğidir. Yatağı çevirmek, kafayı diğer tarafa koymak gibi basit çözümleri kabul etmemekteyim. Eğer o şey gözüme geliyorsa bir sebebi vardır. Belki de bu, beraber uyumam gereken şeytandır. Belki bu ebedi adalet ya da şanstır, belki de tanrının ta kendisi... Bu manyaklığa kendi yöntemlerimce cevap vereceğim ve geceleri ışığa şiddetle bakaraktan onun pes etmesini bekleyeceğim. Taa ki bakışlarım ışığı çatlatarak bozana dek. Yılmayacağım.
Saturday, November 19, 2005
Oglan cocuklarinin dugme meraki

Yazilimlarda (ozellikle grafikle ilgili olanlarda) dugmeler cokca kullaniliyor. Yukarida bir paket programdan bazi dugmeleri gormekteyiz. Dugme aslinda herseyin temeli gibi. Bilgisayarda yaptigimiz her islemde bircok kucuk dugmenin calistigini hissedebiliyoruz.
Neyse sorun su: Oglan cocuklari icin dugme denen sey gercekten bir tur manyaklik. Dugmelere basmaya bayiliyorlar. Dugmeye basmak icin yasiyorlar. Dugmelere bastiklari surece mutlular. Ama dugmenin ne ise yaradigi onlari cok da ilgilendirmiyor.
Yazilimlar gelistikce artik insanlar kendi dugmelerini uretme sansi buldular. Bu oglan cocuklarinin sapikligini daha da arttirdi. Artik kendi dugmelerini yapabiliyor, onlara basiyor, hatta baskalarinin onlara basisini izleyebiliyorlar. Komik bir sekilde isleri sadece dugmeler uretmek olan adamlar turedi. Bu adamlar buyuk paralar kazaniyor "Teknik Yonetmen" adi altinda.
Isin ne boyutlara vardigini dun bir seminerde farkettim. Semineri veren adam bir tur degisik sistemden bahsediyordu, uc boyutlu animasyonda kemiklerin hareket etmesi sirasinda kaslarin deformasyonunun modele yansimasi konusunda. Bir sure sonra anladim ki adam dugme manyagi. 15 dakka icinde 45 tane dugme yaratti. Sapikligi o kadar ilerlemisti ki yarattigi bazi dugmeleri inceleyince bunlarin gorevlerinin diger dugmelerden birkacina ayni anda basmak oldugunu farkedebiliyordunuz.
Adami sarsmak istedim. Birkac tokat aksedip "Kendine gel" demek istedim. "Bu ne ise yariyacak hayatta, niye yapiyorsun bunu" demek istedim. Pencereler aciliyor, yeni dugmeler ortaya cikiyor, pencereler kapaniyor, yeni sekiller olusuyor, devamli bir devinim var... Ama ortaya hicbirsey cikmiyor. Hicbirsey... Sadece yeni dugmeler. Onlar da eskilerine basiyor zaten.
Insanlara birseyler anlatmak dunyanin en zor seylerinden biri. Bu araclara ihtiyacimiz var. Biliyorum. Ama TD (Technical Director) denen adamlarin bir yerden sonra gereksiz isler yaptiklarina inaniyorum. Bu adamlar ne icin calistiklarini unutup dugmelerin buyusune kapiliyorlar. Kendilerini kaybedip aslinda hicbir ise yaramayan araclar uretmeye basliyorlar. Isin ilginc tarafi bu isten birsuru para kazaniyorlar.
Ilginc...
Friday, November 18, 2005
Akustik Kis
Hocalardan birine parmaklarim gitarsizliktan yumusaklastigi icin cok uzuldugumu soylemistim. Iyi adam. Bir akustik gitar getirdi. Al bu sene cal diyerekten, kendisi calmiyormus.
Disarida tipi, odamda ben, sallama cayim, kucagimda gitar, ayaklarim masanin uzerinde. Kendimi biraz Tom Waits gibi hissettim biraz da Cowboy Bebop gibi... Tom Waits cunku sert, gercek ve acikli, biraz yalniz, Cowboy Bebop cunku cyborglarin arasina blues ve jazz serpilmis, duygular dugmelere bulasmis, yapismis...
Cam bardagi gitar tellerine bastirarak slide bar sesi alabilirsiniz ya. Nerden kalmis bilmiyorum. Kar ve slide barli-Nashwille akustik sesi sanki beynimde bagdasmislar. Isik cok guzel. Hafif karanlik, los, ama soguk degil... yani duygusal olarak... Burayi yavas, sakin ve icten blues tamamlar dedim. Oda arkadasim ve sevgilisinin sevisme sesleri arasinda birkac riff... Insan bir sure sonra alisiyor. Bardagi bazen tam denk getiremiyorum tellere. Ama ogrenirim. Nasil olsa uzun sure buradayim.
Kendimi biraz Tom Waits gibi hissettim, biraz da Cowboy Bebop gibi...
Wednesday, November 16, 2005
Gercek isiriyor

Gercekcilik celiskimi ilk defa ODTU de kesfettim. 3D Max i bilirsiniz. Tipik bir oglan cocugu gecmisim vardir: dugmelere basmaya bayilirim. 3D max te birsuru dugme vardi kucuk kucuk. Bastim bastim, ogrendim biraz. Her adimda daha bir hayret ve merak icerisinde devam ederekten akan sular, yok patlayan catlayan toplar, yok tahta dokusu vs... uretmeye calistim. Taa ki Tugyan hocamin ileri temel tasarim dersini alana kadar. Orada gormus gecirmis ogrenci bir abim sormustu: niye gercekci seyler yapmaya calisiyosun diye. "e iyi degil mi oyle?" gibi aptalca bir karsilik verdim. Ulan gercekten de hic dusunmemisim ben bunu. Niye yapiyorum ki? "Ben dugmelere basmayi seviyordum" falan da diyemedim.
Orada dank etti bana. Sonra bir iki gun dusundum ve su sonuclara ulastim. Doga denen sey estetik. Kafadan. Insan anatomisini inceledikce her kasin nereyi cektigine bakiyorum, kaldiraclara, ya da kemiklerle yapilan atraksiyonlara, bu atraksiyonlarin deri yuzeyinde olusturdugu hacimlere, bu hacimlerin hareketle degisimlerine... Hepsi o kadar guzel ki. Ayni sekilde agaclarin yapraklari, yagmurun damlalari cok guzel seyler. Bilgisayar o kadar ilerledi ki bunlarin buyukcene bir kismini artik bilgisayar icerisinde yeniden uretebiliyoruz. Ama neden uretelim ki? Disarida dokundugumuz yaprak ya da omuzu yukari kaldiran kurek kemigi zaten orada. Ona bakabilir, dokunabiliriz. Koklayabiliriz, guzelligini deneyimleyebiliriz. Aynisinin basarisiz bir kopyasini (bazi antik adamlara gore mimesis) neden uretelim. Manyak miyiz?
Gorsel Efekt sinifinin cocuklarini sorguya cektim bu isi neden yapiyorsunuz diyerekten. Hepsi is bulucaz zengin olacaz ayagindaydi. Ama neden yapiyorsunuz doganin gereksiz ve cirkin kopyasini? para kazanmanin baska yollari var dedim. hik mik ettiler gulduler. bilmiyorlar cunku.
Uzun zamandir Turk 3D camiasini ve hareketli resimler gorsel efektleriyle ugrasanlari takip ediyorum. www.3dnebandim.com adresine girip galeri kismini acarsaniz gayet gercekci mekanlar goreceksiniz. yok camdan sizan isigin yerden yansiyarak koltuk tarafindan olusturdugu golgeler, yok kirmizi renkli kazagin duvarda olusturdugu kucuk kirmizilik vs... Butun bunlar bilgisayar tarafinda saatlerce hesaplanan milyonlarca parametrenin bir pikselin hangi renk olacagina karar vermesinin sonucu. Ama neden? Neden benim yukarida ilistirdigim storyboard umun mekani bana yeterli geliyor? Hersey bittiginde benim anlatmak istedigim seyi o anlatacak. Bu isi neden yapiyorlar? Hollywood neden giderek daha da aptallasiyor? Insanlar neden Hollywoodu izlemeye devam ediyorlar? Neden bilgisayarda uretilmis gercekci arslana "vaaaaaauuuuuv" diyen insanlar Sean Penn in kusursuz oyunculugundan tirsiyorlar. Buradaki adamlarin cogu Thin Red Line'i izlememis. Ama Naardia diye neredeyse tamamen Cg bir film cikmayagorsun. Hemen tum trailler indiriliyor, butun making off lar kare kare izleniyor. Ulan gidin 21 grami izleyin, Leonu izleyin, oyku gorun, bisey yapin.
Neyse bana ne!!
Saturday, November 12, 2005
Kucuk Tavuk - 3D
CgChar camiasindan Rick May "kardeslerimizi destekleyelim, filme ilk hafta gidelim" diyerekten yeni bir tartismayi baslatti. (Film acilis haftasinda 25 milyon dolar hasilat yapmazsa finansal olarak basarisiz sayilacakti). Millet film kotuyse niye gidelim ki diyerekten ortami gerdi. En sonunda filmde calisan ust duzey birisi anonim olarak filmin cok boktan oldugunu yazdi. Keith Lango filmi sevdigini soyledi vs...
Persembe gunu cocuklarin deyimiyle "cool 3D google" larla chicken little i izleme serefine nail oldum. Brad Bird mayis 2005 te bir panelde demisti ki "Incredibles tan sonra ortalik birsuru kotu cg filmle dolup tasacak". Kismen hakliydi. Disney kendi imkanlarina gore super bir film cikarsa da bilgisayarin soguk dunyasinda Pixar'in sicakligini yakalayamamis. Yine de geleneksel animasyondan gelen adamlarin cg animasyonu denemesini izlemek hos oluyor. Parcalara ayrilinca eglenceli bir film olabilir ama butune bakarsak gercekten biraz basarisiz olmus. Disney sonunda hakettigi yere dogru emin adimlarla ilerlemeye basladi. Umarim cokusune tanik olacak kadar yasayabilirim.
Friday, November 11, 2005
Ruya

Ruyalari bazen cizmek lazim. Unutur insan. Ruyadaki duygusal degisimlerimizi kaydedebilsek keske. Tum isteklerimizin, umutlarimizin, soylemeye ve yapmaya firsat bulamadigimiz herseyin kendiliginden olabildigi yer orasi. Ustelik uyudugumuz surece gercek gibi oluyor. Nasil oluyorsa artik.
Dunyada birkac duzine insaniz biz. Bazen kalplerimiz E.T. ve cocugunkiler gibi ayni anda atabiliyor. Beyin dalgalarimiz belki de birbirine paralel oluyor. Baska dunyalarda, baska vucutlarda yasiyoruz ama ayni yere akiyoruz sanki. Bircok seyden daha onemli ve guzeliz. Bircok sey bizden buyuk ve guclu. Yine de tum engellerin arasindan gecerek akmayi basaran birseyler var.
Bu ne lan, nasi yazmisim, simdi okudum da bir daha. Belki de olgun arkadasim haklidir. Buyudukce daha duyarli ve duygusallasiyoruzdur. "23 yasimdayken hicbirsey bana zarar veremezdi" diyordu o, simdi otuzlu yaslarinda ne kadar duygusal oldugundan, bazi seylere asiri duygusal tepkiler verdiginden bahsediyor. Belki ben de onun gibi buyuyorumdur. Eski odun kimligimi geri istiyorum. Uhuuuuu.
Tuesday, November 08, 2005
Maple Leaf

Monday, November 07, 2005
Adalet
Bence en sonunda adil olucak tum yasadiklarimiz. Yani en zengini ve en fakiri, cirkini ve guzeli, cok aci yasamisi ya da hep mutlu olmusu... hepimiz esit olucez. Nasil mi? Her zaman soyledigim gibi hayatta hissettigimiz duygusal degisiklik kadar yasiyoruz. Zengin bir insan icin, fakir bir insan icin ya da herkes icin bu sabit birsey. Zengin bir insan yeni bir araba aldiginda x kadar mutlu oluyorsa fakir bir insan cin yemegi yedigi zaman da x kadar mutlu oluyor. Ayni miktar. Mesela sansli birisi buyuk bir paraya kondu, cok sevindi. Sanssiz birisi cok calisti ve hakettiginin azicik bir kismini aldi. Ikisi de ayni miktarda sevinecekler.
Aslinda bugun cok korkunc birsey oldu. Hakkimi yediler. Yaptigim is digerlerininkinden gercekten daha iyiydi. Herkes ayni seyi soyluyordu. Ama hoca bana killik yaparaktan dusuk bir not verdi. Sebebi nedir bilemiyorum. Ama kesinlikle hakkim yendi. Bunun gelecekteki daha onemli isleri etkilemesinden korkuyorum. Nasil olacak bilmiyorum ama bu durumu duzeltmek isterdim. Neyse umarim yoluna girer. Mark Simon denen assagilik herif adam kayiriyor. Buradan belirtmek istiyorum. Ben yine de elimden geleni yapacagim. Her zaman oldugu gibi.
Friday, November 04, 2005
Et
Ekmegimin icine gomdum eti. Sigmadi ama. Ilk isirigimda gercekten et yedigimi anladim. Biz vahsi hayvanlardik. Caglar boyu suregelen bir icguduyu yasiyorduk. Dislerimi gecirdigim hayvan neydi bilmiyorum bile (buyukbas olsa gerek). Ama onu yedik orada. Onu kopekler gibi ya da arslanlar gibi yedik. (Yazarken agzim sulaniyor bu arada)
Herseyin kimyasallastigi dunyada dogal birsey bu aslinda. Ama yine de insan olarak hayvanliktan oyle koparmisim ki kendimi, uzuldum ben hayvani yedigimize. Yedigim tum hayvanlar icin biraz uzuluyorum. Ama vejeteryan Hintli arkadaslarimin yolundan gidecek kadar da guclu degilim. Guzel be tadi. Diger hayvanlarda cok farkinda olmuyordum hayvanlari yedigimizin. Bu deneyimde dislerimi gecirirken bu seyin dunyada bir sure yasadigi hep aklimdaydi. Tabi hayatta da vejeteryan falan olmam.